Vakıf sözlükte alıkoyma, durdurma, dinlendirme anlamlarına gelir.
26.04.2022 02:50
354 okunma
Toplumun Sigortası: Vakıf Geleneği
İbrahim Gülsu

       Vakıf sözlükte alıkoyma, durdurma, dinlendirme anlamlarına gelir.

       Vakıf, insanda var olan karşılıklı dayanışma ve başkalarına iyilik etme duygusunu hukuki bir statüye kavuşturan ve ona süreklilik kazandıran hukuki ve sosyal bir kurumdur.

   Bir serçenin su içebileceği çukurların temininden, orduların güçlenmesine, ülke ekonomisinin geliştirilmesine kadar uzanan hizmetler. Vakıfların üstlendiği sosyal görevlerdir.

    Vakıf, topluma hizmet edecek bir mal mülk bağışıdır ki Vakfın değişmeyen kanunu, alınıp satılmaz, bağışlanmaz ve miras olamaz oluşudur.

     Vakıfların en hayırlısı insanların zaruri ihtiyaçlarını gideren vakıflardır.

 Diğer toplumların tarihlerinde yaygın şekliyle rastlanmayan vakıf müesseselerini İslam Medeniyetinde, özellikle de Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde kurumsallaşmış şekliyle varlığı olmasının nedeni; İslâmın, milletimizin dünya görüşünün ahlaki, dini ve sosyal anlayışının insanları hayır işlemeye, iyilik yapmaya, yalnız kendisini düşünmemeye sevk etmesi ve teşvik etmesindendir.

 Milletimizin sosyal anlayışı, ferdin sadece servet edinme hırsıyla yaşamasını kesinlikle reddeder. İnanç ve kültürümüzde paranın, servetin ferde değil topluma hizmet etmesi ve her şeyden evvel, malın Allah’ın rızasının kazanılması uğruna harcanması esastır.

     İşte vakıfların oluşmasına sebep de budur.

     Vakıflar toplumda ekonomik, sosyal, kültürel bir denge unsurudur.

     Eğer toplumda fertler arasındaki servet kazanç farklılığı kontrol altına alınmaz, bu aşırı farklılaşmayı yok edici tedbirler ortaya konmazsa toplumda sosyal kutuplaşmaların, sınıflaşma ve sosyal çalkantıların oluşması muhakkaktır. İşte milletimiz, sosyal dengeyi sağlama görevini bilhassa vakıflara vermiştir. Bu nedenle tarih boyu Türk toplumunda bir sınıflaşma olmamıştır. Varlıklı insanlar her zaman yardıma muhtaçları korumayı görev bilmiş ve öyle yaptıkları zaman şerefleneceklerine inanmıştır. Bu inançla mala mülke şu gözle bakılmıştır:

     “Yedir giydir malın bereketlensin

     Adın şu fani dünyada şereflensin.”

     “Mal sahibi mülk sahibi

     Hani bunun ilk sahibi

     Mal da yalan mülk de yalan

     Haydi var biraz da sen oyalan.”

     “Cömert kimdir: Verdiğini unutan” Elbette bu felsefeye, bu görüşe inanan insanların diğer insanlara yardım etmemesi mümkün değildir. Mal stokçuluğu gibi servet ve para stokçuluğu da helâl değildir.

     Vakıflar, sosyal hizmet olarak medreseler, okullar, kütüphaneler, ilim araştırma merkezleri, hastaneler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, sağlık ve sosyal müesseseler, sebiller, yollar, bayındırlık eserleri yapmıştır.

     Böylece devletin, topluma yönelik hizmetlerinin bir çoğunu vakıflar üstlenmiştir. Bu sosyal hizmetleri gerçekleştiren vakıfları kuran ruhu, bu gün de beslemek, diriltmek şarttır. Günümüzde bazı hayırlı vakıfların varlığı bir gerçektir. Ama yeterli değildir. Bugün toplumun şiddetle ihtiyaç duyduğu sosyal kurumları yaptırıp insanların hizmetine sunacak zenginlerimizin çokluğuna rağmen bu tip hizmetleri maalesef yeterince göremiyoruz. İhtiyaç sahipleri karşısında adeta yüreklerimiz taşlaşmış, duygusuzlaşmışız. Çevremizdeki yoksullardan, dünyadaki açlıktan ıstırap duymuyoruz. Hâlbuki milletimizin inancında ve kültüründe ferdiyetçilik ve ferdi mutluluk yoktur. İnfakın, sadakanın verildiği malın bereketleneceği Allah’ın vaadidir.

Dün; “Anca beraber, kanca beraber. İki kişinin yemeği üç kişiyi doyurur. Komşuda pişer, komşuya düşer. İyilik yap, denize at balık bilmezse Halık bilir. Devlet malı, yetim malı.” denirken; bugün, bu sözlerin yerini “Devlet malı deniz yemeyen… Altta kalanın canı çıksın. Gemisini kurtaran kaptan. Misafir misafiri sevmez, ev sahibi hiçbirini sevmez.” gibi sözler almıştır. Bu bir sosyolojik, ahlaki depremdir.

     Tekniğin, ilmin geliştiği; servetin, israfın doruğa tırmandığı şu dünyada istatistiklere göre yılda dört yüz milyon insan açlıktan ölüyor. Sadece ülkemizde yılda on milyar dolarlık yiyecek çöpe gidiyor. Ne kadar acı değil mi?

     Tarihimize şöyle bir göz attığımızda millet olarak gurur duyacağımız birçok vakıf hizmetleriyle karşılaşırız.

     Evliya Çelebi, II. Beyazıt’ın vakfı olan Darüşşifalarında (hastane, şifa evi) hastalara kuş eti ikram edildiğini belirtirken şöyle der: “Gece ve gündüz hastane mutfağında hastalara günde üç kere “Edirne-i nefise” verilir. Keklik, turaç, sülün, güvercin, kaz, ördek avcılar tarafından avlanarak mütevelliye götürülüp, hekimlerin arzusu ve mizacı tabh olunarak hastalara verilir.” (1)

     Daha 18. asırda ruh ve akıl hastaları Avrupa’da “Şeytanla işbirliği yapan lanet varlık.” diye, yakılırken atalarımız 15. yüzyılda vakıflar aracılığı ile şifa evleri yapmışlardır. Hatta Vakıflar aracılığı ile eller, insanlara değil hayvanlara ve kısır ağaçların diriltilmesine kadar uzanıyordu. Bursa’da kurulan “Gurabahane-i Laklakan” adlı leylek hastanesi konunun sadece bir örneğidir.

     Dikkatlerinizi bir konuya daha çekmek istiyoruz. Müslümanlar, Pastörden tam dört yüz yıl evvel tohum adıyla ilk defa mikrobu Akşemsettin, Valide Sultan Vakfının tanıdığı imkanlarla bulmuştur. (2). Bu, vakıfların  ilmi gelişime katkısına bir örnektir. Ama maalesef bugün ülkemizde özel olarak kurulmuş, ilim adamını koruyan, ona en modern araç, bilgisayar ve laboratuvar temin eden bir vakıf yoktur.

     1336 yılında İznik’te Sultan Orhan, kurmuş olduğu imaretinin açılışında bulunarak yemek yemeye gelen fakirlere kendi eliyle yemek dağıtmıştır. Daha sonra İznik’te 7, Bursa’da 28 imaret yapılmıştır. İznik’te yalnız I. Murad’ın yaptırdığı imaretlerde günde 200 kişi, İstanbul’daki vakıf eseri olan yemekhanelerde ise günde 30.000 kişi bedava yemek yerdi. Bu saydıklarımız yüzlerce örnekten sadece birkaçıdır.(3)

     Vakıf sahipleri vakıflarıyla ilgili vakfiyeler yazdırır.

     Fatih Sultan Mehmet bir vakfiyesinde; Taphaneye gelen (barınak) herkese, fakir zengin ayırt etmeden güleryüz gösterilmesi, dili ve dini ne olursa olsun üç gün üç gece misafir edilmesi, hayvanlarına bakılması ve ilk gelişte 50 dirhemlik süzme bal ve 100 dirhem pide ikram edilmesi gerektiğini önemle belirtir.(4)

     Yine bir diğer vakfiyesinde: “Medine-i İstanbul fukarası yemek yemeye veya almaya bizatihi kendülerü gelmeyüp yemekleri güneşin loş bir karanlığında kimse görmeden kapalı kapılar içerisinde evlerine götürüle.” der.

     Sonuç olarak şunu söylemek istiyoruz: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

KAYNAKLAR:

  1. Evliya Çelebi Seyahatname Cilt 3, Say.470
  2. Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Nazil Öztürk, Say.16
  3. A.G.E Say.19
  4. A.G.E. Say.19

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya