
Hacı Ali Bozdam, duruşu olan biriydi. Rüzgâra, mevki-makama, menfaate göre değişen, eğilen tiplerden değildi. Bu yönüyle de hepimizin ağabeyi, bir Anadolu Alp’i, Alpereniydi. Çumra-Üçhüyük’te 1935’lerde başlayan hayat yolculuğunu, köyde, şehirde, yurtdışında hep kültürel asaletle donanmış olarak sürdürmüştü. Mevki, makam, rütbe sahibi değildi. İlkokul mezunuydu. Ama Anadolu irfanını almış, özümsemişti. Bu farklı bir şeydi. Şimdilerde mahiyetini bilmediğimiz bir hasretle özlediğimiz ama okulların, medyanın insanımıza kazandıramadığı bir özellikti. Ona sanki, Selçuklu-Osmanlı değerler damarı intikal etmişti. Yozlaştırıcı batılılaşma çabalarının silemediği öz, cumhuriyet devrinde üzerine yansımıştı. Dostluğu, akrabalığı, arkadaşlığı güven verirdi. Dost bildiklerini, elde edeceği dünyalıklar uğrunda satmazdı. Anlatımdaki acemilik, mahiyetin derinliği altında ezilse de en azından ima edebilse başarı kazanacaktır.
Hacı Ağabey’le yarım asrı bulan arkadaşlığımız oldu. İlk ne zaman ve nerede tanıdığımı düşünüyorum. O evini 1969’da köyden Konya’ya taşıyıp hemen ertesi günü Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Yıllar süren gurbetçilikten sonra, Konya Çarşısındaki Mecidiye Han’da ticarethanesini açtı. Tanışmadan önce, Almanya’daki bazı gayretleriyle ilgili hatıralarını dinlemiştim. O, duruş samimiyetini, yurt dışı işçilik döneminde de göstermişti. Kültür şoku karşısında savrulan insanlarımızı koruma kaygısı, asildi. Çok sonra dinlediğimde anlattıkları gerçekten çarpıcı şeylerdi. Hazırlanmadan, bilgilendirmeden, köylerden, kasabalardan giden işçilerimizin sahipsiz kalışları, yozlaşmalar, “Alamanya” batakhanelerinde boğulmalar ayrı bir iç sızısıydı. “Din ü devlet, mülk ü millet” anlayışından gelen toplum; çevre değiştiğinde, devleti, din ve değerleri dışlayıp insanına veremediği dönemlerde, gelenekten getirdiklerini, sürdüremeyebiliyordu. Dünyevileşmiş, her şeyi maddileşmiş Avrupa’da, işçi yurtlarına doldurulan Anadolu çocuklarının kültür çatışmasında değişik hallerine şahit olmuştu. Büyük aileden gelen anlayışla, evi-eşi, çocukları, büyükleri olan bir adamın; sadece para kazanan, harcayan ferdi hali ürküntü vericiydi. İhtiyaçlarını karşılama tarzları tarzancaydı. Yumurta almak isteyenin tavuk sesi, et almak isteyenin öküz mülemesiyle ihtiyaç gidermesi kınanmamalıydı. Bu hal, bir çeşit sahipsiz, dil bilmeyen gurbetçinin, hayatta kalmak için çözüm üretme tarzıydı. Ama işçi yurtlarına getirilen Alman fahişeler önünde baba ile oğulun sıraya girmesi, anlaşılabilir gibi değildi. Hacı Ali Ağabey, sel önünden kapabildiklerini çekmeye, orada tanıdığı arkadaşlarını korumaya gayret etmişti. Zira kendini görevli hissediyordu. Kızıl Elması olan, İlayıkelimetullah idealini unutmayan bir işçi, gurbetçiydi.
İlk görüşmemiz, Mecidiye Hanı’ndaki kumaşçı dükkânında olmuştu. Almanya’dan dönüp Konya merkezde iş kurdukları yetmişli yıllardı. Kardeşlerini, kayın biraderini, sonra yeğen ve çocuklarını çevresinde toplamış koruyucu bir aile büyüğü idi. Dağıtmak, bozmak kolaydı. Hacı Abi, topluyor, birleştiriyor; işe, hayra yönlendiriyordu. O kumaş mağazası, şimdi yakınları elinde, birçok iş yeri ve yüzlerce kişinin çalıştığı dikim fabrikasının çekirdeği oldu. O, akrabalarını ve arkadaşlarını her şeyin üstünde tutuyordu. Gönül bağının sihirli koruyuculuğunu, fiiliyata geçirenlerdendi.
KOMAN VURUN
Fedakârlıkta sınır yoktu. Kendisi gibi, bir küçüğü olan kardeşi de Almanya’da işçi idi. Yalnız kardeşi, Konya’da izinli iken, hasımlar tarafından ruhsatsız tabanca gibi bir konuyla emniyete şikâyet edilmişti. Hacı Ağabey’in Çimenlik’teki o bahçeli tek katlı evi, yakınlarının buluşma yeriydi. Dar sokağın kıyısındaki evler de yakınlarının mekânlarıydı. Onları, mahallede bir araya getirmişti. Onun için iyi havalarda bahçede yakınlarını toplar birlikte yer sofrasına otururlardı. Böyle bir anda yemek yerken, bahçe kapısını dört polis vurur. Polisler, İbrahim Bozdam’ı görmek istemektedirler. O da sofradan kalkıp, “Benim, buyurun” der. Polisler, “Hakkında şikâyet var. Seni emniyete götüreceğiz” deyince Hacı Ağabey’de şafak atar. İbrahim’in izni bitmek üzeredir. Tutuklu kalması, Almanya’ya gitme ve iş imkânının öldürülmesi anlamına gelmektedir. İbrahim’in kaçırılması, polisin oyalanması gerekmektedir. İçlerinden biri polislere, “Arama emriniz var mı?” diye sorar. Cevap, kanun adamına hiç yakışmayacak şekildedir. Polis, savcılık arama emri yerine, belindeki tabancayı gösterir. Anlaşılan kanun, silahtır. Silahlı olana boyun eğilmesi istenmektedir. Bu anda beklenmedik bir şey olur. Hacı Abi, İbrahim’e, “Kaç” derken polisler için de “Vurun, koman” der. Sofradakiler polisleri avludan dışarı atarlar. Bu arada İbrahim, çoktan çıkıp, Almanya yolunu tutmuştur.
Ama bundan sonrası çileli olur. Polisler sonra, Hacı Ali Bozdam, eşi Bahriye Abla, çocukları, yakınları dahil tutuklama emriyle gelirler. Devlet, ne de olsa baş tacıdır. İbrahim, gittiği için ilk risk atlatılmıştır. Toptan iki gün nezarette yatarlar. Ama polis, baştan arama emri olmadığı, baskın niteliğinde bir tavır içinde olduğu için serbest bırakılırlar. Yeri geldiğinde kardeş, yakın adına fedakârlık gerekmektedir. O da Hacı Ağabey’in asli tavrıdır.
VERDİM GİTTİ
Yakınları gözünde, ata konumundadır. Yeğeni Nuh Dede, geçmiş hasretiyle anlattı. Büyük kızına dünürcü gelmektedir. Dünürcüler, ısrarcıdır. Tabi il müdürlüğü yapan baba, oğluna Nuh’un kızını almak istemektedir. O da kızı vermekten yana değildir. Baba düzgün biri olsa da damat adayını gözü tutmamıştır. Arada alkol alan birine kızını vermeye razı değildir. Bir gün yine eve gelmek üzere haber gönderirler. Nuh, ceketini alır hanımına da sıkıca tembih eder. “Ben gidiyorum. Sen de onları içeri alma.” Bıçkın adamdır. Ceketini giyip çıkar gider. Yalnız eşi, son derece sıkıntılı vaziyette kalmıştır. Aile, bildikleri bir ailedir. Kızın da kendisinin de işin olmasına gönlü vardır. Ama herifin buyruğu açıktır. İşin içinden nasıl çıkacak, bunalır. İlk aklına gelen çözüm, Hacı Ağabey’e müracaat olur. Hemen telefon eder: “Hacı Abi, yetiş!” O da “geleceğim” der. Geldiğinde dünürler evdedir. Konuşurlar. Koyu, uzun bir sohbet başlar. Yenilir, içilir. Bu arada gece yarısı geçmiştir. 01.30’da kapı açılır. Nuh, misafirler gitsin diye çok geç eve dönmüştür. Ama kapıyı açınca karşısında Hacı Ağabey’i ve kız istemeye gelenleri görür. Daha içeriye girerken karşıda oturan Hacı Ağabey, “Nuh, kızı verdim gitti!” der. Nuh, çarnaçar aile büyüğüne karşı boynunu büker: “Sen, nasıl münasip gördüysen” der. Sonra nişan, düğün yapılır. Torunları olur.
Dinledikten sonra Nuh Dede’ye, “Şimdi nasıllar?” diye sordum. “Çok iyi” dedi. Damat, alkolü bırakmış, evine, yuvasına sadık biri olmuş. Sevgiyle saygının, onaramayacağı yara yoktur herhalde.
DÜŞENLERİN DOSTU
Yetmişli yıllar, Konya’dan gazetecilik yapmak üzere İstanbul’a gitmiştim. Yaklaşık iki yıl sonra, öğretmen olarak 1977 sonunda döndüğümde, Hacı Abi’nin yeri daha doldurulamaz gözüküyordu. Candan kardeş-arkadaş olduğumuz insanlar ayrılmış, ortak buluşma yeri olan dernek, kaynaştırıcı özelliğini yitirmişti. O dönem, Hacı Ağabey, teşkilattan atılan arkadaşların adeta hamisiydi. Gönül dostu ve çok sevdiği Necmettin Erişen için her fedakârlığı yapıyordu. Bu yüzden, kendisine ulaşan dolaylı, dolaysız tehditlere, ehemmiyet vermiyordu. Mecidiye Hanı’ndaki işyerine vardığımda, bel bağladığı teşkilattan ayrıldıktan sonra adeta dünyada yapayalnız kalmış bir başka değerli ağabeye nasıl sahip çıktıklarını dinlemiştim. Gerçekten o, sahip çıkılması gereken eli kalem tutan, zihni fikir üreten bir aydındı. Onun düğün dernek işleriyle uğraşmışlar, yeni bir yuvanın kurulmasında pay sahibi olmuşlardı. İşyerinde küçük kardeşinin, düğün/gerdek sonrası görüşmeleri, biraz da muzipçe anlatışı, zihnimde yer etmişti.
Bozdam’ın, insani duruşu devam ediyordu. Belki kırık dökük olacak ama Hacı Ali Ağabey’le ilgili hatıralar, sis perdesi gerilerinden yakalanabilir mi? Olduğu kadarıyla gayret etmek gerekiyor. Hafızaların tökezlediği yerlerde, büyüklerin affına sığınma kaydıyla tabi.
NEVZAT VE NURETTİN’LERLE EV ARKADAŞLIĞI
Konya merkezdeki Endüstri Meslek Lisesi ve Teknik Lise öğretmenliği dönemi, Hacı Ali Ağabey’le ilişkimizi biraz daha artırmıştı. Lalebahçe tarafındaki kiralık evden sonra Mevlâna’ya yakın merkezde bir ev tutmuştuk. İki katlı binanın üst katında kalıyordum. Tabi orada yalnızdım. Hacı Abi, yanıma Konya’da okuyan talebelerden Nevzat Bozdam, Fevzi, Nurettin Sandal’ı can yoldaşı olarak verdi. Beraber kalıyor, birlikte yiyip-içiyorduk. İkisi Hacı Ağabey’in yeğeni; Nurettin, evinde iki yıl kadar misafir ettiği bir arkadaşının oğluydu. Gençlerle görev dışı zamanlarda evde buluşuyorduk. Yemek yapma konusunda pek becerikli değildim. Ama bu tür işleri, yapmak gerekiyordu. Bir gün, evimizi ziyarete polis emeklisi Ragıp Kuzu’yla birlikte geldiler. Mutfaktaydım. Çıkarak kapıda karşıladım. Onları görünce sevindim. Ayağımda, paçaları yukarıya kıvırınca sert duran bir pantolon vardı. Onların yanında kıvrılmış kalmasını saygısızlık görerek aşağı indirdim. Tabi o sıra pantolon kıvrımında biriken soğan dilimleri yere dökülüverdi. Demek, doğradığım soğanların bir kısmı, tencere yerine paçamda toplanmıştı. Mahcubiyet, gülüşmelere karıştı.
Bu evden hatırımda kalan bir olay, alt kattaki komşunun şikâyetiydi. “Mutfağın üzeri akıyor, bir görmelisiniz” dediklerinde, alt kattaki komşu evine ilk defa girdim. Komşunun mutfağı, bizim tuvaletin altındaymış. Durum, gerçekten feciydi. Tuvalet gider borusu çıkıntısı altına bağlananlar kâr etmemişti. Mutfak üzerine akıntı devam ediyordu. Ev eskiydi. Bir aile mutfağı üstüne böylesine akıntı, kabul edilebilir durum değildi. Artık evin tuvaletini, tamir ettirinceye kadar kullanmadık. Bereket ki ev, çarşı merkezindeydi. Onun için ihtiyaç halinde, Mevlâna civarına çıkıyor umumi yerlere gidiyorduk. Hacı Abi’nin yeğenleri, iyi çocuklardı. Vaziyete herkes katlandı. Buradaki ev arkadaşlığımız çok uzun sürmese de iyi geçti. Zira benim, İstanbul’da gazeteci iken yabancı şubeden geriye bıraktırdığım askerlik görevi vakti, gelip geçmişti. Onun için Meslek Lisesi öğretmeni iken, askere gitmek üzere ayrılmam gerekti.
Devam Edecek....