12.05.2021 14:54
1 yorum
220 okunma
Paylaş
ELLİ ALTIN KAZANDIRAN TAŞ
Kardaş: Bugün sokaklara ekmek atıldığını görüyoruz. Gerçi bir kısmını mahalle aralarında süt satıcıları topluyor, hayvanlara yediriyor ama yine de israf oluyor. Oruç bu konuda bize neyi emrediyor?
İsmail Aydın

                Kardaş: Bugün sokaklara ekmek atıldığını görüyoruz. Gerçi bir kısmını mahalle aralarında süt satıcıları topluyor, hayvanlara yediriyor ama yine de israf oluyor. Oruç bu konuda bize neyi emrediyor?

Aydın: İsraf çok önemli bir konu, hele hele gerek Türkiye’mizde ve gerekse dünyanın çeşitli bölgelerinde milyarlarca insan açlığın pençesinde boğuşurken. Ekmek dediniz. Eskiler ekmeği yerde gördüğü zaman çiğnenmesin düşüncesiyle “Bismillah” deyip yerden alır, öper başına koyar, sonra da onu kuşun kurdun yiyebileceği müsait bir yere bırakırdı. Kur’ân’da Bakara, Âl-i İmran, Nisa, En’am, Maide, Â’raf gibi surelerde ve diğer başka surelerde yer alan ayetlerle yüce Allah israfı ve her türlü aşırılığı hoş görmediğini bildirerek haram kılmıştır. “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez” (Â’raf, 7/31) ayeti en çok bilinenidir. Bugün hemen hemen her evde ekmek israfına, yiyecek içecek israfına, enerji israfına; serpme kahvaltı adı altında yapılan kahvaltılarda, kafe dedikleri yerlerde, bilmem kaç yıldızlı otellerde -açık büfe- çöpe atılan ekmeğe ve yemeğe rastlıyoruz. Daha da vahimi, hemen her sahada “paçalardan dökülürcesine” devlette de korkunç israfa tanık oluyoruz.

Tarihî bir fıkra ile israf konusunu bağlamaya çalışalım. Eski Dışişleri Bakanlarından Keçecizâde Fuat Paşa ile Ayıntaplı Hasırcızâde Sadi Efendi yemek yiyor veya bir şekilde sohbet ediyorlarmış. Paşa’nın parmağındaki yüzüğün taşı Sadi Efendi’nin dikkatini çekmiş:

                 -Yüzüğünüzün taşı ne cins?

                 -Elmas!

                -Ne kazandırır?

                -Hiç!

                -Benim ecdat yadigârı bir çift taşım var, yılda tam elli altın kazandırır.

                 Bu sefer Fuat Paşa şaşırmış olarak sormuş:

                -Ya! Nasıl bir taş bu?

                - Değirmen taşı.

                                               ***

                Evet, taş olsun ama işe yarar bir taş olsun bu. Gösteriş ve gurur için, insanlara hava atmak için olmasın. Çünkü bu amaçla taşınan taş israftır. Düşünün artık şimdi toplumun ne tür bir israf içinde bulunduğunu! Elbisesi, ayakkabısı, çantası, tıka basa doldurup sonra da sokağa attığı eşyası… Daha da mühimi el değmeden sokağa atılan ekmeği…

Kardaş: Yavaş yavaş bize ayrılan sürenin sonuna geliyoruz.

Aydın: Öyle ise biz de sözlerimizi birkaç cümle ile bağlamaya çalışalım. Günümüz dünyası kıyameti yaşıyorsa, sebebi orucu anlamamak, İslâm’ı anlamamaktır. Milletçe kıyameti yaşıyorsak, bunun da sebebi, güzel dinimizi anlamamak ve gereğince yaşamamaktır.

Oruç bize dayanışmayı öğretiyordu. Birlikte sahura kalkar, birlikte iftar yapardık. Çocukluğumdan hatırlıyorum, köyde bir tek hocanın saati olur, iftar için çocuklar dam başında pürdikkat ezanın okunmasını beklerdi. Büyük yerleşim yerlerinde iftar saatinin yüksekçe bir tepeden atılan topla ilanı ayrı bir heyecandı. Şehir ve kasabalarda bazı mahallelerin adı top mahallesi, topçu mahallesi idi.

Anadolu’nun pek çok köy ve kasabasında iftar için yapılan yemek, çocuklar eliyle en az yedi haneye dağıtılırdı. İftar sofralarında zengin-fakir farkı aranmaksızın genciyle yaşlısıyla, çoluk çocuğuyla, konu komşusuyla ne tatlı buluşmalar olurdu. O zamanlar, şimdiki zamanlarda olduğu gibi egoist bireyler değildik; birlik şuuruna malik şahsiyetlerdik, millet idik. Evler, mahalleler, şehir ve kasabalar öbek öbek birbiriyle tanışır kaynaşırdı. Böyle bir toplumda hiç kimsenin açlıktan ölme ihtimali yoktu. Ne yazık ki bunları kaybettik.

            GÜZEL GÜNLER GELECEK

Peki, bu hep böyle mi gidecek? Hayır! Ümid ediyoruz ki aklımızı başımıza devşirdiğimizde güzel günler gelecektir. Kaybettiğimiz değerleri yeniden hatırladığımızda, Atatürk’ün dediği gibi “medeniyetimiz, âtinin medeniyet ufkunda güneş gibi parlayacaktır”. Bundan asla şüphe etmiyoruz.

                En yüksek sesle ifade edelim ve bilelim ki İslâm’ın mesajı bitmemiştir. Bu konuda olsa olsa onu anlayamayanların gölgesinden söz edilebilir. Yerküremizin halen yaşamakta olduğu koronavirüs salgınında, başta İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkeler olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine milletçe yaptığımız yardımlar, İslâm’ın mesajı çerçevesinde ele alınabilecek davranışlardır. Müslümanlık sayesinde Anadolu’ya yerleşen ruh, dün Haçlı seferlerine katılan ancak hastalanan ve yaralanan Avrupalılara şefkat elini uzatıyor, Papalığın teşvikleriyle Kudüs’ü kurtarmaya gelen Hıristiyan Avrupalılar Müslüman oluyorlardı. Bu duruma üzülen Avrupalı tarihçi “Ne kadar acımazısın ey merhamet” diye feryad etmiştir. İnsanlık bağrını ve gönlünü bugün de İslâm’a açmadıkça dünya huzura kavuşamayacaktır.

ÜMİDİMİZ HER ŞEYİMİZDİR

Koronavirüs döneminde ümidimizi de kaybetmeyeceğiz. Sabırla direnirken, önceki kavimlerin bazen bolluk, bazen de kıtlıkla denenmiş olduklarını hatırda tutarak, yüce Allah’ın bugün bizi nasıl bir sınavdan geçirdiğini düşünüp ibret alacağız. Ne gibi yanlışlar yaptık da bu gibi musibetlere maruz kaldık? Nuh, Ad, Semud, Lût kavimleri; Nemrut ve firavun halkı, Medyen ahalisi ve Eykeliler, Sebeliler, Bahçe sahipleri gibi kavim ve topluluklar isyanları sebebiyle helak olmuş ve cezalandırılmışlardı. Şimdi ibret alma zamanı. Biz değişmeden yüce Allah durumumuzu değiştirecek değildir. Bilelim ki hiçbir şey sebepsiz ve hikmetsiz değildir. Ve yine bilelim ki ümitsizlik koronavirüsten daha tehlikelidir.

                İmanla ümit hemen hemen bir ve aynıdır, Allah korusun ümidini yitiren her şeyini yitirir.

                Kardaş: Son olarak Türklerde kadının ailede ve devlette konumunu sormak istiyorum.

 Aydın: Türkler demişken, sorunuza geçmeden önce bir iki noktaya temas etmeyi zaruri görüyorum. Türklerin Müslümanlığı kabulünden önce İslâm dünyası tam bir kargaşa içindedir. Abbasi halifeliği siyasi parçalanmanın eşiğindedir. İçeride mezhep kavgaları ve ideolojik buhranlar alabildiğine artmış, dışarıda da savunma durumunda olan Bizans saldırıya geçmiştir. Kısaca Müslümanlar eski hayatiyetlerini kaybetmişlerdir. İşte tam bu ortamda bir mucize gerçekleşiyor.

Tek tanrılı dine inanmakta olan Türkler, kendi ruh ve ideallerini en yüksek şekilde İslamiyet’te bulduklarından kütleler halinde din olarak Müslümanlığı seçiyor ve kısa sürede İslam’ın kılıcı ve bayraktarı oluyorlar. Esasen cesur olan Türkler, mukaddesleri uğruna ölürsem şehid, kalırsam gazi olurum inancına ulaşarak dehşetli bir ruhî değişim geçiriyorlar; Onun gaza ruhuna bağlı olarak, öncekilerden daha kuvvetli ve kudretli devlet ve imparatorluklar kurarak cihan hâkimiyeti davasına yükseliyorlar. Müslümanlıktan önce Hazar’ın kuzeyinden Avrupa içlerine kadar sokulmuş olan unsurlar ne yazık ki varlıklarını koruyamamışlardır. Bu şekilde Müslümanlık aradığını Türklerde bulurken, Türkler de aradıklarını Müslümanlıkta bulmuşlardır. Şu halde Müslümanlık milletleri asimile etmez, onlara yeni bir ruh ve mana kazandırır.

                AT BİNEMEYEN ERKEĞE KIZ YOK

                 Türklerde kadının mevkii, eski Yunan ve Roma’ya, cahiliye devri dediğimiz İslâm öncesi Araplara göre çok çok ileri seviyededir. Onlarda kadın eşya gibi alınır-satılır bir meta iken, Türklerde kadın gerek ailede ve gerekse devlette şerefli bir mevkidedir. Evin idaresi kadına ait olduğu gibi, kadın kurultaylara katılarak reyini belirtir ve hanın başyardımcısıdır.

                 Türk erkeği, evlenmek istediği kızın beğenisini kıyıda köşede değil, er meydanında kazanmak zorundadır. Güreş tutmayan, at binmeyen, cirit bilmeyen; ok atamayan, kılıç kuşanamayan, av yakalayamayan erkeğe kız yoktur. Çünkü Türklerde kızlar da at biner, kılıç kuşanır, ok atarlardı. İrili ufaklı topluluklar halinde yerleşecekleri yeri en iyi şekilde seçer, süratle oraya çadır kurar, göç hazırlığını da aynı süratle yaparlardı. Çevikliğimiz, cesaretimiz ve organizasyon gücümüz buralardan gelir. Bununla beraber, kadına hakkını veren ve onu en yüksek zirveye taşıyan Müslümanlık olmuştur. Hele analık, kadınlığın şahikasıdır. Öyle ki, İslâm inancına göre cennet anaların ayakları altındadır. İsra suresinde “anaya-babaya itaat ediniz, yaşlandıklarında onlara öf bile demeyiniz” emri, Allah’a imandan hemen sonra gelen ilk emirdir. Kadının mevkii bu kadar yüksektir. Fakat birileri kalkıp bunun aksini iddiaya kalkışabiliyor. Sebebi bilgisizlik değilse kötü niyettir. Zira bunların bu konulara dair verdikleri örnekler, işin esasından uzak, sapkın örneklerdir.

 Kardaş: Süremiz bitti, teşekkür ederim Hocam! Ağzınıza sağlık.

Aydın: Ben teşekkür ederim. Değerli izleyenlerimize hayırlı ramazanlar, güzel bayramlar ve güzel günler dilerim.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
söyleşi
İsmail bey kalemine sağlık, güzel bir muhabbet içerisinde ders verici bir mahiyette konuyu fıkralarla destekleyerek açıklayıcı ve kalıcı bir yazı olmuş. Ama şurasını beğenmedim. "Türk erkeği, evlenmek istediği kızın beğenisini kıyıda köşede değil, er meydanında kazanmak zorundadır. Güreş tutmayan, at binmeyen, cirit bilmeyen; ok atamayan, kılıç kuşanamayan, av yakalayamayan erkeğe kız yoktur" Bende bunlardan sadece biri var oda köyde iken ata binerdim. o zamanlarda yaşasa idim bana kız veren olmazdı. saygılarımla..
Yorum Ekleyen: Rahmi ÜNALAN     17.05.2021 13:57:18
 

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya