Hani bir Karadeniz türküsü vardır.
27.04.2021 11:18
2 yorum
374 okunma
OY RAMAZAN
Kadir ÇALIŞICI

Hani bir Karadeniz türküsü vardır.
“Oy remazan remazan
İçi kaynarli kazan
Efkarli cünlerume
Celdi çatti remazan” diye...
Tam da öyle oldu. Koronalı günlerde teşrif etti mübarek.
Eh, olsun; bunda da bir hayır vardır.
Bakarsınız bu musibet, şu mübarek ay hürmetine imana gelir de yakamızı bırakır belki.
*
Ramazan, toplumumuz için yalnızca dini bir değer ifade etmez.
Bir de sosyo-psikolojik yönü vardır.
Türküler, maniler, fıkralar, hikâyeler ve romanlara girmiş, örf-adet halinde toplum hayatımızın en ücra dokularına işlemiştir.
Oruç tutsun tutmasın her insanımızın hayatını bir şekilde etkilemiştir.
Hemen herkesin ramazanla ilgili küçük, büyük, bazen de komik hatıraları vardır.
*
10 yaşlarımda var-yokum…
Okuldan arta kalan zamanlarda Kur’an öğrensin diye bir de hocaya gönderiyorlar.
İmam kilolu, tıknefes;  minareye tırmanmak onun için ölüm. Hazır bulmuşken bizim gibi gönüllüleri, tırmandırıp ezan okutuyor.
O gün de ramazanın bilmem kaçı...
Vakit İftara yakın.
Hayvanlar için otluktan ot indirmek için dama çıkmıştım.
Ortalık ıssız, kimseler gözükmüyor. Çocukluk işte… aklıma prova yapmak geldi bir ezan provası...
Kendi sesime hayran başladım okumaya; öyle bir kaptırmışım ki,  ezanı sonuna kadar bi güzel okumuşum.
Kapı önlerinde, pencerelerde çor-çocuk ezan bekliyorlar.  Uzun yaz günü...Onsekiz saattir açlık ve susuzluktan süzülmüş gitmişler.
Benim sesimi duyar duymaz ”ezan okunuyor!” diye  bağrış çığrış içinde evlere koşuşturuyorlar.
Eh cümlesi de, buğusu tüten yemeklere, ” Bismillah…” diye  başlayıp,  “Yarabbi şükür…” diye bitirdiklerinde hakiki ezan başlamasın mı?
"Ulan bu neyin nesidir" diyerek herkes şaşırır.
Olan oldu; ortalık bir karıştı ki, sormayın.
Titiz bir araştırma sonucu bu haltı benim yediğim ortaya çıktı.
Babam gözleri kıvılcımlar saçarak tekme tokat tam üstüme yürüyecekken anam imdadıma yetişti. Her zamanki gibi yine kanatları altına alarak, engin hoşgörüsüne yakışan ve hiç unutamadığım o meşhur fetvasını orada patlattı.
-N'oluyorsun be adam! Çocuğun aklını mı alacan? Ne yapmış? Ezan okumuş! Kötü bi şey mi sanki? O ezan zaten Mekke-Medine'de çoktaaaan okundu; Gözel Allah’ım gabul eder; hadin hadin işinize bakın!
*
Bir Hacı Halamız vardı…
Bizimle akrabalık bağı nedir bilmem ama halamız değildi.
Sanki anonimdi. Zaman içinde bütün köy halkının "Hacı Halası" olmuştu.
Muhakkak bir adı vardı. Varsa neydi, şimdi dahi bilmem.
Çoluk çocuğu olmadığı için emmim ona sahip çıkmış, evimizin avlusuna onun için tek penceresi sokağa bakan küçük bir kulübe yaptırmıştı.
Orda yatar, orda kalkardı. Sağ köşesi kıvrık seccadesi sürekli serili olurdu. Tesbihi de bir çatal iğneyle kıyısına takılı dururdu.
Çifte kavrulmuş bir kalbi vardı. Sevecen, yumuşak başlıydı; yüzünden tebessümü, ağzından duası hiç eksik olmazdı.
Onun hayatı herkes için söze dökülemeyecek kadar manevi bir mahremiyete sahipti. Köylü ona ermiş gözüyle bakar, kimse onun gelmişini geçmişini  kurcalamazdı.
Emmim de babam da, “Hacı Hala evimizin kilididir” derler, kimselerin onu incitmesine müsamaha göstermezlerdi.
Çok konuşmazdı. İnsanlardan uzakta, yarı yıkık gönül duvarıyla başka bir âlemde yaşar bir hali vardı.
Biz çocuklar onu çok sever dizinin dibinden ayrılmazdık. İnce mavi damarlı titrek elleriyle başlarımızı tek tek okşar severdi.Bir şey isteyecek olsak, yerinden ilk yekinen o olurdu. İçerde dışarda nereye gitse, civcivler gibi biz de ardından dökülürdük. Süzgün bir tebessümle, kimimize akide şekeri, kimimize keçiboynuzu, ceviz, dut kurusu giibi yemişler verir, hepimizi gönüllerdi.
Ramazanlarda iftar ve sahur vakitlerinin ileri gitmeyen, geri de kalmayan çalar saati gibiydi.
Dudaklarındaki sessiz fısıltı, tesbihindeki âhenkli şıkırtıyla bir olur, sihirliymişçesine küçücük dünyasını daha da aydınlatır genişletirdi.
Hele de günün son ışıklarının evlerin camlarında can çekiştiği o ebruli vakitler…
Oyalı beyaz başörtüsüyle pencere önüne oturur, geri dönüşsüz yollardan bir yolcu bekler gibi, çukura kaçmış kırpışık gözleriyle güneşin battığı uzak ufuklara dalar giderdi. Sanki onu yakıp kavuran bir hasreti vardı. Tek cümlesini bile dile getirmediği o hasret her neyse, yüzünden okunurdu.
Neden sonra, derin bir rüyadan uyanır gibi silkinir, Kur’an’ı Kerim'i açar, yumuşak, titrek ve hafif hırıltılı sesiyle, Yaradan'la dertleşir gibi Yasin okurdu. Böyle anlarda biz afacanların yüreğinde öten yaramaz kuş  birden susardı. Patırtılı oyunlarımızı bırakır, pencere altında sessizce kulak kesilirdik. Onun o hüzünlü titrek sesi, bilmediğimiz bir dilde, yitirilmiş bir cana yakılmış bir ağıt gibiydi. Yarım kalmış hayat serüveninden tuhaf kokular, tatlar, ürpertiler hissederdik çocuk yüreklerimizle.  
*
O sene ramazan yaklaşırken, Emmim şehirden bir sandık nevale getirir. Herhalde içinde iftarlık, sahurluk gibi kıymetli yiyecekler vardır.
-Bu ne Süleyman? der Hacı Hala.
- Bu Ramazan için Hala, der emmim; yakında  gelecek ya… Sen bunu kilere koy, sakla!
*
Günler sonra, herkesin işte güçte olduğu bir gün, bir delikanlı at üstünde çıkagelir; penceresi önünde oturmakta olan Hacı Hala’yı görür, yanaşıp yol sorar. Hala yolu tarif ettikten sonra,
-Yavrum sen kimsin, necisin?
-Bana Ramazan derler nine.
-Dur yavrum dur, geleceğini söylemişti Süleyman, bekle emanetin var, diyerek kilerden sandığı kucaklayıp yolcuya verir.
-Adam bir mana veremez. Galiba bu bir ikram, herhalde adet böyle der, teşekkür edip alıp gider.
Akşam tarla dönüşü Emmime,
-Süleyman, ramazan geldi emanetini verdim yavrım, der ve olanı biteni anlatır.
Ev halkı şaşırır. Hacı Hala’nın her davranışını hayra yoran Babam ve Emmim birbirlerine  bakarlar. Sonra başlarını iki yana sallayarak manâlı manâlı gülümserler.
“Gitti pastırmalar, sucuklar, hurmalar…” diye isyan eden ev halkını da, "Var bunda bir hikmet, kesin sesinizi!" diye azarlayarak bir daha lâfını ettirmezler.
*
Cemile Ablam onun tek sırdaşı gibiydi.
 Fırsat buldukça Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin hikâyelerini tekrar tekrar okuturdu ablama.
 Hepsinin de sonu ebedi ayrılıkla biten, vuslatı olmayıp hasreti olan aşklardı bunlar. Ablam okurken gözyaşları sel olurdu.
Acaba kendini bu öykülerle özdeştirip gizli bir teselli mi buluyordu? Buluyordu da biz mi anlayamıyorduk?
*
Hacı Hala’nın bu “Ramazanları karıştırma” olayını yıllarca hep merak ettim.
Dayanamayıp birgün sordum.
-Abla dedim, Hacı Hala bunamış falan değildi. Bu ramazanları nasıl karıştırmış olabilir? Bir fikrin var mı?
 Acı bir tebessüm yayıldı yüzüne. Buğulu gözlerinden sızan yaşlara aldırmadan alattı:
- Ah kardeşim, dedi, ayrıntısını kimselere anlatmasa da sürekli kanayan bir yarası vardı onun.  Çok yıllar önce... Köyümüzden koç gibi bir delikanlıya kaptırır gönlünü. Delikanlı da Hala'ya aşıktır. Bu durumu büyükler de anlayışla karşılar ve nişanlanırlar. Ah kader..! Tam da o sıralar seferberlik ilan edilmesin mi?
Nişanlısı cepheye gitmeden evlerine varıp son kez görmek ister. Veda niyetiyle bile olsa, o zamanlar öyle kolay değildir başbaşa buluşmak konuşmak. Delikanlı, Hala'nın gelip geçtiği yolları gözler ki, ayaküstü bile olsa görüp veda etmektir amacı.
Nihayet çeşmeden su getirirken karşılaşırlar.
Tepeden tırnağa ateş basar Hala’yı, ne yapacağını bilemez olur. Etrafında her şeyin dönmeye başladığı sıra, nişanlısı üç adım ilerisinde durur.Yalnızca,
-Yarın gidiyorum der, belki bir daha görüşemeyiz; hakkını helâl et! Allahaısmarladık…
Ağlamamak için kendini zor tutar. Utana sıkıla yalnızca,
-Güle güle, yolun açık olsun, diyebilir. Ve gözyaşlarını göstermemek için hızlıca yürür gider.
Bütün hayatı boyunca görüp göreceği tek mürüvveti olmuştur bu.
Ne yazık ki çok geçmeden nişanlısının şehit haberi gelir.  Bu yara zamanla ince bir ağrı olup yapışır yüreğine.  Ve yıllar içinde anlaşılmaz bir sadakate dönüşür. O gün bu gündür Hacı Hala kimselere gönül indirmez. Bu onun kalbine gömdüğü ilk ve son aşkıdır.   Bu sadakati ve sevgisi yaşlandıkça incelir, inceldikçe de kimselerin anlıyamadığı bir  yürek sızısı olur.
Zavallı Hacı Hala... Nişanlısının o günkü o gözucu bakışı ve o kısacık birkaç sözü, yıllardır yüreğinde bir muska gibi sakladığı ve unutamadığı tek yadigârıdır.
Konuşmanın burasında muzipçe göz kırptı.
-Haa…dedi, unutmadan sana bir sır;  
Nişanlısının da adı “Ramazan”mış!
...
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
2 yorum yapıldı
Bizim Ramazan
Yazılarınıza ahenk katan duygu hasret ve gönül zenginliğinizi Allah daima var etsin. Ana Haber gazete bu gönül zenginliğinizle daha güçlü.
Yorum Ekleyen: HÜSEYİN AYAZ     27.04.2021 18:03:49
İTHAF
"Şaban ve Ramazan" değerlerimizle alay edercesine film ve tiyatro çevirenlerin ruhlarına İTHAF olunur!
Yorum Ekleyen: hasan mutluoğlu     27.04.2021 15:09:39
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya