Şöyle şahıslar gördüm ve tanıdım: Öteki diyebileceğimiz yerden geldiler, bizim gibi inandılar, sonra İslamcılığa terfi ettiler, sonra içlerine kurt (şeytan) düştü, muhalefete geçtiler; bir kısmı “artık, eskiden inandığım hiçbir şeye inanmıyorum” diyecek noktaya geldi, inşallah burada da kalmazlar.
İşte bunlardan birinin bir konuşmasını dinledim sosyal medyada, Immanuel Kant’ı kaynak göstererek diyor ki:
“Karşılığında dünyalık menfaat şöyle dursun cenneti umarak bile iyilik ve ibadet yapmak ahlâksızlıktır”.
Biz Müslümanlar ise şöyle bilir, böyle inanırız:
İyilik yaptığın bir kimseden bir fayda umarak yapılan iyilik elbette karşı tarafın işini görür de Allah rızası (elbette bu rızanın tecelli edeceği yer olan cennet) için olmayan ibadetler boşa gider; daha doğrusu, hangi dünya menfaati için yapılmış ise onu hasıl eder. Nitekim Efendimiz (s.a.) hicret konusunda böyle bir açıklama yapmıştır.
Bu sonradan olma kişinin yanıldığı birçok şey var, birkaçını sıralayacağım:
Immanuel Kant, “Menfaat karşılığı yapılan iyiliğin ahlâkî değeri yoktur” (hatta ahlâksızlığa yakındır) diyor, “ahlaksızlıktır” demiyor. Kant’a göre bir eylemin ahlâkî olması için sadece ödevden dolayı (kategorik imperatif) yapılması gerekir; eğilimler (sevgi, merhamet) veya sonuçlar (fayda, menfaat) ahlâkî değeri belirlemez.
Peki Kant böyle dedi diye bütün düşünürler bu düşüncede ittifak etmişler mi? Hayır.
Şu noktalarda ciddi tenkitler var:
a) Aşırı katılık ve insan tabiatına aykırı.
b) “Sonuç” ve “eylem” ayrımı:
Sonucun Önemsizliği: Kant, eylemin sonuçlarıyla ilgilenmez. Ancak bir iyilik, menfaat sağlasa bile, karşı tarafın hayatını kurtarıyorsa veya büyük bir ihtiyacı gideriyorsa, “menfaat var” diye bunun ahlâksızlık sayılması sağduyuya aykırı bulunur.
c) İyilik ve menfaat bir arada olabilir:
Bir işletme sahibinin itibar kazanmak için (menfaat) hayır kurumu yapması, eylemin kendisini “iyi” olmaktan çıkarmaz; faydacı görüşe göre sonuç iyi olduğu sürece niyetin önemi ikincildir.