Hz. Ömer’e nisbet edilen bir söz vardır. “Câhiliye’yi bilmeyen kimseler İslam döneminde yetiştikleri zaman İslam’ı İslam yapan değerler teker teker kopacaktır.”
21.02.2022 12:34
2 yorum
885 okunma
Günümüz İnsanının Kötülükle İmtihanı
Doç. Dr. Şemsettin Kırış

Günümüz İnsanının Kötülükle İmtihanı[1]

Hz. Ömer’e nisbet edilen bir söz vardır. “Câhiliye’yi bilmeyen kimseler İslam döneminde yetiştikleri zaman İslam’ı İslam yapan değerler teker teker kopacaktır.” Bu sözü açıklama sadedinde İbn Teymiyye şunları kaydeder: Sahâbe, Câhiliye dönemini de iyi bildiği için iman ve cihadları daha kuvvetli idi. Şerrin yol açtığı zararları fiilî olarak bilen ve yaşayan kimse, hayrın kıymetini daha iyi bilir. Her şey zıddının güzelliğini izhâr eder. (İbn Teymiyye, Mecmû‘u’l-fetâvâ, X, 301) Buna bir ilave yapmak isterim. İslam’ın 7. Yüzyılda zuhurunun hemen öncesindeki en güçlü fikrî akım olan gnostik düalizmi bilmeyen, İslam’ı da anlayamaz. Gnostik düalistler, kötülük meselesini kendi bakış açılarından halleden ama bunu yaparken tevhid akidesini zedeleyen bir akımdır. Gnostikler Allah’ın kötülüğe gücünün yetmediğine ve kötülüğü yaratmadığına inanıyorlardı. Kâinatı ışık krallığı ve karanlık krallığı şeklinde iki otorite üzerine oturtuyorlar ve tevhidden uzaklaşıyorlardı. Onlara göre hayrın temsilcisi olmak da şerrin gücünü kırmak da kozmik bağlantılar sebebiyle kolay değildir. Müslüman âmentüsünde çok önemli bir cümle vardır: hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ. Biz hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanırız. Çünkü tevhid inancı bunu gerektirir. Varlıklar âleminde Allah’ın izni ve kontrolü dışında gerçekleşen hiçbir hadisenin olmadığına inanırız. Biz her şeyi de her hayrı ve şerri de Allah’a dayandırırız. İnsanın kötülükle imtihanının itikâdî ve amelî boyutu var, bu yazı amelî boyutu ile ilgilidir. Bu meselenin kader tartışmaları ile ilgili kelâmî bir yönü vardır. Biz o konuya girmemeye çalışacağız. Günümüzde “kötülük problemi” olarak takdim edilen bir konu var. Kötülük bir problem mi değil mi önce onu tartışmak lazımdır. Çünkü son zamanlarda kötülüğün problem olarak isimlendirilmesi deizme malzeme yapılmaktadır. Meseleyi bu isimlendirme ile ortaya koyanlar aslında Allah’ın kâinata ve olaylara müdahale etmediği iddiasına akademik bir başlık bulmak için böyle bir isimlendirme yapmaktadırlar. Bu konu filozoflar tarafından tartışılmış ve ortaya farklı görüşler atılmış olabilir. Söylemek istediğim hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanır ve bu pencereden bakarsak problem olarak adlandırılmaya layık bir konunun kalmayacağıdır.  

Öncelikle İslam’ın hayır ve şerre yaklaşımı doğru biçimde anlamak gerekiyor. Bu konu ile ilgili birkaç hususu maddeler halinde zikredelim:

1. Hoşlanmadığımız şey bizim için hayır, hoşlandığımız şey bizim için şer olabilir. (Bakara 2/216) Hoşumuza gitmeyen işlerde bizim için ne hayırlar saklı bulunabilir. (Nisa 4/19) Biz hayrı isteyip şerden Allah’a sığınmalıyız. Hz. Peygamber hayrın istenmesini şerden Allah’a sığınılmasını istemiştir. Bu konuda yaptığı dualarla da ashabına örnek olmuştur. Şu duâ Hz. Perygamber’in her sabah ettiği duâlar arasındadır: “Allah’ım bugünün hayrını, fethini, yardımını, nurunu, bereketini ve hidâyetini senden isterim. Bu günün içinde bulunan şerden ve bugünden sonraki günlerde bulunan şerden sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 110/5084)

2. Hz. Peygamber hayrın ancak hayır getireceğini söylemiştir. (Buhârî, Cihâd, 37). Ancak hayır içinde bulunurken rehavete kapılma ve şükrünü eda edememe durumu olabilmektedir. Bu durum da şerre sebep olabilmektedir.

Hicrî birinci yüzyılda İslam, gnostik düalizmle fikrî bir savaşa girmiştir. Bu akımın merkezi o tarihlerde İran’dı. Müslümanlar Kadisiye ve Nihâvend savaşları ile Sasani imparatorluğunu yenmekle kalmadı. İmparatorluk mirası kültürle de boğuştu. İki medeniyetin kesiştiği coğrafya Irak’tır. Fikrî tartışmaların hararetli yaşandığı yerler, köylerden ziyade Basra, Bağdat, Kûfe gibi ilim ve hikmetin harman olduğu şehirler olmuştur. İslam’ın birinci yüzyılı sadece fetihler yüzyılı değil, aynı zamanda fikrî ve kültürel karşılaşma, etkileşme yüzyılıdır. Bu kültür şokunun Müslümanlarda bıraktığı dikkate değer hatıra, Mutezile mezhebinin zuhurudur. Bu mezhep, tabisi kalmasa bile bugün ilmî muhitlerde yaşamaktadır. Zaten fikir akımları kolay kaybolmaz, belki başka şekillere bürünür. “Güneşin altında söylenmemiş bir söz yoktur” denir. Güneşin altında verilmemiş bir fikir mücadelesi de bulunmamaktadır. Yaşanan kültür şokunun izleri birkaç yüzyıl sürmüştür. Hicrî 6. Asrın başında vefat eden Gazzâlî’nin  (ö. 505/1111) İhyâ-yı ulûmi’d-dîn adlı eserini yazması, bu şokun atlatıldığını gösteren alametlerden biridir. İhyâ, ümmet için bir ihyâ olmuştur. İhyâ’nın yazılmasında ümmetin tefekkür, tedebbür ve taakkul birikimi vardır. Buhârî, Buhârî’den ibaret olmadığı gibi Gazzâlî de Gazzâlî’den ibaret değildir. Gazzâlî’nin İhyâ’sı sadece onun eseri değildir. Ümmetin kültür şoku sürecinde yaşadıklarının müzakeresi, mütalaası ve muhassalası bu eserde bulunmaktadır. Sahîh-i Buhârî de, ilk üç asırda Hz. Peygamber’in hadislerini toplamak ile ilgili yapılan çalışmaların en büyük semeresidir. Bu eserde sadece Buhârî’nin hadis aldığı binin üzerinde hocanın emeği değil, ümmetin emeği bulunmaktadır.

Gnostik düalizmin armağanı Mutezile akımı ile en güçlü mücadeleyi verenler hadis âlimleri olmuştur. Hadis âlimlerinin derlediği “kitâbü’s-sünne” eserlerinde, “Kaderiyye bu ümmetin Mecusileridir” hadisi muhakkak yer alır. (Ebû Dâvûd, Sünne, 17) Neden Kaderiyye dendi? Kaderiyye terimi mutlak anlamda kaderi inkâr eden demek değildir. Selef-i sâlihîn bu konularda konuşmayı bile uygun görmezdi. Hatta müşriklerin çocukları cennetlik olacak mı şeklinde bir tartışmayı bile uygun görmezlerdi. İbn Abbas’a nispet edilen bir söz şöyledir: “Bu ümmet kader ve ölen çocukların durumu ile ilgili ileri geri konuşmadığı sürece, hayırdadır veya hayra yakındır.” (Sahîhu İbn Hıbbân, XV, 118) Kaderiyye, kaderle ilgili Müslümanların sessiz çoğunluğunun din ve hayat anlayışından uzaklaşan tâifedir. Kaderle ilgili ileri geri konuşan kimselerdir. Bu gurup niçin bu ümmetin Mecusileridir? Çünkü bunlar gnostik düalizmin menfi manada tesirinde kalmışlardır. O devirde gnostiklerin en mühim temsilcisi Mecusilerdi. Kaderiyye’nin veya Mutezile’nin hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak ile ilgili problemli bir duruşları bulunmaktadır. Şerri Allah’a nispet etmeyerek dini, aklî bir temele oturtmak istemektedirler. Çok kullandıkları “Allah kulları için en uygun olanı yaratır” sözü aslında “Allah hayrı, şerri, her şeyi yaratandır” demekten kaçışı ifade eder.

Herhangi bir fikrî öğreti ya da akımın hakikate yaklaşması hayrı ve şerri nasıl tanımladığı ile de alakalıdır. İslam’ın, hayır ve şerri tanımlamadaki benzersizliği muhteşemdir. Mesela evlilik içi meşru cinsel beraberliği İslam “sevap kazandırıcı bir eylem” olarak sayarken Gnostiklerin son müessir temsilcisi Mani (ö. 276), manevi düşüş saymıştır. Kurduğu din ve öğreti 3. Yüzyıldan 7. Yüzyıla kadar yaşadığı dönemdeki dünyayı kültürel ve siyasi olarak salladı. Maniheizm’in fikrî olarak belini, hayrı ve şerri doğru tanımlayan ve her ikisini de Allah’ın kudretine dayandıran İslam akidesi ve medeniyeti kırdı. Hicret sonrası Medine’de İslam öncesi dönemden kalma Maniheizm’in izlerine şahit oluyoruz. Mesela evli olduğu halde hanımına yaklaşmayan Osman b. Maz‘ûn’u Hz. Peygamber sert biçimde uyarmıştır. Hanımlarla meşru nikâh dairesinde beraber olmanın menfi bir şey olmadığını belirtmiş ve “bu benim sünnetimdir” demiştir. Bilindiği gibi Maniheizm, ışık krallığı ile karanlık krallığı arasında kozmik gelgitlerin olduğuna itikadını taşımakta ve nikâhlı beraberliği bile “düşüş” saymaktadır. Bu tutumu ile hayır ve şerri doğru tarif etmemektedir. İslam’ın nikâhlı beraberliği “hayır”, “iyilik” ve “sevap” olarak tanımlaması o günün şartlarında muhteşem bir çıkıştı, fıtratın sesi idi. Fıtrata uymayan bu akım, İslam’ın gelişi ile birlikte tarih sahnesinden silinmiştir.

Hayır ve Şerrin Mâhiyeti

Günümüzde kötülük probleminin ateizmi yaygınlaştırdığı tezi üzerinde çok durulmaktadır. Allah’ın kötülüklere müdahale etmediği tezi daha ziyade deizme zemin hazırlamak içindir. Bir nevi şöyle denmiş oluyor: Kötülüklere ve zulümlere tabiatüstü yoldan müdahale etmeyen yaratıcı güç, davranışlarımıza da müdahale etmesin, günah saydığı şey olmasın. Yaşadıklarımızı anlamada basiret gözümüzü de müessir biçimde kullanırsak Allah’ın kâinata müdahale ettiğini ama bu müdahalenin hikmet ve fıtrat üzerinden yürüdüğünü anlarız.  Hz. Peygamber kötülüklerle hikmet ile mücadele ederek denge toplumunu kurdu. Hikmet, hayır ile şer arasındaki dengedir. Hikmet, şerrin sıfır olması değildir. Hikmet, hayrın da şerrin de var olmasıdır. Hz. Peygamber hiçbir zaman “sıfır kötülük” diye önüne bir hedef koymadı. Sıfır kötülük hedefi dengesiz topluma sebep olur. Hz. Peygamber bir hadisinde hayrı ve şerri tarif etmiştir: “hayır insanlar arasında dönüp dolaşan şeydir. Şer ise içinde husumetin bulunduğu şeydir. Allah kimin hayrını murad ederse onu dinde fakih kılar.” (İbn Mâce, Mukaddime, 17) Bu hadisin şerhinde Suyutî, “insanların yaratılışları hayıra meyilli olduklarını söylemiş ve yaratılışın değişmeyeceğini belirtmiştir. (Suyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce, s. 20) Hayrın ve şerrin anlaşılması ilim ve derin anlayış iledir. Derin anlayış yani fıkıh önemlidir. Fıkıh, hayattır. Hayrı, şerri ve hayatı öğretir. Hayırda insanları kaynaştırma şerde insanları birbirinden uzaklaştırma vardır. Hayırda kalp huzuru, şerde tereddüt ve şüphe vardır. Hayrın da şerrin de mıknatıs gibi çekim alanları bulunmaktadır. Çekim alanına giren kimse o alanda bulunan her şeyden zevk almaya başlar. “Her şey aslına döner” cümlesi de külli bir kaidedir. Mayasında hayır bulunan, hayra ilgi duyar.

Hz. Peygamber, yüzlerine bakıldığı zaman Allah hatıra gelenleri en hayırlılar; Allah için birbirini seven dostların arasını bozmaya çalışan, söz taşıyan ve masum insanların sıkıntıya düşmesini isteyen kimseleri de şerliler olarak nitelemiştir.(Ahmet b. Hanbel, Müsned, XXXXV, 5759) İnsanların birbirinden kopmasına sebep olacak şeylerin şer olarak nitelenmesi anlamlıdır. Bir hadisinde de istemenin en hayırlısını, duânın, başarının, hayatın ve ölümün en hayırlısını, gelip varacağı şeyin en hayırlısını, yapacağı işlerin en hayırlısını istemiştir. (Hâkim, Müstedrek, I, 701; Taberânî, Mu‘cemü’l-kebîr, XXIII, 316) Bu hadisler bize tüm hayırlara talip olmayı ve hayır yolunun yolcusu olmayı öğretmektedir. Bu yolculuk esnasında şer ile hiç karşılaşmama ihtimali bulunmamaktadır. Önemli olan şerre dayanıklı biçimde bu yolculuğu sürdürebilmektir.  Mutluluk veya saâdet bu yolculuğu son nefesine kadar sürdürmekte saklıdır. Hadislerde geçen saâdet bahtlı olma, şekâvet de bahtsız olma olarak tercüme edilmektedir. Kur’ân’da ve hadislerde bahtlı olma ve bahtsız olmayı mâhiyet olarak tanıtan lafızlar kullanılır. Her iki durum da Allah’a dayandırılır. Hz. Peygamber bahtsızlıktan Allah’a sığınmıştır. (Nesâî, İstiâze, 34) Hz. Ömer Kâbe’yi tavaf ederken şöyle dua ettiği nakledilir: “Allah’ım beni bahtlı olarak yazdıysan o yazıyı sabit kıl, eğer bahtsız olarak yazdıysan o yazıyı sil. Beni bahtlı olarak yaz. Sen dilediğini sabit kılar dilediğini silersin. Ana kitab senin katındadır.”(Kenzü’l-ummâl, II, 676) Kadim dünyada bahtlı olma, bahtsız olma gibi kavramlar halk kültüründe yaşıyordu. İslam bütün bunların Allah’tan bilinmesi akidesini getirdi. Modern paradigma bir yandan toplumun önüne sözde “sıfır kötülük” hedefi koyuyor. Diğer taraftan da tüm kötülükleri bütün detaylarıyla anlatarak, toplumun bilinçaltına kötülükleri boca ediyor. İçtimâî bütün dengeler bozuluyor. Dengesiz toplum, dengesiz insanlar demektir. Kötülüklerle başa çıkmak dengeleri alt üst olmuş insanlarla imkânsız hale gelir. Hz. Peygamber “hayır ve şer Allah’tandır” ilkesini öğreterek ahlakta tevhidi öğretti. “Herkes ne için yaratılmışsa ona müyesser kılınır” buyurdu. (Buhârî, Tevhîd, 54) İyilik ve kötülüğün yani tüm işlerin kimlere müyesser olduğu üzerinde düşünmeye bizi davet etti. Bu konuda teorik düzlemde tartışmaya girmek yerine pratikte işler nasıl yürüyor bunu anlamamıza yardım etti. Doğrusal çizgide ilerlemeci bir mantıkla kötülüklerle iyilikleri yarıştırılması kadim zamanlarda yaygın değildir. İyilikler ile kötülüklerin doğası modern zamanlarda değişti. Kâinatın üzerinde durduğu denge ile oynandı. Oynanmaya da devam ediyor.  

Kadim zamanlarda hayır ve şer arasındaki denge daha iyi biliniyordu. İnsanlar pratik hayatın içinde bu konuda tecrübeli ve duyarlı idi. Arapça bir darbımesel şöyledir: “levlê’l-viâm, leheleke’l-enâm: Zıt kutupların birbirine uyumu olmasaydı mahlûkat helâk olurdu” (Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XXXIV, 26) Bu darbımeselin şu şekilde söylenişi de vardır: : “levlê’l-viâm, leheleke’l-liâm: Zıt kutupların birbirine uyumu olmasaydı bayağı, aşağılık ve kötü olanlar helak olurdu.” Hz. Peygamber bir defasında “hayır ve şerde bu günkü gibisini görmedim” dediği olmuştur. (Buhârî, Rikâk, 18) Hayır ve şer meselesini anlamak günümüzde sadece zor değildir. Her gelen gün, geçmiş günlere nazaran hayır ve şerrin anlaşılmasının daha zorlaşacağı günler olarak görünmektedir. Modern paradigma her konuya zıt kutupsal değil, doğrusal açıdan bakıyor. İlerlemeci bakış açısını esas alıyor. Kötülüklerin tasviri ile beyinler bombalanıyor. On milyonda bir gerçekleşme ihtimali olan bir kötülüğü tasvir edip hakkında düzenleme yaparak bilinçaltına tüm kötülükler kazınıyor. Kötülükler oluşmadan önleme ile ilgili doğal tedbirler değil, güven duygusunu imha edici sözde tedbirler alınıyor. Örf, âdet, görenek gibi insanlar arasındaki tüm doğal ilişkiler lağvediliyor. Toplumun birbirinden farklı ve her biri Allah’ın ayrı bir sanatı olan fertleri, standart bireye dönüştürülüyor. Bireyle devlet arasındaki tüm akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, örf, âdet, görenek yok sayılıyor. Toplumda güven sıfırlanıyor.

Modern dünyada hayır ve şer meselesi giderek girift ve içinden çıkılmaz bir problem haline gelmiştir. Eskiden menfi haberler, her yerde anlatılmazdı. “Şuyûu vukuundan beter olur” diye bir deyimimiz vardı. İnsanlar gelişigüzel bir kötülüğü ve şerri anlatmazlardı. Çünkü şerrin de mıknatıs gibi bir çekim alanının olduğu tecrübelerle sabitti. Şiddet ve cinayet, tecavüz ve benzeri haberler mahkemede veya ibret almak için uygun ortam müsait olduğunda anlatılırdı. Zina ve benzeri günahlar hiçbir zaman tasvir edilemezdi. Saf zihinler bulandırılmazdı. Mesela İslam’da süt kardeşliği diye bir konu vardır. Bir kız ve erkek çocuğu aynı anneden emmişlerse süt kardeş sayılmaktadır. Ebediyyen evlenemeyecekleri için kardeş hükmündedirler. Ebeveynler meşru dairede süt kardeşlerin görüşmesine müsaade ederlerdi aman hiçbir zaman bir evde yalnız bırakmazlardı. Ebeveynler kötülükleri ve şerri düşünerek hareket ederler ama bunu tellal etmezlerdi. Mesela eve erkek misafir gelmişse onun lavabo ihtiyacı tamamıyla ailenin diğer fertlerinden ayrı bir yerde olurdu. Bazı şeyler telaffuz edilmez ama gizlice alınması gereken tedbirler alınırdı.

Ülkemizde Yayın Organlarının Kötülüğe Yaklaşımı

Modernleşme süreci geleneksel aile yapısındaki dinamikleri kaldırdı. Bunun sonucu olarak bazı şeyleri inceden inceye düşünüp tedbir alacak insanlar kalmadı. Önce ailelerde iç disiplini bitirdiler ya da çok aza indirdiler. Mesela eskiden bir genç kız anne ve babasının evi dışında bir evde geceyi geçirmezdi. Genç erkekler, içinde genç kız bulunan ve şartları müsait olmayan evde geceyi geçirmezdi. Tedbirler ona göre alınırdı. Ailelerde iç disiplinler kalmayınca yaşanan bazı olumsuz hadiseler gazetelerin üçüncü sayfalarına taşınmaya başladı. İnsanlar uzun bir süre, aşk, intikam ve namus cinayetlerini bu sayfalardan öğrendiler. Beyaz perde ve sinema da de insanın aklına gelebilecek birçok kötülüğün nasıl yaşandığını insanların tahayyül etmelerine yardımcı olacak şekilde şekillendi. Şimdiki durum çok daha vahimdir. Kırmızı oda programları bir sektöre dönüşme eğilimindedir. Kırmızı oda programcılığının arkasında iyi niyet aranmamalıdır. Çapraşık cinsel ilişkilerin oluşturduğu travmaların analiz yeri, ekran değildir. Yapılan işin bilimsel bir karşılığı da bulunmamaktadır. Pornografi asıl gücünü ekranda canlandırdığı sahnelerden almamaktadır. Pornografi asıl gücünü izleyicinin hayal gücüne taşıdığı sahnelerden almaktadır. İzleyicinin hayal gücüne taşınan sahnelerin ruh sağlığı açısından yıkıcı etkisi bulunmaktadır.

Kim kime ne yaptı” tarzı programlarda çıkan iki örnek üzerinden konuyu açmaya çalışacağım. Örnekler ile ilgili olarak asla isim de kullanmayacağım. Maksadımız şahısların ve programcıların dedikodusunu yapmak değildir. Burada verdiğimiz örnekler hiç kimsenin hafızasındaki bir olayı canlandırmasın. Biz herhangi bir olayın dedikodusunu yapmıyoruz. Gayemiz bize sunulan fotoğrafın aslını görmek ve sıhhatli bir duruş göstermektir. Bir kadının komşusu olan erkekten hamile kalması konusu uzunca mevzu edildi. İnsanlar izlerken zannetti ki bu programcılar gerçekten toplumda aile değerlerinin ve ahlakın hâkim olmasını istiyor. Ancak olayın devamında yaşananlar gösterdi ki programcıların asıl amacı, bu tür olayların toplumun bilinçaltında iz bırakarak yaygınlaşmasıdır. Ne yapıldı? Çocuğu dünyaya getiren annenin kocasının, gerçek babası ile doğum günü kutlama görüntüsü vermesi ekrana taşındı. Bununla aslında, söz konusu yayıncılıktaki amacın aile değerlerini kurtarmak olmadığı gibi tam tersi ailenin köküne kibrit suyu dökmek olduğu ortaya çıkmış oldu.

Başkalarının günahlarını ve işleme ihtimalinin bulunduğu kötülükleri araştırmak İslami açıdan kul hakkı ihlalidir. Adaleti tesis ve güvenliği teminle görevli kuvvetler bunun dışındadır. Onlar da delilsiz farazi çıkarımlara göre hareket edemezler. Müslüman kardeşinin ayıbını araştırmak da ifşa etmek de günahtır. Kur’ân’da “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın…” (Hucurât, 49/12) buyrulmuştur. Başkasının günahını araştırmamakla ilgili birçok rivayet bulunmaktadır. Mesela Sevban (r.a.)’ın rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allah’ın kullarına eziyet etmeyiniz, onların kusurlarını araştırıp ayıplarını yüzlerine vurmayınız. Kim Müslüman kardeşinin ayıbını öğrenmeye talip olursa Allah da onun ayıbına talip olur ve o kimseyi evinde rezil eder.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVII, 88) Günümüzde sanal ortamlar, başkalarının günahlarını araştırma imkânı sunabilmektedir. Başkalarının ayıp ve günahlarına talip olanların bir süre sonra aynı günahları işlediği görülmektedir. Âyet ve hadislerdeki ikazların ne kadar yerinde olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Hukukta berâet-i zimmet asıldır. Suçu tespit edilinceye kadar herkesi suçsuz kabul etmek gerekir. Kur’an’da “hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır 35/18) buyrulur. Kişinin bir suçu ya da günahı işlemiş olması, o suçla ilgili olduğu düşünülen diğer suçu işlediği anlamına gelmez. Bir günahı ya da suçu tespit edilenin diğer günahı ya da suçu işlediği anlaşılmaz. Diğer suçu ispatı için ayrıca tahkikat gerekir. Kaybolduktan sonra ölüsü bulunan üç yaşındaki kızın gerçek babasının dedesi olması, katilinin de dedesi olduğunu gösterir mi? Adlî vakalarda DNA testleri mahkeme kararı ile alınıyor. Ortada bir test sonucu varsa konu, mahkemeye intikal etmiş demektir. Mahkemeye intikal eden konuda karar açıklanmadan yapılan yayınlar, infaz anlamını taşımaktadır. Mesela babalık testi, sonuçta zina eylemini ispat eder, öldürme eylemini değil. Kaldı ki milyonda bir bile olsa test sonucunun hatalı çıkma ihtimali, bu konuda yapılacak tüm yorumlar ve yayınları kul hakkı ihlali kategorisine katar. Öldürme suçunun isnadı için de ayrıca delillerin bulunması gerekir. Sosyal medyada, soruşturmanın devam ettiği ve üstelik hakkında yayın yasağının bulunduğu olayla ilgili bir programcının ismi ile birlikte “karar verildi” başlıklı paylaşımların yer aldığına şahit oluyoruz. Bu kabil yayınlar, sadece kötülüğün bilinçaltına boca edilerek halkın ruh sağlığıyla oynanması sonucunu doğurmuyor. Hukuka olan güveni de sarsıyor. İnsanlar hakkın alınacağı ve suçlunun cezasını ödeyeceği yerin adalet sistemi değil medya sistemi olduğu duygu ve düşüncesine de kapılıyor.

Geldiğimiz noktada durumun her geçen gün daha vahim bir duruma dönüştüğünü söylemeliyiz. Mesela ana haber bültenlerinde cinayetlerin kare kare verilmesi âdeti bundan on yıl, ya da yirmi yıl önce bu kadar ölçüsüzce değildi. Ana haber bültenleri insanların enerjilerini alıyor, hayata müspet bir pencereden bakmalarına engel oluyor. Şiddeti izlemek insanlarda alışkanlığa neden olmaktadır. Vücuda küçük çaplı hasar vermenin serbest olduğu boks türlerinin seyircileri, bilet fiyatları ne kadar zamlı olursa olsun bulunmaktadır. Bazıları horoz döğüşünden alınan zevke benzer biçimde birbirinin çenesini kıran insan izlemekten zevk alıyor. Cinayet ve şiddet haberleri de bilinçaltına gizli bir zevk vermektedir, ancak bu zevk tabii ve fıtrî bir kanyaktan neş’et etmediği için ruh sağlığını bozmaktadır. İnsanlar farkında olmadan ruh sağlıklarıyla oynanıyor. Halkımız gündüz programlarının büyük oranda abonesidir. Cinayeti aydınlatmak devletin ve polisin görevi olduğu halde bu görevin bir kısmı belirli bir medya gurubuna yüklenmiş görünmektedir. Bu programlar insanlarda şu duyguların uyanmasına sebep olmaktadır.

1. İnsanlar birbirine nasıl kötülükler yapmışlar? Günümüz şartlarında birbirine kötülük yapmanın yasal bakımdan hafifçe kurtaracak yol ve yöntemleri nelerdir? Kötülük yapmayı hiç düşünmeyen insanlar bile şöyle der hale getirilmiştir: Kötülük yapmam ama mecbur kalırsam en hafifinden paçayı kurtaracak şekilde nasıl yaparım diye düşünmeye başladım.

2. Bu programlar toplumdaki güven duygusunu tamamen bitirmektedirler. Bu programlar sadece komşuları birbirinden koparmıyor. Akrabaları da birbirinden koparıyor. Hatta ebeveyn ile çocuklarını da birbirinden koparıyor. İşin en acı tarafı tüm fatura geleneksel aile yapısına kesiliyor. Kötülüklerin planlı olarak reklamını yapılmasının menfi tesiri hiç hesap edilmiyor.

Sonuç

Netice itibariyle şu hususları dile getirmek istiyoruz. Şiddet ve cinayet haberleri bu kadar pervasızca tüm detaylarıyla verilmemelidir. Günahlar, kötülükler, çapraşık ilişkiler bu kadar uluorta deşifre edilerek beyinlere ve kalplere kazınmamalıdır. Evliliği itibarsızlaştırıp paspasa çeviren izdivaç programları, kadını erkekten erkeği kadından bağımsızlaşmasını ruhlara üfleyen survivor programları yapacağı yıkımı yaptı. Şimdi izdivaç programlarının yerini cinayet çözme iddialı, tecavüz ve aldatma sahnelerine ölçüsüzce yer veren “kim kime ne yapmış” programlar aldı. İnsanın doğal dengelerini bozan tüm “damar yayınlar” yasaklanmalıdır. Bu yayınlarla toplumun tabii dengeleri bozulmaktadır. Günümüzde bağımsızlığı belirleyen ölçülerde değişim olmuştur. Bir ülke bu programları engelleyebildiği ölçüde bağımsızdır. Kırmızı oda, survivor ve “kim kime ne yapmış” programları yasaklanmalıdır. Bu programların tüm kötülüklere karşı merak uyandırma ve güven duygusunun bitirmenin dışında insanlara kattığı bir şey bulunmamaktadır.



[1] Bu yazı, Şemsettin Kırış’a ait “Hadislerde Hayır ve Şerrin Mahiyeti Üzerine Bir İnceleme” başlıklı makale çalışmasından esinlenerek hazırlanmıştır.

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
2 yorum yapıldı
Elinize sağlık
Elinize sağlık rabbim sizden sonsuz razı olsun şemsettin hocam
Yorum Ekleyen: Arif     22.02.2022 00:14:36
Güzel tespit ve öneriler
Muhterem hocamızdan insanları derin düşüncelere götüren, özeleştiri konusunu hatırlatan, dikkat çekici tespit, uyarı ve öneriler içeren anlamlı bir yazı... Allah razı olsun...
Yorum Ekleyen: Zekeriya Yerlikaya     21.02.2022 10:54:03
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya