Bursa Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyeliğinden emekli Mustafa Öcal, “Bir Hasbihal; İlâhiyat mı, İslâmî İlimler mi?” başlıklı bir yazı kaleme almış. Bu uzun yazının kendimizi eleştirme ile ilgili son kısmını paylaşacağım. Birkaç yerde parantez açarak küçük katkılar yapacağım.
Şunu bir daha ifade etmek isterim:
Ülkemizde ve dünyada, İslam’ı doğru anlamak, anlatmak, yaşamak, yaşatmak ve yaymak için gayret eden ehliyetli ve ihlaslı bütün kişi ve kuruluşları sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Yolları açık olsun, ama ben, ülkemizde başat hizmeti, imam hatipler, ilahiyat fakülteleri ve Diyanet İşleri Bakanlığının üstlenmesinden yanayım. Başarı, iddia ile değil, alınan sonuç ile değerlendirilir. Sayın Öcal’ın verdiği rakamlar ve alınan sonuç bizim için düşündürücü ve hareketlendirici olmalıdır. Evet, biz kendimizi hesaba çekiyor ve eleştiriyoruz, diğer cemaat, tarikat, medrese vb. nin de bunu yapmalarını bekleriz; bizim özü eleştirmemizi, kendileri için başarı puanı olarak kaydetmemeli, onlar da mevcut sonucun sorumluları arasında oldukları için oturup düşünmelidirler. En olmaması gereken tutum ve davranış bahane aramak, topu başkalarına ve şartlara atmaktır. Marifet, olumsuz şartlarda başarmaktır!
Gelelim sayın Öcal’ın yazısına:
“Son 40 yıl içinde Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmetleri sınıfında görev yapanlarla, Millî Eğitim Bakanlığında görev yapan ilâhiyat fakültesi mezunlarının sayısı yaklaşık 170 bin civarındadır. Tahminî olarak 30 bin civarında da emekli olanları eklersek toplam 200 bin civarında yüksek din öğrenimi almış insanlarla 1980’li yıllardan beri bu alanda hizmet yapılmış, yapılmaya devam edilmektedir. Peki, bu kadar İlâhiyat mezunu ile din eğitimi öğretimi yapılan ülkede toplumun dinî, ahlâkî ve sosyal hayatındaki gelişmişlik ve memnuniyet durumu nedir? Bu sorunun bütün ilâhiyatçı akademisyen ve mezunlar tarafından irdelenerek makul cevap ve çözüm yolları bulunması için gayret sarf edilmesi gerektiğine inanıyoruz…