TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN MEDİNE ANAYASASI MODELI ÖNERILIYOR
MAKALE
Paylaş
28.01.2026 16:46
73 okunma
Seyithan Kaya

Medine Vesikası; Medine’deki farklı dinî, siyasî ve etnik grupların katılımıyla hazırlanan, Hz. Peygamber’in devlet başkanlığında birlikte yaşamayı öngören siyasî-hukukî belge.

“Medine Vesikası”, Hz. Peygamber (sav)’in, Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra, yeni kurulan İslam devletinin anayasası.

Bu vesika, dünyanın ilk yazılı anayasası olarak kabul edildiği için, hukuk tarihi açısından özel bir öneme sahiptir.

Modern çağ yâda dijital çağ dediğimiz ve yapay zekânın hayatımıza hâkim olmaya başladığı bu günlerde bile, beraber ve bir arada yaşamaya çalışan toplumlar,  dinî, siyasî ve etnik grupların arsında ki; sorunları, çatışmaları, kavgaları çözmek için çeşitli beşeri modeller denedi. Ama yinede savaşların, çatışmaların, kan ve gözyaşının önüne geçemediler. Yani bu sistemler ve modeller insanlığın derdine çare olmadı.

İşte böyle bir ortamda insanlar çareler ve çözümler aramaya devam ederken baştan batılı siyasiler, düşünürler ve bilim adamları olmak özere, farklı dini inanç, kültür ve  etnisite ye mensup çok sayıda insan,  farklı inanç ve ırktan insanları savaşsız, çatışmasız barış içerisinde bir arada yaşatmak, yani toplumsal barışı sağlanması için Medine sözleşmesini model olarak öneriyor.

Kısacası, İnsanlık bilgi ve teknoloji açısında bu kadar zirvede olduğu bir dönmede bile insanlığa huzur ve refah getiremedi.

Beşeri sistemler sonuç vermeyince, İnsanoğlu Bin dört yüz küsur yıl öncesine giderek, İslam’ın beşeriyete sunduğu reçeteye sığınıyor ve dolaysıyla referans almak zorunda kalıyor.

Peki, Medine sözleşmesi ya da Anayasası dediğimiz ve günümüzde referans almak istenilen bu belge on beş asır önce,  farklı unsurları barış ve huzur içinde nasıl bir arada tutabiliyordu?

Şimdi ona bakkalım;

Vahi’nin geldiği ilk yılarında Hz. Muhammed (sav), yakın çevresinden birkaç kişi dışında iman eden olmamıştı.

Zamanla iman edenlerin sayısı artıkça bu sefer de çeşitli engellemeler ve ağır baskılarla karşılaşmıştı. On üç yıllık Mekke hayatında iman edenlerin sayısı sınırlı kalmıştı.

İman edenlere karşı da çekilmez ve korkunç yaptırımlar uygulanıyor ve yaşam hakkı tanımıyorlardı.

Hz. Peygamber (sav) ve Müslümanlar için Mekke dışına bir yere gitmek,  güvenilir bir ortam bulmaktan başka seçenek kalmayınca, önce Habeşistan’a (iki defa), sonra da Medine’ye hicret etmek zorunda kaldılar.

Medine ye hicret etmeye vesile olan ve başlangıç noktasını teşkil eden olay; Hicretten önce Hz. Peygamber’in hac amacıyla Mekke’ye gelen Evs ve Hazrec kabileleri mensuplarıyla gerçekleştirdiği Akabe biatleri sonucunda vuku bulmuştu.

Peygamberimiz (s.a.v.) Medine ye hicret etiği dönemde Mekke ve Medine’nin siyası durumu şöyleydi;

Mekke ticari, siyasi ve dini bir yerleşim merkeziydi.  Kâ'be ile büyük ve köklü Arap kabilelerinin Mekke’de oluşu, bu şehri fazlasıyla önemli bir konuma getirmişti. Bundan dolayı siyasi ve idari açıdan da iyi örgütlenmiş. Kabilelerden oluşan bir konfederasyon görünümündeydi.

 Mekke de birlik güçlü kabileler tarafından sağlanıyordu. Ancak Medine bu anlamda böyle bir birlikten yoksundu.

Çünkü Mekke’de Kureyş kabilesi siyasi birliği sağlarken, Medine’de başta Evs ve Hazreç ile bu iki Arap kabilesinin müttefikleri Yahudi kabileler (Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza) arasındaki bitmez tükenmez savaş ve çekişmeler, siyasi birliğin sağlanmasına bir türlü imkân vermiyordu.

İşte Peygamber (sav), böylesine siyasi birliğe muhtaç bir kabileler topluluğu olan Medine’de din ve hukuk temelinde yepyeni ve o günkü Araplar arasında hayli garip bir siyasi birlik kurmaya muvaffak oldu.

Müslümanların Medine’de yerleşmesi ile burada yepyeni bir siyasal birliğin kurulmasına geniş ölçüde yardımcı oldu.

Ortak savunmanın olmadığı Medine’de her kabile kendi imkânlar ile birer hisar inşa etmişti. Her bir kabilenin ortak savunma masrafları öreğin Yahudiler  -Yahudilere özgü olmak üzere- bir halk sandığı tarafından karşılanıyordu.

Arap kabileleri ise “kan diyetlerinin karşılanması amacıyla bir tür sosyal sigorta sandığı kurmuşlardı.

Kabileler arasındaki ilişkileri düzenleyen yazılı bir hukuk ta yoktu. İhtilaflar çoğunlukla örfi teamüller esas alınarak ve hakemler tarafından çözülürdü.

Örfi teamüller de Çoğunlukla güçlülerin kararlarına dayandığı için adaletsizliklerin sürüp gitmesine yol açıyordu.

Medine de Arapların eğitim seviyesi ve okuma-yazma oranları Yahudilerden hayli düşüktü, ayrıca; Yahudi kabileleri ekonomik alanda Araplardan daha üstündü ve ziraat, ticaret, demircilik, silâh yapımı, dokumacılık, kuyumculuk gibi meslekler onların ellerinde olduğu için Yahudiler karşısında ezik duygular içindeydiler.

Araplar ve Yahudiler arasında çatışma olduğu gibi Arap kabileleri kendi aralarında ve Yahudi kabileleri de kendi aralarında savaşıp duruyorlardı.

Yahudi Kaynuka oğullarının çoğunluğu, Arap olan Hazreçliler'in müttefiki, Nadiroğulları ve Kurayza oğullarının çoğunluğu da Arap kabilesi Evsliler’in müttefiki idiler.

Ancak asıl büyük savaşlar iki Arap kabilesi Evs ve Hazreç arasında sürüyordu.  “Buas” adını verdikleri bu şiddetli savaşların yüz yirmi yıl sürmüştür..

Hicret günlerinde, Medineliler, merkezî bir otoritenin bu çatışmalara bir son vereceğini düşünmeye başladılar ve hatta Abdullah ibn Ubeyy’i başlarına kral yapmak istediler. Ancak buda mümkün olmadı.

Medine’nin merkezî bir siyasi otoriteden yoksun olması ile sürüp giden şiddetli savaşlar, Peygamber (sav)’in buraya gelişini kolaylaştırmıştı.

Medine’ye gelir gelmez Peygamber (sav)’in ilk yaptığı işlerden biri, yeni gelen muhacirleri yerleştirmek, onların ve ailelerinin gündelik (rutin) ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirleri almak oldu.

Bu amaçla Medineli Müslümanlar (Ensar) ile Mekkeli Müslümanlar (Muhacirler) arasında sosyal ve ekonomik bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis etti.

Buna “muâhât=kardeşleşme” adı verildi.

Öyle ki kardeşleşme, aralarında kan, akrabalık ve kabile bağ olmadığı halde onları birbirine mirasçı bile kıldı.

Gelen her bir aileyi, Medineli bir aile yanına alıyor, zirai ve ticari hayatına, ev geçimine ortak kılıyordu.

Bir ara Ensar, sahip oldukları hurmalıklarını da Muhacirlerle bölüşmek istedi. Ancak, Peygamber (sav), bunun yerine zirai ortaklık yapmalarını teklif etti ve “Sulama işini Muhacirler üzerine alsın, sonra aranızda ürünü bölüşün.” dedi.

Yine de Ensar, Muhacirleri birer ev sahibi yapmak için arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlasını onlara hibe ettiler.

Daha sonraları kardeşleşme sürmüş, ancak bu din kardeşliğinin mirasa ait hükmü Bedir harbinden sonra değiştirilerek Enfal süresinin 75. Ayet-ı kerimesi ile miras, akrabaya ait olmuştur.

Hicret’le birlikte ve bu gelişmelerden sonra Medine’de üç ana toplumsal blok ortaya çıkmış oldu:

Müslümanlar,

Yahudiler ve

Müşrik Araplar.

Müslüman blok, Mekkeli Muhacirler ve Medineli Evs ve Hazreç’li Ensar’dan müteşekkildi.

Medineliler geleneksel kabile hayatında, toplumsal örgütlenme kan ve akrabalık bağına dayalı iken, ilk defa coğrafî, etnik ve kültürel kökeni tamamen birbirinden farklı insanlar bir araya gelerek kendilerini ayrı bir sosyal blok (camia) olarak tanımlıyorlardı.

Sonraları buna Romalı Süheyl, İranlı Selman, Kürt Caban (Gavan)vb. eklenecekti. Nitekim Medine Vesikası’nın 2. maddesi bu sosyal bloğu din ve hukuk temelinde “diğer insanlardan ayrı bir ümmet” olarak zikredecektir.

Ancak kuşkusuz Medine, Müslümanlardan ibaret değildi. Onun kadim sakinleri Yahudiler ve Müslümanlığı kabul etmemiş Araplar da vardı.

İşte Hz. Muhammed (sav)'in önünde bütün bu sosyal blokları anlaştırıp birleştirmek ve bir arada yaşamanın formülünü bulmak gibi önemli bir sorun vardı

Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed (sav), Medine’nin sosyal, dinî ve demografik yapısını ortaya çıkarmakla işe başladı. Ve bu amaçla, o günkü gelenekler için hayli yabancı olan bir teşebbüse girişerek nüfus sayımı yaptırdı.

Medine Vesikası gibi bu ilk nüfus sayımının yapılması ve şehir sakinlerinin tek tek (erkek, kadın, çocuk, yaşlı) bir deftere yazılmasına da ilk defa rastlanıyor,

Nüfus sayımı sonucunda Medine’de 10.000 kişinin yaşadığı, bunlardan;

1.500’ünün Müslüman,

4.000’nin Yahudi ve

4.500’ünün Müşrik Arap olduğu anlaşılmıştı.

Peygamber (sav), ikinci bir adım attı, Medine’nin doğal şehir sınırlarını tayin etti ve dört bir köşeye birer işaret koyarak bir “Site-Devlet”in toprağını belirlemiş oldu ki, bu sınırlar içinde kalan bölge Vesika’nın 39. maddesinde “Yesrib (Medine) vadisi içindeki alan (cevf), korunmuş (haram)” olarak yer alacaktır.

Tabiatıyla Müslümanlar bu teşebbüsten memnundular, Yahudiler de bu sosyal ve siyasal organizasyondan memnun görünüyorlardı; ancak Medineli Müşrikler (Puta tapanlar), huzursuzdular, geleceklerini tehdit altında görüyorlardı.

Bunun nedenini anlamak zor değildi; çünkü Peygamber (sav) ve arkadaşları Mekkeli Müşriklerin tahammülsüz baskılarına dayanamayarak hicret etmek zorunda kalmışlardı.

Onun diğer Müşriklerle arasının iyi olacağı düşünülemezdi. Kaldı ki, hicretin hemen ardından, Mekke’den Kureyş’in Müslümanların peşini bırakmayacağı ve yakın bir gelecekte Medine üzerine bir sefer düzenleyeceği yolunda haberler gelmeye başlamıştı.

Böyle bir çatışma ortamında Medineli müşriklerin durumu ne olacaktı?

Kureyş, onlara “Niçin Muhammed’i kabul ettiniz?” diye çıkışmaz veya muhtemel bir karşılaşmadan önce Müslümanlarla aralarında bir çatışma çıkmaz mıydı? Ortada fiili bir durum vardı. Böyle bir konjonktürde nasıl bir arada yaşanacaktı?

Hz. Muhammed (sav), bir yandan hicret eden Mekkelilerin yerleştirilmesi ve yeni çevreye intibaklarıyla uğraşırken, diğer yandan Yahudi ve Müşrik Araplara güven vermeye çalışıyor, niyetinin Medine üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak olmayıp yeni dinî cemaatinin güven içinde yaşamasını ve dinlerini yayma imkânlarını sağlamak olduğunu söylüyordu.

Esasında daha Mekke’de inen vahiylerde geçerli bir politika olarak

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun, 109/6)

İlkesi benimsenmişti.

Ancak Kureyş, bu çok dinli çoğulcu projeyi reddedip Peygambere (sav) dini tebliğinde engeller çıkarmış, Müslüman olmak isteyenlere ağır baskılar ve işkenceler uygulamıştı.

Dolayısıyla Peygamber (sav)'in izlediği stratejide hiçbir değişiklik yapmak gerekmezdi. Bu durumda Medine’deki hayatı, Mekke’de inen vahyin toplumsal, hukuki ve kurumsal düzeyde bir açılımı, Mekke’deki vizyonun Medine pratiğine taşınması olacaktı; nitekim öyle oldu.

Yani dinî ve hukuki özerklik temelinde çoğulcu bir toplumsal projeyi hayata geçirerek, herkese ve her topluluğa bir arada yaşamanın mümkün yollarını göstermek.

Elbette dinî tebliğ devam edecekti; ama hiç kimse zor ve baskı altına alınarak başka bir dine girmeye mecbur edilmeyecek, din değiştirenler Mekke’de olduğu gibi herhangi bir engelle karşılaşmayacaktı.

Medine’ye gelişten sonra önce Medineli Ensar ile Mekke’den gelen Muhacir ailelerin başkanlarının (Nakib) katıldığı büyük bir meclis toplandı ve muhtemelen yukarıda sözünü ettiğimiz kardeşleşmenin hukukî temelini oluşturan hükümler görüşüldü.

İşte Medine Vesikası’nın ilk yirmi üç maddesi, bu toplantıda tespit edilmiş olup yeni Müslüman bloğun sosyal ve hukukî ilişkilerini yazılı hükümlere bağlamaktadır.

Bu iş tamamlandıktan sonra, Hz. Muhammed (sav), Müslüman bloğun liderleriyle olduğu kadar, Müslüman olmayan Medineli diğer sosyal blok temsilcileriyle de durumu istişare etti.

Burada şunu da ifade edelim; Özellikle İkinci Akabe Batı’na katılan yetmiş beş kişiden on iki reisin seçilmesi ve bunların başına Hz. Peygamber tarafından Es‘ad b. Zürâre’nin getirilmesi ilerideki siyasî-idarî teşkilatlanmanın çekirdeğini teşkil etti. Buda Medine de ki Devletleşme  sürecine ivme kazandırdı ve kolaylaştırdı..

Hepsi Enes’in evinde toplanarak yeni bir “Şehir Devlet” yapısını ortaya çıkaran temel ilkeler üzerinde anlaştılar.

Bu yeni “devletin anayasası” yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki bu metin şu anda elimizde bulunan Vesika’dır.

Bu da gösteriyor ki, Vesika karşılıklı görüşmeler sonucunda ve bir toplumsal mutabakatla ortaya çıkmıştır. Mutabakatla bu kararlar alınmasaydı bu anlaşma gerçekleşmezdi zira o sırada Müslümanların sayısı toplam nüfusun yedide birini teşkil etmekteydi. Kendisinden sayıca ve silahça daha güçlü kimselere kabul ettirmesi düşünülemez.

Burada, Hz. Peygamber’in taraflar arasındaki anlaşmazlıklarda son yargı mercii ve ordu kumandanı olarak kabul edilmesi onun Medine toplumundaki yerinin güçlü kabul edildiğini göstermektedir.

Burada şunu da ifa edelim ki; Aslında bu insan hakları beyannamesi olan Medine anayasası dışında insan haklarını ilan eden önemli bir belge de, Peygamberimizin Veda hacındaki hutbesidir.

İnsanın hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkının olduğunu ‘İnsanlığın İftihar Tablosu' o mübarek sesini yükselterek âleme şöyle duyuruyordu;

"Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur."

Evet, Bu insan hakları dokunulmaz ve aynı zamanda mukaddes olduğu beyan eden bu Vesika'da olduğu Aynı hakikatler başka bir dille, başka bir anlatma üslûbu ve edası ile Veda Hutbesinde tekrar ediliyor.

Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasında yaklaşık on yıl var. Demek bu on yılda bir çizgi değişikliği yok.

Hitabın "Ey insanlar!" diye başlaması, ilgili hükümlerin inanan-inanmayan herkesi kapsadığı gösterir ve evrensel insanî değerler olduğunu ilân eden bu muazzam tebliğ Medine Anayasanda şekil bulur.

Muhammed Hamdullah “bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özellik” ve ayrıcalığına da sahiptir demektedir.

Bu yazının bir köşe yazısı olması hasebiyle konuyu derinlemesine irdelemek imkânı olmadığından vesikanın bir özetini vererek yazıya bitirelim.

Medine sözleşmesini şöyle özetleyebiliriz; 

Medine Sözleşmesi, Hz. Muhammed'in Medine'de farklı topluluklar arasında barış ve adalet sağlamak amacıyla oluşturduğu tarihi bir antlaşmadır.

Bu belge, İslam'ın ilk yazılı anayasası olarak kabul edilir ve sosyal uyumun temellerini atmıştır.

Sözleşme, çeşitli din ve kabilelerden oluşan toplulukların haklarını güvence altına alarak, ortak yaşamı düzenlemeyi amaçlamıştır.

Bu sözleşme büyük bir öneme sahiptir. Peygamberimizin dehasını ve büyüklüğünü göstermektedir. Hz. Muhammed, Allah'ın öğrettiği gibi insanların sorunlarını ve değerlerini gözeterek sosyal bir toplum oluşturmuştur.

Antlaşma, Hz. Muhammed, Yahudileri, Müslümanları, diğer grupları ve şehrin ileri gelen aileleri ile kabilelerini içermekteydi.

Medine'de bulunan Hazrec ve Evs kabileleri arasında yaşanan iç çatışmalara son vermek ve şehirde yaşayan Yahudi, Müslüman ve diğer toplulukları “Ümmet” adlı tek çatı altında toplamak amacıyla düzenlenmiştir.

Her bir gruba sorumluluk ve haklar verilmiştir. Antlaşmanın düzenlenme amacı, hangi dine mensup olursa olsun, şehirde bulunan toplulukların özgürce ve huzur içerisinde yaşamasını sağlamaktır.

Sözleşmenin öne çıkan maddeleri şöyle sıralayabiliriz;

• Müslüman ve Yahudi topluluklar barış içerisinde yaşayacaklardır.

• Şehrin dışından gelen saldırılarda, hep birlikte savunma yapılacaktır.

• Yahudiler dinlerinde serbest olacaklardır.

• İki taraftan birinin, üçüncü bir tarafla olan anlaşmazlığında diğer taraf yanında yer alacaktır.

• Yahudiler ve Müslümanlar arasında olacak anlaşmazlıklarda, Hz. Muhammed hakem olarak kabul edilecektir.

• Her topluluk kendine ait bölgeden sorumlu olacaktır.

• Çıkacak bütün anlaşmazlıklar Allah'a ve Resul'üne sunulacaktır.

Antlaşmanın çoğu maddesi herkese eşit olarak adalet sağlanmasını öngörüyordu. Bu anayasa, adalet götürme ve adli işlerin idare edilmesi konularında devrim yapmıştır.

 Adalette yetkiler kişilerden alınıp merkezi idareye bağlanmıştır. Artık kabileler içinde suçlular cezalandırılmayacak, her şey merkezi idarenin elinde olacaktır. Suçlular ve mağdurlar merkezi idare tarafından değerlendirilecekti.

Bütün mümin kişiler suç işleyenlere karşı merkezi idareye yardım etmekle mükellef kılınmıştır.

Yahudilerin topluluğa girme nedeni de zaten herkesin eşit muamele görmesidir.

 Kabile reislerinin otoritesi alınmış, merkezi idare kişilerde adaletin olduğu duygusunu uyandırmıştır.

Antlaşma, sosyal bloklar açısından “hâkimiyet” değil “katılım” temelinde bir toplumsal projeyi öngörmüştür.

Antlaşmada suçun şahsiliği konusunda vurgular yapılmış, hiçbir günah başkasına yüklenemez denilmiştir.

Antlaşma, savaşta esir düşenlerin, ölüm ya da yaralama hallerinde diyet ödeyebilmek için bir sigorta kurumu öngörmüştür. Artık Müslümanlar kendi aralarında değil, kabileler arasında da paylaşım kabul edilmiştir.

Antlaşma, din, dil ve ırk gözetmeksizin herkesi eşit bir şekilde vatandaş olarak kabul etmiştir. Savaş durumunda herkesin kendi giderini karşılaması gerektiği kabul edilmiştir.

Antlaşmadan önce dağınık bir yerleşim olması sebebiyle, şehrin sınırları belirlenmiştir. Medine merkezin ve ovasının sınırları bu şekilde belirlenmiştir.

Antlaşma herkese din özgürlüğü getirmiştir. Yahudilerin kendi dinlerine göre muhakeme edilebilmesinin önü açılmıştır.

Bazı maddelerde ise Allah korkusu ve toplum hayatındaki rolü üzerinde durulmuştur. Takvanın adaletin temeli olduğu konusu üzerinde açık ifadeler konmuştur. Takvanın en üstü kanunlara itaat etmektir denmiştir.

Antlaşma, Müslümanların birbirlerine yardımcı olmakla mükellef olduğunu ifade etmektedir. Müminlerin kardeşliğine değinilmiş, müminlerin suçluları korumaması gerektiği belirtilmiştir.

Özetin özeti; Vesika Medine’de yaşayan dinî, siyasî ve etnik grupların iç işlerinde bağımsız, dış tehlikeler karşısında birlikte hareket etmelerini öngörmesi, şehirde siyasî birliği sağlaması, din ve vicdan hürriyetini, can, mal ve namus güvenliğini hukukî güvence altına alması gibi temel hükümleriyle taraflarca kabul edilmiş.

Medine şehir devletini bir konfederasyon halinde düzenleyen belgede şehirde yaşayan Müslümanlar, Evs ve Hazrec kabilelerinden henüz Müslüman olmayanlarla, Yahudiler bu konfederasyonu oluşturan federasyonlar görünümündedir.

Peki, Medine vesikası bu gruplar arasında ne zamana kadar geçerli olmuştu.

Medine vesikasının hükümleri,  ilk defa Benî Kaynukā‘ Yahudilerince bozulmuştur. Bazı Yahudiler, Benî Kaynukā‘ çarşısında alışveriş yapan Müslüman bir kadını rahatsız etmiş, bu durum, birkaç kişinin ölümüyle neticelenen Müslüman-Yahudi çatışmasına sebebiyet vermiştir.

Anlaşmayı bozan ve kalelerinde savaş düzeni alan Benî Kaynukā‘ kuşatma sonunda Hz. Peygamber’in hükmüne rıza gösterip teslim olmuş, 700 savaşçıya önce idam cezası verilmiş, daha sonra affedilip alacaklarını tahsil etmelerine ve şehirden çıkıp gitmelerine izin verilmiştir.

Anlaşmayı bozan ikinci Yahudi kabilesi Benî Nadîr olmuştur. Hz. Peygamber bir gün, Müslümanlarla Yahudilerin beraber ödemeleri gereken bir diyet parasını almak için Nadîroğulları’na gitmiş, bu esnada Nadîroğulları, Peygamber’i öldürmeye teşebbüs etmiştir.

Hz. Peygamber, Nadîroğulları’nı on beş-yirmi gün muhasara altına almış, teslim olan Nadîroğulları Medine’den çıkarılmış ve Hayber’e sürgün edilmiştir.

Son olarak Hendek Gazvesi’nde Mekkeli müşriklere destek verme teşebbüsünde bulunan Benî Kurayza da vesikayı ihlâl etmiştir. Bunlar da Sa‘d b. Muâz’ın verdiği hüküm doğrultusunda cezalandırılmıştır.

Konunun daha iyi anlaşılması için Vesikanın hükümlerine yakından bakmak için metnin tamamını yazının ekinde sunduk.

Selam ve duayla

SEYİTHAN KAYA

MEDİNE  ANAYASASI (VESİKASI)

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir.

2. Vesikayı imzalayanlar diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder.

3. Kureyşli muhacirler kan diyetlerini ödemeye katılacaklar ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki makul esaslara ve adalete göre ödeyeceklerdir.

4. Avfoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödemeye iştirak edecek ve Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet prensibine göre verecektir.

5. Hârisoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet çerçevesinde verecektir.

6. Sâideoğulları, daha önceki yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalete göre verecektir.

7. Cüşemoğulları, evvelce uygulandığı gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalet prensibine göre verecektir.

8. Neccâroğulları eskisi gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre, savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında uygulanan mâkul esaslara ve adalet prensibine göre verecektir.

9. Benî Amr b. Avf, daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında kabul edilen esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir.

10. Nebîtoğulları daha önce yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini mâkul esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir.

11. Evsoğulları eskiden olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslara ve adalete göre verecektir.

12a. Müminler, kendi aralarında ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidyesini veya kan diyeti gibi borçlarını makul esaslara göre ödeyecektir.

12b. Hiçbir mümin diğer müminin mevlâsı ile ondan habersiz bir anlaşma yapamayacaktır.

13. Takva sahibi müminler saldırganlara, haksız bir fiil tasarlayanlara ve cürüm işleyenlere, bir hakka tecavüz edenlere, müminler arasında karışıklık çıkarmak isteyen kimselere karşı olacak ve bunlardan biri kendilerinden bir kişinin evlâdı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14. Hiçbir mümin kâfir için bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine kâfire yardım edemez.

15. Allah’ın zimmeti, himaye ve teminatı tektir, dolayısıyla müminlerden -yetki bakımından- en aşağı derecede olan birinin kabul ettiği himaye onların hepsini bağlar, zira müminler birbirinin kardeşidir.

16. Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır.

17. Müminler arasında geçerli olan barış tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girilen bir savaşta diğer müminleri hariç tutarak bir anlaşma imzalayamaz; anlaşma ancak müminler arasında eşitlik ve adalet çerçevesinde yapılacaktır.

18. Savaşa katılan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaktır.

19. Müminler birbirinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını birlikte alacaktır.

20a. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20b. Hiçbir müşrik bir Kureyşli’nin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir müminin Kureyşliler’e müdahalesine engel olamaz.

21. Bir kimsenin bir müminin ölümüne yol açtığı kesin delillerle sabit olur ve maktulün velisi diyete razı olmazsa o kimse kısas hükümlerine tâbi olur; bu takdirde bütün müminler öldürene karşı tavır alır. Bunlara sadece bu hükmün uygulanması için hareket etmek helâl olur.

22. Bu yazının içeriğini kabul eden, Allah’a ve ahret gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak yer bulması helâl değildir; katile yardım eden veya sığınacak yer gösteren kimse kıyamet günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ve artık kendisinden ne bir para ne de bir tâviz kabul edilecektir.

23. Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah’a ve resulü Muhammed’e arz edilecektir.

24. Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır.

25a. Avfoğulları Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna Mevlâları da dâhildir.

25b. Haksızlık yapan veya suç işleyen kimse yalnız kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır.

26. Benî Neccâr Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir.

27. Benî Hâris Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır.

28. Benî Sâide Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir.

29. Benî Cüşem Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır.

30. Benî Evs Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir.

31. Benî Sa‘lebe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. Haksız bir fiil işleyen kimse sadece kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır.

32. Cefne kabilesi Sa‘lebe’nin bir koludur, dolayısıyla onlar gibi mülâhaza edilecektir.

33. Benî Şetîbe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. Şüphesiz iyilik, günah ve kötülükten farklıdır.

34. Sa‘lebe’nin Mevlâları bizzat Sa‘lebîler gibi kabul edilecektir.

35. Yahudilere sığınmış olan kimseler bizzat Yahudiler gibi kabul edilecektir.

36a. Yahudilerden hiçbir kimse Hz. Muhammed’in izni olmadan -Müslümanlarla birlikte savaşa- katılamayacaktır.

36b. Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Bir adam öldüren kimse yalnız kendini ve aile bireylerini sorumluluk altına sokmuş olur. Bu sorumluluktan kaçmak haksızlıktır. Allah bu kurallara riayet edenlerle beraberdir.

37a. -Medine’ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir.

37b. Hiçbir kimse müttefiklerine karşı suç işleyemez; mazluma muhakkak yardım edilecektir.

38. Yahudiler Müslümanların yanında savaştıkları müddetçe harcamalara katılacaklardır.

39. Yesrib vadisi bu sahifede adı geçenler için mukaddes bir yerdir.

40. Himaye altındaki kimse bizzat himaye eden gibidir; ne zulmedilir ne de kendisi zulüm işleyebilir.

41. Himaye hakkına sahip kimselerin izni olmadıkça kimseye himaye hakkı verilemez.

42. Bu yazıda adı geçen kimseler arasında meydana gelmesinden endişe edilen anlaşmazlık ve öldürme vakalarının Allah’a ve resulü Muhammed’e arz edilmesi gerekir. Allah bu sahîfeye en iyi riayet edenlerle beraberdir.

43. Kureyşliler ve onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaktır.

44. Bu vesikada zikredilen kişiler Yesrib’e saldıracak olanlara karşı yardımlaşacaktır.

45a. Eğer Yahudiler, Müslümanlar tarafından barış antlaşması yapmaya veya barış antlaşmasına katılmaya davet olunursa bunu kabul edip anlaşmaya iştirak edeceklerdir. Eğer Yahudiler Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olursa müminler de aynı sorumlulukları yerine getireceklerdir. Din uğruna yapılacak savaşlar bu hükümlere tâbi değildir.

45b. Medine’deki her zümre şehrin savunmasında kendine ait bölgeden sorumludur.

46. Bu sahifede adı geçenler için konulan şartlar hem Evs Yahudilerine hem de onların Mevlâlarına sahifede adı geçen kimseler tarafından tavizsiz bir şekilde uygulanır. Kurallara mutlaka uyulacak ve asla aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız kazanç sağlayanlar sadece kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahîfede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel şekilde riayet edenlerle beraberdir.

47. Bu vesika haksız bir icraatta bulunan veya suç işleyenlere ayrıcalık sağlamaz yahut cezalandırılmasına engel olmaz. Savaş için yola çıkanlar da Medine’de kalanlar da emniyet içinde olacaktır; haksız bir fiil ve suç işlenmesi hali müstesnadır. İyilik yapanlar ve sorumluluğunun bilincinde olanlar Allah ve resulünün himayesi altındadır.

FAYDALANILANKAYNAKLAR;

1- Zekai Konrpa, Peygamberimiz İslam Dini ve Aşere

2- M. Asım Köksal İslam Tarihi Hz. Muhammed ve İslamiyet-Kö -i Mübeşş ire (Kitap evi yayınları- İstanbul 1991ksal yayıncılık İstanbul 1999

3- Hamdullah, İslâm Peygamberi (Tuğ), I, 204-228.

4- İslâm Hukuku Etüdleri (trc. Kemal Kuşçu v.dğr.), İstanbul 1984, s. 34.

5- İslâm Anayasa Hukuku (ed. Vecdi Akyüz), İstanbul 1995, s. 96-102.

6- Diyanet vakfı İslam Ansiklopedisi –Ankara 2003

7- Hayretin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1986, I, 68-73.

8- Ahmet Güneş, “Medine Vesikasının İslam Hukuku Açısından Kaynak Değeri”, EKEV Akademi Dergisi, XII/34, Erzurum 2008, s. 211-222.

9- Hayatı Ülkü- Başlangıçtan Günümüze İslam Tarihi-Hikmet neşriyat İstanbul

10- Hatemül Enbiya Hz. Muhammed ve hayatı. Ali Himmet Berki ve Osman Kesikoğlu.D.İ. B. Yayınları 1978

11- İki Cihan Güneşi Hz. Muhammed (s.a.v.)ın hayatı Tuğra Kitapevi 2011

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya