KAYBOLAN DERELERİMİZ: SU YOLUNU UNUTMAZ, BİZ UNUTURUZ
MAKALE
Paylaş
16.10.2026 22:49
162 okunma
Cemal Akkuş

Şehirler büyürken dereleri betonun altına aldık, taşkın alanlarını imara açtık ve zamanla o bölgelerde bir zamanlar su aktığını dahi unuttuk. Oysa dere görünmez hâle gelse de havza, topoğrafya ve taşkın riski ortadan kalkmıyor. Her büyük yağış, şehirlerimizin altında hâlâ yaşayan bu coğrafi hafızayı yeniden hatırlatıyor.

Doğanın binlerce yılda oluşturduğu su yollarını birkaç imar kararıyla ortadan kaldırabileceğimizi sandık. Dereleri betonun altına gömdük, yataklarını binalarla doldurduk, kıyılarını ranta açtık. Şimdi her büyük yağmurda, unuttuğumuz coğrafyayla yeniden yüzleşiyoruz.

İstanbul'da 14 Ekim 2026 tarihinde yaşanan şiddetli yağışlar ve su baskınları, ülkemizin yıllardır karşı karşıya olduğu önemli bir gerçeği bir kez daha hatırlattı. Milyonlarca liralık konutların, devasa alışveriş merkezlerinin ve modern altyapı sistemlerinin bulunduğu şehirlerimiz, birkaç saatlik şiddetli yağmur karşısında çaresiz kalabiliyor.

Peki, sorun yalnızca yağan yağmur mu? Yoksa bizler, doğanın binlerce yıldır çizdiği yolları değiştirebileceğimizi düşünerek çok daha büyük bir yanlışın içerisine mi sürüklendik.

Türkiye'nin birçok şehrinde artık yalnızca isimleri yaşayan dereler var. Bir zamanlar mahallelere, semtlere, caddelere adını veren bu akarsuların kimisi kurudu, kimisi yeraltına alındı, kimisinin yatağı değiştirildi. Kimisinin üzerine yollar, binalar, hatta mahalleler kuruldu.

Biz suyu ortadan kaldırdığımızı sandık. Oysa çoğu zaman yalnızca suyun yolunu kapattık.

Su Kaybolmaz, Yer Değiştirir

Dünya yaratıldığından beri muazzam bir su döngüsünün içerisinde varlığını sürdürüyor. Yeryüzündeki toplam su miktarı, insanlık tarihi ölçeğinde büyük ölçüde korunuyor. Su buharlaşıyor, bulutlara karışıyor, yağmur veya kar olarak yeniden yeryüzüne iniyor. Bazen derelerde akıyor, bazen yeraltına çekiliyor, bazen göllerde, buzullarda ve denizlerde depolanıyor.

Bu büyük döngü, Allah'ın yarattığı tabiatın ne kadar hassas ve muhteşem bir düzen içerisinde işlediğini gösteriyor.

İklim değişikliği suyun yok olması değil; nerede, ne zaman, hangi miktarda ve hangi nitelikte bulunduğunun değişmesidir. Bir bölgede kuraklık yaşanırken başka bir bölgede olağanüstü yağışlar meydana gelebiliyor. Kullanılabilir tatlı su azalırken, suyun küresel döngüsü devam ediyor.

Bir derenin eskisi kadar akmaması, hatta uzun yıllar kurumuş görünmesi, o bölgenin suyla ilişkisinin sona erdiği anlamına gelmiyor.

Sular başka havzalara yönlendirilebilir, yeraltına sızabilir, akarsular doğal süreçlerle yatak değiştirebilir. Ancak geçmişte derenin bulunduğu vadinin yağış toplama özelliği ve taşkın potansiyeli varlığını sürdürür.

Bizim en büyük yanılgımız, suyu göremediğimiz yerde artık tehlikenin de bulunmadığını zannetmemizdir.

Derelerimizi Nereye Kaybettik?

Ankara'daki Kavaklıdere, Bülbülderesi, Bentderesi, Cevizlidere, Hoşdere, İncesu ve Dikmen Deresi...

Bugün milyonlarca insan bu isimleri duyduğunda akan bir dereyi değil, bir mahalleyi veya caddeyi düşünüyor.

Oysa Ankara, geçmişte çok sayıda dere ve küçük akarsuyun şekillendirdiği bir şehirdi. Bu su yollarının önemli bir bölümü beton kanallara alındı, üzerleri kapatıldı veya zamanla doğal özelliklerini kaybetti.

Üstelik derelerimizi yalnızca yapılaşma uğruna yok etmedik; önce kirlettik. Evsel ve sanayi atıklarıyla âdeta açık kanalizasyonlara dönüştürdüğümüz akarsuların koku ve pisliğinden kurtulmak için onları temizlemek yerine üzerlerini betonla örttük. Böylece kirliliği ortadan kaldırmadık, yalnızca gözlerden sakladık. Doğaya verdiğimiz zararı, doğanın kendisini gizleyerek çözebileceğimizi sandık.

Özge İdali Özden'in 2022 yılında yayımlanan akademik araştırmasında, Ankara kent merkezindeki yalnızca 100 kilometrekarelik bir çalışma alanında yaklaşık 56 kilometre uzunluğundaki su yolunun yüzeyden kaybolduğu ortaya konuluyor.

İstanbul'da Ayamama Deresi, Kurbağalıdere, Kağıthane Deresi ve Alibeyköy Deresi gibi akarsular da yoğun yapılaşmanın baskısı altında kaldı.

Bursa'da ise Nilüfer Çayı, Ayvalı Deresi, Gökdere, Cilimboz Deresi ve Deliçay, şehrin tarihî su coğrafyasının parçalarıdır. Bugün Nilüfer ilçesinin geniş yerleşim alanlarında eskiden var olan küçük derelerin ve doğal su yollarının önemli bir bölümü artık görünmüyor.

Nilüfer Çayı hâlâ akıyor. Ancak bazı kesimlerinde geçmişteki doğal debisini ve akış özelliklerini kaybetmiş durumda. Diğer birçok akarsuyumuzda da benzer değişimler yaşandı.

İşte burada çok önemli bir ayrıntı var: Bir derenin bugünkü düşük debisi, geçmişteki gücünü veya gelecekte ulaşabileceği taşkın debisini göstermez. Normal zamanlarda küçük bir akarsu görünümündeki dere, olağanüstü yağışlarda çok daha büyük miktarda su taşıyabilir.

Dolayısıyla imar planlarını yalnızca bugünkü su seviyesine göre hazırlamak, geçmişin taşkınlarını ve geleceğin tehlikelerini göz ardı etmek demektir.

Bir derenin yatağını kapatabilirsiniz ama o derenin havzasını ve doğanın suyu toplama düzenini ortadan kaldıramazsınız.

Kuruyan Dere Yatağı Güvenli Arazi Değildir

Belki de en tehlikeli yanılgımız, uzun yıllar boyunca kurumuş görünen dere yataklarının artık güvenli yerleşim alanları hâline geldiğini düşünmemiz.

Bir derenin elli, hatta yüz yıl boyunca büyük bir taşkın yaşamamış olması, gelecekte taşmayacağını kanıtlamaz.

Önce dere küçülür. Sonra yatağının çevresinde boş alanlar oluşur. Ardından bu alanlara yollar, otoparklar, siteler ve çok katlı binalar yapılır. Aradan yıllar geçer; yeni nesiller orada bir dere bulunduğunu dahi bilmez.

Ta ki havzaya olağanüstü yağış düşene kadar...

O gün meydana gelen su baskını, mutlaka yıllarca yeraltında birikmiş suyun yüzeye çıkması değildir. Yeni yağışların oluşturduğu akış, yetersiz veya tıkanmış kanallar ve değişen zemin koşulları, eski taşkın güzergâhlarını yeniden tehlikeli hâle getirebilir.

Doğanın uzun süre sessiz kalması, sonsuza kadar sessiz kalacağı anlamına gelmez.

Sel Felaketleri Yalnızca Doğal Afet Değildir

1957 Ankara seli, 2009 İstanbul Ayamama Deresi felaketi, 2020 Bursa Kestel seli, 2021 Kastamonu Bozkurt felaketi ve 2023 Şanlıurfa su baskınları...

Bunların her biri çok sayıda insanımızın hayatını kaybetmesine, yerleşim alanlarının büyük zarar görmesine neden oldu.

Elbette bütün bu felaketleri yalnızca üzeri kapatılan dere yataklarına bağlamak doğru olmaz. Ancak yanlış arazi kullanımı, yetersiz altyapı ve taşkın alanlarındaki yapılaşma, doğal olayların yıkıcı sonuçlarını ağırlaştırabiliyor.

Burada asıl sorulması gereken şudur:

Bir zamanlar suyun aktığı, taştığı ve biriktiği alanların yapılaşmaya açılmasına kim, hangi hesaplarla izin verdi?

Türkiye'deki en önemli sorunlardan biri, toprağın doğal özelliklerinden bağımsız biçimde ekonomik bir kazanç aracına dönüştürülmesidir.

Kent büyüdükçe arazi değerleniyor. Arazi değerlendiğinde geçmişte suyun aktığı alanlar bile yeni yapılaşma fırsatları olarak görülüyor.

İnsanların konut ihtiyacı elbette karşılanmalıdır. Ancak bu ihtiyaç, doğanın kanunlarını yok saymanın veya gelecek nesillerin güvenliğini tehlikeye atmanın gerekçesi olamaz.

Üstelik ortada son derece düşündürücü resmî tespitler var. Sayıştay'ın 2022 tarihli Taşkın Risk Yönetimi raporunda yer verilen kayıtlara göre, 2013–2020 yılları arasında dere yataklarının üzerinin usulsüz biçimde kapatıldığı 371 müdahale tespit edilmiş. Bunların 158'i belediyeler tarafından gerçekleştirilmiş.

Bu rakamlar, plansız şehirleşmenin ve denetim sorunlarının ne kadar ciddi boyutlara ulaşabildiğini gösteriyor.

İmar planındaki bir renk değişikliği, arazinin jeolojik ve hidrolojik özelliklerini değiştirmez.

Bugün bir dere yatağının imara açılmasıyla elde edilen ekonomik kazanç, yarın büyük bir sel felaketinin topluma yüklediği ağır bedelin yanında hiçbir anlam ifade etmeyebilir.

Teknoloji Doğayı Yenmek İçin Değil, Anlamak İçin Kullanılmalıdır

Günümüzde gelişmiş mühendislik yöntemleriyle devasa binalar, güçlü temeller, yeraltı kanalları ve modern altyapı sistemleri inşa edebiliyoruz.

Ancak bütün bunlar doğanın sınırsız biçimde kontrol edilebileceği anlamına gelmiyor.

Bundan yaklaşık beş asır önce Mimar Sinan, Büyükçekmece Köprüsü ve Mağlova Kemeri gibi eserlerinde zeminin özelliklerini, suyun akışını ve büyük taşkınların oluşturabileceği kuvvetleri dikkate alıyordu. Gerçek mimarlığın yalnızca sağlam yapılar inşa etmek değil, doğanın gücünü öngörerek onunla uyumlu eserler ortaya koymak olduğunu asırlar öncesinden gösteriyordu.

Bu öngörü yalnızca büyük köprülerde değil, geleneksel mimarimizin bazı konutlarında da görülüyordu. Dere kenarındaki kimi yapılarda yaşam alanlarının yüksek taş subasmanlar üzerine yerleştirilmesi, suyun bir gün yükselebileceğinin hesaba katıldığını gösteriyor. Kağıthane'deki tarihî Sâdâbâd su düzenlemelerinde taşkınlara karşı emniyet kapakları bulunması da bu anlayışın bir örneğidir. Bugün ise daha fazla kullanım alanı ve kazanç uğruna derin bodrum katları yapıyoruz. Ani sellerde ölümcül tuzaklara dönüşebilen bu alanlarda, 2023 Şanlıurfa felaketinde olduğu gibi, insanlar hayatlarını kaybedebiliyor. Atalarımız yaşam alanlarını sudan yükseltmeye çalışırken, biz onları suyun birikeceği derinliklere indiriyoruz.

Bugün ise bütün teknolojik imkânlarımıza rağmen, bazen kurumuş dere yataklarını güvenli inşaat alanları olarak görüyor, eski taşkın düzlüklerine devasa konut projeleri yapıyoruz.

Üstelik eski dere yataklarının yalnızca sel tehlikesi bulunmuyor.

Bu alanlarda birikmiş gevşek alüvyonlar ve yüksek yeraltı su seviyesi, uygun zemin koşullarında deprem sırasında sıvılaşma riskini de artırabiliyor. Her eski dere yatağında böyle bir tehlike bulunmasa da bu alanların ayrıntılı jeolojik incelemeler yapılmadan yapılaşmaya açılması ciddi riskler taşıyor.

Yani yanlış imar kararları, aynı alanı hem su baskınlarına hem de depremin yıkıcı etkilerine karşı daha savunmasız bırakabiliyor.

Milyonlarca liralık modern binalar inşa etmek, onların üzerinde yükseldiği toprağın geçmişini değiştirmiyor.

Doğanın Hafızasını Yeniden Hatırlamalıyız

Dünyanın birçok şehrinde artık üzeri kapatılmış dereler yeniden gün yüzüne çıkarılıyor. Doğal taşkın alanları korunuyor, beton kanalların yerine yeşil koridorlar ve yağmur suyunu kontrol eden sistemler oluşturuluyor.

Türkiye'de de bütün büyük şehirlerin tarihî dere yatakları yeniden haritalandırılmalı, üzerleri kapatılan su yollarının kapasiteleri incelenmeli, eski taşkın alanları ve zemin özellikleri imar kararlarında belirleyici olmalıdır.

Şehirlerimizi yalnızca bugünün ekonomik ihtiyaçlarına göre değil, geçmişin coğrafi hafızasını ve gelecek nesillerin güvenliğini esas alarak planlamalıyız.

Çünkü doğanın hafızası, bizim belediye arşivlerimizden çok daha eskidir.

Bugün üzerinde yaşadığımız büyük şehirlerin altında yalnızca beton, demir ve altyapı hatları bulunmuyor. Orada geçmişin dereleri, unutulmuş vadiler ve binlerce yıllık doğal su yolları da var.

Biz onların üzerini kapattık diye onlar tarihten silinmiyor.

Allah'ın yarattığı tabiat düzeni, insanların imar planlarına veya ekonomik beklentilerine göre işlemiyor. İnsanoğlu gelişmiş teknolojisiyle çok şey başarabilir. Ama ne suyun döngüsünü ortadan kaldırabilir ne yerçekimini değiştirebilir ne de bir havzanın binlerce yılda oluşmuş bütün özelliklerini belediye kararıyla silebilir.

Bazen yıllarca sessiz kalan bir dere, birkaç saatlik yağışla bize unuttuğumuz gerçeği yeniden hatırlatır.

O zaman milyonluk konutların, devasa beton yapıların ve kusursuz olduğuna inandığımız mühendislik sistemlerinin bile ne kadar kırılgan olabileceğini görürüz.

Doğa intikam almaz; kendi kanunları içerisinde işlemeye devam eder. Bizim hatalarımız ise bu doğal süreçleri felakete dönüştürebilir.

Bu yüzden kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Biz gerçekten derelerimizi mi kaybettik, yoksa derelerimizi kaybederken aklımızı ve geleceğimizi de mi tehlikeye attık?

Atalarımızın çok güzel bir sözü vardır:

Su akar, yolunu bulur.

Evet, su çoğu zaman yolunu bulur.

Asıl mesele, su kendi yolunu yeniden bulmaya çalıştığında, bizim onun önüne ne inşa etmiş olduğumuzdur.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya