Hacı dedim, senin bu hocanın derinliği kaç kulaç? Dipsiz deryalara tüpsüz daldırmasın sonra!
16.07.2021 10:25
1 yorum
600 okunma
Krizler ve Kerizler
Kadir ÇALIŞICI

15 Temmuz… 

Binlerce yıllık tarihimiz içinde görülen “En Büyük İhanet…” 

Öylesine bir “Kamusal-Toplumsal KRİZ” ki,  

“Artçı Sarsıntı”larını hâlâ yaşıyoruz. 

Hem de sarsıla sarsıla… 

Size bir soru: 

Krizleri kerizler mi çıkartır? 

Yoksa Kerizleri krizler mi..? 

Cevabı biraz zor gibi değil mi? 

Tıpkı, “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan” der gibi. 

O zaman benden size küçük bir anı. 

Belki cevabınıza yardımcı olur. 

Ağustos1980... 

Afyon'a izne geldim. Esnaftan arkadaşım kuruyemişçi Hacı Nihat Kılıçsal’ı dükkanında ziyaret ediyordum.  

Baktım telaşlı, çok acelesi olduğu belli. 

 Bir bardak çayı zar zor ikram edebildi. 

-Ne o Hacı dedim, acelen var? 

-Yahu Koca Kaymakam ne olur kusura kalma, çok önemli bir toplantıya yetişmek zorundayım. Sana da ayıp olacak ya..! 

Merakımı yenemedim. 

-Hayırdır ne toplantısı? 

-Valla İzmir’den derin bir hoca gelmiş, konuşma yapacakmış, oraya katılacam. 

Durdu, aklına beni de gücendirmeyecek bir çözüm gelmiş olacak ki yüzü birden aydınlandı. 

-Yav Koca Kaymakam sen de gel, birlikte gidelim, ne dersin? 

Muziplik olsun diye: 

-Hacı dedim, senin bu hocanın derinliği kaç kulaç? Dipsiz deryalara tüpsüz daldırmasın sonra! 

-Bırak şu gevezeliği dedi aceleyle, ayıp günah! Konu hayır hasenat işi; sen işin gırgırındasın…Haydi yürü! 

Düşündüm, o an yapacak bir işim yok; düştüm Hacı'nın peşine. 

Gazlıgöl Caddesinde kocaman bir evin büyük bir salonu; kapısına kadar tıkış tıkış. Eşikte zar zor bir yer bulup diz çöktürüldük. İçerde çıt çıkmıyor.  

Baktım, Afyon'un ne kadar maruf ve meşhur esnafı varsa hemen hepsi orda. 

Uzun ve bıktırıcı bir bekleme sonrası kalabalık aniden dalgalandı, bakışlar salona açılan başka bir kapıya yöneldi. 

Sarığı cüppesi tekmil kallavi biri. Kurumlu bir edayla girdi. Kalabalık hürmeten ayaklandı. Önceden hazırlanmış yüksekçe bir sedire diz çöktü. Gözleri yumulu, alışık mimiklerle mırıltı halinde bir şeyler okuduktan sonra elleriyle yüzünü şöyle bir usturuplu sıvazladı. 

Anlaşılmayan Arapça bir takım dualar okudu.

Başladı anlatmaya.
 

"Bu bir iman davasıydı…İlahî Takdir...Galu Bela’da imanıyla nikahlanmıştı. Bu sebeple aşık olmamış, bu sebeple evlenmemiş, bu sebeple yuva kurmamıştı. 

Ama ne gam..!  

Çünkü iman tehlikedeydi. Bu zamanda imanı muhafaza, elde kor ateş tutmaktan daha zor hale gelmişti. 

Ve devir, imanı kurtarmak devriydi. 

Bu uğurda feda etmişti gençliğinin geçip giden nice pembe baharlarını, geleceğinin nice renkli emellerini! Bu uğurda bütün gelecek rüyâları, bütün delikanlılık sevdaları, bütün ümitleri hazan yaprakları gibi savrulup gidecekmiş, gitsindi... Bu dünya ve onun göz boyayıcı nimetlerinin hiçbirisi umurunda bile değildi. Çünkü o Ehl-i Suffa hayatını seçmişti. Hasılı bütün varlığı bu imana feda olsundu! Hiçbir dünya nimetinde gözü yoktu. Kendisine, bir camiye ait basit bir kulübe yetip de artıyordu bile.  O külübedeki tek lüksü, üzerinde hem yatıp kalktığı ve hem de ibadet ettiği kuru bir hasırdı!.

Tek ki, hayatının biricik gayesi, biricik tesellisi imanı varolsundu!" 

Rivayetlerle süslü daha nice hikâyeleri anlattı...anlattı.
 

Eski zaman sihirbazlarını andıran bir adam.

Sürekli ağlamaktan gözaltları şişik koyu esmer bir çehre, etrafı torbalanmış mor halkalı karanlık bakışlarla kelimelerin anlamına göre şekil alıyor, ve konuşmasının tesirini bir kat daha arttırıyordu. Her heceye ayrı vurgu yapıyor, kutsiyet atfettiği kelime ve kavramları ustaca kullanarak konuşmasını yarı esrarlı hale getiriyordu. Bu da, samimi dindar insanlar üzerinde tuhaf, ama cezbedici bir tesir uyandırıyordu. Trajedi okuyan usta bir aktör becerikliliğiyle konuşmasına öylesine uhrevi bir hava katıyordu ki, yüzünden ardı ardına vecitli ışıklar çıkıyormuş izlenimi veriyordu.

Gözyaşlarına bulanmış bu yavan konuşma, rivayetelerle harmanladığı hikâyelerle git gide daha da tesirini artırdı ve neredyse  havasız kalmış marazi bir kuvvetin çılgın taşkınlığına dönüşümeye başladı. 

Aslında anlattıklarında dişe dokunur bir şey yoktu. Çoğu uydurma rivayetlerle süslü sıradan şeylerdi. Kimsenin tam anlamadığı Arapça Farsça kavram ve terkipleri bol bol kullanıyordu. Kutsallarına sorgusuz sualsiz bağlı bu art niyetsiz dindar kalabalık iyice büyülenmiş, herkes  suspus olmuştu. Çoğu içten duygularla mest olmuş hayranlıkla hocaya bakıyorlardı.  

Laf cambazlığını öyle bir noktaya getirdi ki, salondaki herkes kendini yaşanan bunca zulüm, bunca kötülüklerde pay sahibi gibi ayıplı ve utançlı hisseder hale geldi. Doğrudan itham etmese de böylesine yaşamakla vebalde ve suçlu  olduklarını ima ediyordu. İşi öyle bir noktaya getirdi ki,günahkârlıklarıyla ruhları kirlenmişti. Evlilikleri, aşkları, yedikleri, içtikleri, giydikleri, ticaretleri, hasılı dünyevi her türlü hırs ve emelleri sanki utanılması gereken günahkârca bir durumdu. 

Çok geçmedi, hocanın göğsü içten içe kaynamaya, omuzları salepçi güğümü gibi titremeye başladı. Ardından ağlaması hıçkırıklarla salya sümük gözyaşlarına dönüştü. Onun bu hıçkıra hıçkıra ağlaması bulaşıcı bir hastalık gibi bütün salona sirayet etti. Giderek şiddetli bir ağlama krizine dönüştü. 

Artık herkes ağlıyordu. 

Bendeniz hariç… 

Öylesin psikolojik bir hava oluştu ki, bu durumda gözyaşı dökmemek, iman zayıflığı, taş yüreklilik ve hatta zalimlik addedilebilirdi. 

Eyy şimdi ben ne yapacağım? 

Bırakın ağlamayı bende tık yok, taş gibi hissizim.   

Mantıklı düşünmekten kendimi alamıyorum. Ve ortada ağlamayı gerektirecek bir durum göremiyorum. 

 ‘’Bu kadar katı kalpli miyim yahu’’ diye kendime kızmaya başladım. ‘’Acaba benim duygu dünyamda mı, yoksa imanımda mı bir sorun var? Herkes gibi niçin bir türlü etkilenemiyorum?’’

Bana teatral, maksatlı ve yapay gelen bu ağlama seansına kendimi zorlamama rağmen ayak uydurup gözlerimden iki damla yaş çıkaramadım.  

 ‘’İyi ama birader zorlada da ağlanmaz ki!’’ diye kızmaya başladım. Fakat kendimi öylesine psikolojik baskı altında hissediyordum ki, bir umutla Hacı’ya baktım; ağlamıyorsa dayanak bulurum kendime diye. 

Yuh be!   

O da coşmuş, şakır şakır akan gözyaşlarını siliyor. Sağdan soldan hıçkıranlar ise ortamdaki hüznü daha da ağırlaştırıp kedere boğuyor. 

Etrafımdakiler yandan yönden ters ters bakmaya başladılar bile. ‘’Bu ne vicdansızlık, bu ne duygusuzluk be adam!’’ anlamında, ısırgan otu gibi dalayan,  kızgın ve delici bakışlarla göz göze geliyorum. 

“Anlaşıldı” dedim kendi kendime. Ben burada, cümle ortasına gereksiz konmuş ünlem işareti gibiyim. 

Dayanamayıp içten içe hocaya veriştiriyorum: 

‘’Ulan hoca ortada ağlanacak ne var?  

Neymiş, öğrenci yurdu yapılacakmış, vatana millete imanlı, ahlaklı evlâtlar yetiştirilecekmiş. İyi ya… ne güzel işte! Salya sümük ağlayıp zırlayarak mı anlatılır bu? Ağlamadan zırlamadan bu işin sevabı, fazileti güzel güzel anlatılamaz mı be hoca! Evlenmemişmiş… Eee bana ne? bir yerinden tutan mı var, evlen! Senin bilmem neyinin bekçisi miyiz? Evlenmek, mutlu olmak yasak değil, günah değil, suç değil ya! Evlenip mutlu olan insanlar sanki bir büyük hata yapmışlar gibi niçin başa kakıyorsun? Peygamberimiz bile evlenmiş de sana n’oluyor Hoca?’’ 

Bunları sesli konuşmaya kalksam, en başta arkadaşım hacı, bu topluluk beni haşat eder; biliyorum. 

Netse ki hoca sustu. Şimdi başı yerde, dudakları kıpır kıpır… sessiz sessiz  akan gözyaşlarıyla derin düşüncelere dalmış havasında. 

Bu ara, hocanın hemen yakınındaki  başı takkeli, tıknaz bir adam ayağa kalktı: 

-Kardeşler dedi, iyi bilin ki bu bir himmet toplantısıdır. Himmet ki hayırlı  hizmetlere vesiledir. Böylesi hayırlı hizmetler için yapacağınız katkılar ise sadakayı cariye hükmündedir. İnşallah dünyevî kirlerden arınmanıza  ve günahlarınıza kefaret olarak imanınızın ve ahiretinizin  kurtulmasına vesile olur.

Haydi kardeşler, himmet sizden nusret Allah’dan! 

İş anlaşılmıştı;  bütün bu düzen ve tertip tahsilat içindi. Demek ki bunlar tavukları önce sersemletip sonra öpüyorlar.

Adam resmen, ‘’ pamuk eller cebe’’ diyordu. 

Bu olup bitenler bana, bir Kemal Sunal filminde imişim gibi komik gelmiş olacak ki, bu tuhaflığa gayriihtiyari gülmüşüm.  

Ani bir dirsek böğrümü deldi, canım fena yandı. 

Baktım, Hacı.  

Ne var, niye dirsekliyorsun? der gibi yüzüne baktım. Azarlayıcı bir eda ile kulağıma fısıldadı: 

-Ayıp arkadaş ayıp! Şu haline bak! Herkes Allah için, hizmet için, himmet için bir araya gelip gözyaşı dökerken, ağlamadığın gibi bir de sırıtıyorsun be! 

-Ama bunda ağlanacak ne var Hacı, içimden gelmiyor...diyecek oldum; anında azarı yapıştırdı. 

-Yahu içinden gelmiyorsa ağlıyor gibi yapıp gözlerini oğuşturuver be birader! Şu mübarek ortama biraz saygın olsun! 

Bereket kapı eşiğindeydim. Baktım olacak gibi değil, bu işin içinde dirsekten ötesi de olabilir korkusuyla usulca sıvıştım. 

Aradan birkaç gün geçti. Uğrayıp Hacıyı sordum, imalathanede dediler.  

Vardım. 

 Makina uğultularıyla dolu, yarı karanlık imalathanenin loşluğunda sigara üstüne sigara yakarak volta atıyordu. Vurgun yemiş gibi dalgın, sıkıntılı, böh desen ağlayacak bir haldeydi. Son birkaç günde yanakları daha da çukurlaşmış, saçları  daha da ağarmış gibiydi. Kurt meyveyi içten içe  nasıl kemirirse, inatçı, tırnaklayıcı ve oyucu bir düşüncenin de Hacıyı öylece kemirdiği apaçık görülüyordu. 

Beni karşısında görünce sabit, anlamsız gözlerle şaşkın şaşkın baktı.  Merakla: 

-Hayırdır Hacı dedim, diplere dalmışsın… hem de tüpsüz! 

-Sorma kardeş dedi, fena kerizlendik be! Hangi deryalara daldık bilmem ama, bu sefer gemi gerçekten batmak üzere..! 

Şaşırdım. Çünkü hacı ince ve kıvrak bir zekaya sahipti. Hele de ticari hayatında temkinli, tedbirli, kılı kırk yarardı. 

-Sen kolay kolay yaş tahtaya basacak adam değilsin hacı; seni kerizleyecek adam anasından doğmuş mu ki…diyecek oldum. 

-Sen öyle zannet dedi; gözbağcılığıyla öyle bir bastırdılar ki, yaş mı kuru mu anlayamadım. 

-Kim yaptı, nasıl oldu?  

-Hani geçen gece birlikte gittiğimiz o derin hoca hikâyesi… sen erken ayrılmıştın ya..! 

-Erken ayrılmadım Hacı, ağlamıyorum diye sen beni dirsekleyip resmen kovaladın! 

-Her neyse…sen gittikten sonra fena gaza getirdiler. Adamlar el çabukluğuyla öyle bir bul karayı al parayı yaptılar ki, Hacı Hüsrev kolpacılığı  halt etsin! Daha kafa rölantimi ayarlamama fırsat bulamadan,  Allah, Peygamber diye tam beşyüzbin panganotluk senet imzalamışım da haberim yok… afyon mu yutturdular, yoksa kara büyüye mi çarptırdılar ne..? 

-Daha geç sayılmaz, git durumunu anlat, senedini geri al, hayır işi zorla yapılmaz ki! 

 

-Gitmesine gittim de, herifler düz kontak ustası. Topladıkları senetleri çoktan ciro ettiklerini söylediler. Numaradan özürler dileyerek, ’’Biz o senetleri demire, çimentoya bağladık, kusura bakma elimizden bir şey gelmez’’ deyip savuşturdular. 

Acı acı güldü. 

-Enayi mi adamlar geri versin. Bizim gibi madeni bulmuşlar da…belli ki kazdıkça kazacaklar. Korkarım bugün yarın alacaklılar kapıya dayanır. 

Hacının gözlerinin akı karasını geçmiş, haşhaş kabuğu yemiş manda gözüne dönmüş, burnundan soluyordu. Kendisine öylesine kızıyor, öylesine kızıyordu ki, kafasını vuracağı sert kaya arayan bir adam hali vardı Hacı’da. Alev saçan bakışlarla: 

 

-Koca Kadir sen beni akıllı biri sanırsın, değil mi? 

-Hem de şeytana pabucunu ters giydirecek kadar..! diye güldüm. 

-Sen öyle zannet, dedi… bendeki bu kafa kafa değil, kasaplarda çengele takılan kelle….kelle! 

Durdu. Sıkıntıyla başını sallaya sallaya ölçtü biçti bir süre. 

-Vay anasını vay! dedi. Vay ki vay! Adamlar öylesine uyuttular ki, yıldırım çarptı da sesini bile duyamadım arkadaş! 

Gerisini getirmese de ben anladım.  

Bir yandan Özal'ın 24 Ocak kararları, öte yandan hesapsız kitapsız 500 panganotluk bu senet... 

Hacı bir daha iflah etmedi. 

Çok geçmedi; iflas etti... 

*
 

Evet dostlar!
 

“Malkara-Keşan, hoppala paşam” dedikte şükür bu seferlik yırttık. 

Ya öteki Fetö’ler...!? 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Tuzak
Aile içine çöreklenmiş bu yapıdan hâlâ çekeceklerimiz var. Hâlâ aklı başına gelmeyenlerimiz var. Allah'a şükrediyorum ki , böyle bir tuzağa düşmekten korudu. Selam ve dua
Yorum Ekleyen: Hasan Mutluoğlu     18.07.2021 11:10:06
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya