“İsrail Grundnormu”nun Hegemonik Tezahürleri: Arkeoloji, Uluslararası Hukuk, Güvenlik ve Duygulanımlar
MAKALE
Paylaş
15.10.2026 14:35
276 okunma
Aslan Demir

Şiddet ve hegemonya, hakikat bağlamına yerleşmek için çeşitli uydurmalara ihtiyaç duyar.

Hukuk, Hans Kelsen'in deyimiyle yalnızca saf hukuk olabilecek bir  müktesebata ve mahiyete sahip olabilir mi? Hukuk,  siyasetten, ahlâktan, etikten vs. tüm değerlerden azade edilebilir mi? Uluslararası hukuk gerçekten mağdur olmaya bililtizâm mahkûm edilen toplulukların hakkını savunmak maksuduyla tertip edildiği sarf-ı kelâm edilebilir mi? Yahut şairin ifadesiyle: Uluslararası hukuk yalnızca Yahudilerin dünyanın her yerinde salim bir ahvâl içinde yaşayabilmelerinin ehemmiyetli bir teminatı mıdır? Benzer biçimde arkeoloji, yalnızca bir milletin tarihi ve kolektif kimliğinin nereye dayandığını tetkik eden sahici bir bilim kolu mudur? Yahut arkeoloji, "teolojinin hegemonyasını” tahkim hâle getiren  modern bir bilgi ve bilimsel bir kabuk olarak değerlendirilebilir mi? Bu sorular, hukuk ile siyaset, bilim ile teoloji, tarih ile hafıza ve rasyonalite ile duygulanım arasındaki sınırların yeniden düşünülmesini elzem kılmaktadır. Netanyahu'nun BM kürsüsündeki konuşmasındaki Golan Tepeleri üzerindeki İsrail işgalinin meşruiyet dayanağını Musa ve İncil’e atıf yaparak temellendirmesi, teolojinin arkeolojik bir  libasa bürünerek işgali bilimsel bir kisveyle deklare ettiği görülür. Meşruiyet kılıfını salt belgelerle mukayyet bırakmadığını; buna mukabil edilgen duygulanımlar dediğimiz nedeni vuzuha kavuşturulmamış ve her türlü etkilenime açık olan güdüsel duygulanımları da manipüle etmeye çalıştığı bilmüşahede görülür.

Bu noktada mesele, meşruiyetin yalnızca belgeler ve hukukî kayıtlar üzerinden tesis edilmesi değildir. Arkeolojik bilgi, geçmişe ilişkin belirli imgeleri müşterek duyuya ve duygulanımsal bir zemine taşıyarak, niçini vazıh hâle getirilmemiş edilgin duygulanımlar üzerinden siyasal aidiyetleri ve meşruiyet tasavvurlarını da biçimlendirebilir. Böylelikle teolojik hafıza, bilimsel bilgi vasıtasıyla seküler zâhirî bir veçhe kazanırken, bilimsel bilgi de teolojik hafızanın taşıdığı tarihsel ve duygulanımsal vecibeyi yeni bir epistemik oylumda yeniden vücuda getirir. Diğer cihetten, İsrail teolojisinin hegemonyasının bir diğer Ali Cengiz oyunu -Netanyahu’nun ifadelerinden de anlaşılacağı üzere- yasa dışı olanı yasallaştırmasından önce, yasallığı meşruiyetin yerine geçirebilmesidir. Böylece siyasal olan bireysel hukukî parsellere ayrılır; kamusal hesap verebilirlik çözülür ve kriminal yapılar, hukukî biçimlere bürünerek toplumsal normalliğin içinde görünmezleşir.  

Dolayısıyla belirli bir topluluğun her türlü çirkinliğini kamufle eden mekanizmalar hâline gelen uluslararası hukuk, arkeoloji ve yasal olanın rasyonel ve gerçekçi istinat noktalarını yitirmiş oldukları  kolaylıkla ifade edilebilir; bunların giderek aklî temellerinden koparılarak tümüyle akıldışı bir düzleme irca edildiği de söylenebilir. Buradan serpilip gelişen ve yalnızca bu zemine eklemlenerek varlık kazanan her felsefî, ahlâkî ve siyasî düşüncenin, yeni bir mitolojinin çekirdeği hâline geldiği görülür. Bu bağlamda, İsrail varoluşsallığının üst normunu teşkil eden ve burada Kelsen’in grundnorm kavramına analojik olarak atıfta bulunduğumuz “İsrail grundnormu”nun, bidayetten itibaren ve geçirdiği her aşamada hurafe ve paranoyaya sapma eğilimi taşıdığı ileri sürülebilir. Her konuda güvenlik telâşesine başvurma biçimini alan ve çeşitli kamuoyu ölçme araçları ile modern iletişim teknikleri üzerinden meşruiyet temin etmeye çalışan bu “grundnorm”, düşüncenin, arkeolojinin, medyanın ve uluslararası hukukun —isabetli bir ifadeyle— hizmet etmek zorunda olduğu mütehakkim bir kuvvet hâline gelmiştir.

Zikredilen “grundnorm” taze bir Tanrı’dır! Ancak huzurlu oluşumların ulaklarının tefekkür ettikleri biçimde değil, yani mevcut adaletsizliğe karşı çıkan bir kuvvet olarak değil; uyumsuz olan her şeye karşı diren bir kuvvet olarak. Daha doğrusu, uyumsuz görünen her şeyi perva etmeksizin imha eden, mütehakkim ve mütecaviz bir Tanrı! Dünyanın çeşitli kesimleri çıkarların kontrolü altına girdikçe, mezkûr “grundnorm” da dünya gündeminin hakemi olarak sunulmaya başlanır. Bilim, arkeoloji ve hukuk, teolojik propaganda tarafından karanlık kuvvetlerin aleti hâline geldikçe, aldatma ve mitolojiler de aklın ve vicdanın yerini almaya başlar.

Kelsen’in Grundnorm’u hukuk düzeninin normatif geçerliliğini mümkün kılan varsayımsal bir başlangıç noktasıysa, İsrail yahut Netanyahu’nun argümanında teolojik hafıza da belirli bir siyasal-hukukî düzenin tarihsel ve duygulanımsal meşruiyetini besleyen daha derin bir “ön-normatif” mesnet olduğu aşikârdır.

Buradan hareketle Hans Kelsen'in normların geçerlilik zincirinin açıklanabilmesi için varsaymış olduğu "temel norm"un (grundnorm)  istiâre yoluyla arkeolojinin bilimsel kisvesi kılındığı Yahudi teolojisi olduğunu iddia etsek abartıya kaçmış olmayız.

Yeniden ifade edecek olursak, buradan hareketle Kelsen'in Grundnorm kavramına da eleştirel bir benzeşim kurulabilir: Kelsen'de Grundnorm, normlar hiyerarşisinin geçerliliğini açıklamak üzere varsayılan nihai normatif başlangıç noktasıdır; burada ise teolojik hafıza, pozitif hukuk düzeninin normatif me’hâzı olduğu iddia edilmeksizin, belirli bir siyasal-hukukî meşruiyet tasavvurunun altında işleyen tarihsel-teolojik bir dayanak noktası olarak düşünülebilir. Dolayısıyla “ ontolojik bir Grundnorm zeminine bina edilen müştemilatları Yahudi teolojisi olarak adlandırabiliriz.” Bu sebeple buradan hareketle şöyle bir vargıya ulaşabiliriz: Belirli bir hukukî ve siyasal nizamın görünürde seküler normatif örgütlenişinin altında, arkeoloji aracılığıyla bilimsel bir forma istihale edilmiş teolojik bir meşruiyet zemininin işlediği ileri sürülebilir.

Netanyahu'nun anlamlandırma biçiminde İsrail'in varoluşu, pozitif hukuk normlarının üzerinde yer alan biçimsel bir Grundnorm değildir; ancak teolojik hafızanın tarihsel ve arkeolojik bir anlatı muhtevasında  tekrardan tercüme edilmesiyle, siyasal-hukukî normların anlamını ve meşruiyetini geriye doğru tayin eden ontolojik bir kerteriz noktasına tahvil olur. Bu bakımdan İsrail'in varoluşu, yalnızca belirli normlar tarafından güvence altına alınan bir siyasal olgu değil, söz konusu normların hangi tarihsel ve ontolojik ufuk içerisinde okunacağını tespit eden bir meşruiyet mahreci olarak faaliyet gösterir. Buradan murat edilen temel çıkarımı şu şekilde hülâsa edebiliriz: İsrail varoluşsallığı doğrudan hukukî bir “grundnorm” değil, “grundnorm” işlevi gören ontolojik  meşruiyet ufkudur.

Bu  istiâre, Kelsen'in kavramını doğrudan İsrail teolojisine indirgemeden, onun normların gerisindeki nihai dayanak sualini tenkidi bir biçimde kullanma imkân temin eder. Her defasında İsrail yöneticileri ve diğer yetkililerinin, İsrail hegemonyasının yasal çerçevesini meşru kılmak ve bu meşruiyetin kabul görmesini sağlamak adına hicap duymadan gayret sarf ettikleri görülür. Adorno, Ivan Illich, Albert Glock, George Ritzer, McLuhan, Werner Sombart, Teoman Duralı, Emil Cioran ve Baudrillard gibi düşünürlerin farklı zaviyelerden geliştirdikleri çözümlemelerden hareket edildiğinde, zikredilen “grundnorm”un dünyanın geniş kesimlerini mezkûr anlatısına teşne kılmakla yetinmediği; bu anlatıyı gündelik hayatın müşterek duyusuna, tüketim alışkanlıklarına, bilgi ve iletişim biçimlerine ve nihayet toplumsal tahayyüle sirayet ettirmek üzere müze, arkeoloji, akademi, eğitim, medya, sağlık, kafe ve fast food sektörü, gastronomi, hukuk, psikoloji ve istihbarat gibi muhtelif alanlar üzerinden muttasıl bir eyleyiş içerisinde bulunduğu ileri sürülebilir.

Diğer taraftan “İsrail grundnormu ”nu tahkim kılan bir diğer hegemonik aygıtın Amerikan yaşam tarzı olduğu söylesek, isabetsiz bir hüküm vermiş olmayız. Dolayısıyla Amerikan yaşam tarzı ne kadar geniş bir araziye yayılırsa, “İsrail grundnormu" o nispette meşruiyetini berkitmekte; yahut siyasal, jeopolitik ve psikososyal kadastrosu da aynı raddede tebellür etmektedir. “ İsrail grundnormu” ile Amerikan yaşam tarzı arasında hünsâvârî bir ilişkinin söz konusu olduğu söylenebilir. Her ikisinin de koşulların gerekliliklerine göre hem dölleyen hem de döllenen statüsüne bürünebildikleri vâkidir. Bu yüzden kolaylıkla şöyle bir sav ileri sürülebilir:

Modernitenin hem kültürel hem ontolojik hem de metafiziksel olarak “Yahudileşme” süreciyle örtüştüğü varsayımı temel alındığında, İsrail’in uluslararası düzlemdeki işlevi, bu sürecin hegemonik temsilcisi olan Amerikan yaşam tarzının önündeki tarihsel, kültürel ve siyasal direnç odaklarını tasfiye etmeye yönelik bir jeopolitik aygıt olarak yorumlanabilir.
Yani bu sadece bir “ideolojik plan” değil; enerji hatlarından medya politikalarına, eğitim reformlarından müfredat içeriklerine kadar uygulanan planlı programlı bir  tasarım olduğu söylenebilir. Diğer taraftan

“İsrail grundnormu," para dolaşımının maksimize edilmesini zorlaştıran her unsuru engel olarak kodlar. Bu durum, “ İsrail  grundnormu"nun alt normu niteliğindeki ekonomik mantığı- M. Lazzarato'nun borçlandırılmış insan imalatını- açığa çıkarıyor: Bu noktalardan da anlaşılacağı üzere paranın hızlı, engelsiz ve sürekli dolaşması, “İsrail grundnormu" nun en temel kurucu ve koruyucu ilkelerinden birini teşkil ettiği ifade edilebilir. Bu tedavüle yahut norma engel teşkil eden her unsur imha edilmeyle yüz yüze kalıyor diyebiliriz. Örneğin, sınırlar ve gümrükler, ulus-devlet refleksleri, dinî-ahlâkî yasaklar (faiz, alkol, lüks tüketime karşı duruşlar), geleneksel toplumsal yapılar...

Bunlar “ İsrail grundnormu” tarafından nizam tahrip edici  yasadışı oluşumlar olarak görülür ve bilâ kayd ü şart tasfiye edilmesi lazım gelen mazarratlar olarak tayin edilirler.
“ İsrail grundnormu”nun ve Amerikan yaşam tarzının asıl meselelerinin bu mânileri tasfiye edip pazar alanlarını beynelmilel sahalarda olabildiğine muhkem kılmak olduğu söylenebilir. Teolojik hegemonyasını arkeolojik bir libasa büründüren işgalci zihniyetin merkezî düşünce yapısının bu şekilde işlediği sarf-ı kelâm edilebilir.

İşgal sadece askerî değil,  bilhassa arkeolojik kisve altındaki teolojik, kültürel, ekonomik ve psikolojik boyutları da ihtiva eder.

Bu yüzden “İsrail grundnormu" şu gayeyi gözetir diyebiliriz: Yalnızca toprak normunu edinmek değil; mezkûr toprak normunu hegemonyanın en önemli parçalarından birkaçını teşkil eden  arkeoloji ve uluslararası hukuk vasıtalarıyla bilimsel bir mesnete râcî kılarak, zihin, pazar ve kimlik üçlemeni mümkün mertebede sağlam bir zemin üzerinde bina etmek olduğu dile getirilebilir.

Behemahâl “İsrail grundnormu," basitçe bir işgal ya da "İsrail yayılmacılığı" değil; çok daha kompleks, sistematik ve profan bir tasarımdır. Bu tasarımın gayesinin, arkeolojik çalışmalar yoluyla -Albert Glock’a atıfla kolaylıkla temellendirilebileceği üzere- diğer medeniyetlere ait kalıntıları muntazam ve yöntemli bir şekilde yok etmek; kendi bulunmuşluğunu teolojik bir esasa dayandırarak tüm dünya toplumlarını buna hem teşne hem de tâbi kılmak olduğu dile getirilebilir. Bunu yaparken duyguları ve melekeleri de alt normlar niteliğindeki hegemonik araçlarla hem pasifize eder hem de tedricen sönümlendirir. Bu dönüşüme direnç gösteren her yapı, her ilke, her inanç sistemi,  hatta her ahlâkî umde, -Netenyahu'nun BM kürsüsündeki tavrından da anlaşılacağı üzere- bu "grundnorm" için düşman niteliğindedir.

Öte taraftan Albert Glock ’tan anlaşılacağı üzere, Arkeolojik bilgi yalnızca geçmişi temsil etmez; geçmişin hangi anlam ufku içerisinde okunacağını da etkiler. Bu noktada Ricœur’ün hermeneutiğine müracaat etmek mümkündür.

Ricœur’e göre anlam, kapalı ve tekil bir özün doğrudan aktarılmasından ziyade, farklı anlam ufuklarının karşılaşması ve aralarındaki mesafenin yorum yoluyla aşılması içerisinde ortaya çıkar. Anlam, bir anlam ufku ile başka bir anlam ufku arasındaki münasebet örüntüsünden neşet eder. Bu hermeneutik yaklaşım açısından geçmiş, bugünün siyasal ihtiyaçlarına doğrudan tevil edilebilecek kapalı bir nesne değildir. Geçmişle kurulan ilişki, yorum, mesafe ve karşılaşma gerektirir.

Ancak hegemonik bir arkeolojik düzen içerisinde bu hermeneutik mesafenin ortadan kaldırılması mümkündür. Geçmiş, artık farklı medeniyetlerin, toplulukların ve anlatıların mukabele alanı olmaktan çıkarak hudutları evvelden tahdit edilmiş bir tarihsel anlatının teyit alanına dönüşür. Böylece hermeneutik mukabele dumura uğrar. Çünkü burada amaç, farklı anlam dünyaları arasında bir temas tesis etmek değil; belirli bir anlam dünyasını diğerlerinin üzerinde hâkim kılmaktır. Bu durumda arkeolojik süreç, anlamların mütekabiliyet ilişkileri geliştirdiği bir alan olmaktan çıkar ve anlam mıntıkasının önceden mahdut hâle gelmesine neden olur. Böyle bir vetire epistemik, ontolojik ve hukukî bir sömürgeleştirme ve hegemonya kurma biçimini tevlid eder. Bu ahvâl yalnızca toprağın değil, geçmişin, hafızanın ve hakikatin nasıl anlaşılacağının da tespit edilmesini de beraberinde getirir. Dolayısıyla “İsrail grundnormu”nun hegemonik yapısı, yalnızca belirli bir hukukî nizamın üstünlüğünü tesis etmeye matuf değildir; aynı zamanda diğer medeniyetlerin ve toplulukların kendi geçmişlerini anlamlandırma imkânlarını da sınırlandıran -sözde- bir anlam rejimi oluşturur.

Hâsılı diyalog yerini tek taraflı söylemsele bıraktığında, yorum çarnâçar anlamın karşılaşması olmaktan çıkar ve tahakkümün aletine dönüşüverir. Bu nedenle “İsrail grundnormu”nun arkeolojik boyutu salt epistemolojik değildir; aynı zamanda hermeneutiktir. Mesele yalnızca “geçmiş kime aittir?” suali değildir. Bilakis daha derûnîdeki sual şudur diyebiliriz: Geçmişin hangi anlam ufku içerisinde mütâlaa edileceğine izin verilecektir?

Bu mevzu bahsi şöyle özetleyecek olursak Ricœur’e göre anlam, her zaman bir uzaktan yaklaşım içerir: bir anlam ufku ile bir başka anlam ufku arasındaki münasebet örüntüsünden nevzuhûr eder. Fakat hegemonyanın arkeolojik vetiresinden de anlaşılacağı üzere, artık diyaloğun mevzu bahis edilmediği; bilakis, tek taraflı bir müdahalenin jeopolitik, siyasal, hukuksal, psikososyal bir teraküm ve temerküzü olduğu görülür. “İsrail grundnormu" ve diğer hiyerarşik normları, anlamlar ve medeniyetler  arasında bir hermeneutik alışveriş gerçekleştirmek değil, epistemik, ontolojik ve hukukî bir sömürgeleştirme önerdiğini ve dayattığını kolaylıkla dile getirebiliriz.

Velhâsıl tüm bu hususlar bizi şu belirlenimlere sevk eder: “İsrail grundnormu” ve ondan serpilip gelişen hegemonyanın arkeolojisi, olayları ve gerçeklikleri olduğu hâliyle temsil etmekten ziyade, onları cereyana uygun göstergelere tahvil eder. Akabinde bu göstergeler üzerinden ahlâkî ve duygulanımsal bir tepki imal eder. Bu fotosentez döngüsünde ahlâk ve duygulanımlar, hakikatin muhafızları olmaktan ziyade, cereyanın muntazam işleyişini her ne pahasına olursa olsun idame ettiren unsurlara dönüşür. Diğer cenahtan, “İsrail grundnorm “un hegemonyasına izafe edilen güvenlik söyleminin yönetimsel bir araç olduğu aşikârdır. Güvenlik söylemi, tıpkı arkeolojileri gibi, İsrail terakümünü ve temerküzünü meşrulaştıran modern bir tahakküm aracı olarak temayüz etmektedir. Keza güvenlik söylemi, arkeoloji ve onlardan filizlenip gelişen ahlâkî mahkûmiyet ile mağduriyet ırmağına kanalize edilen duygulanımlar, mezkûr hegemonyayı tahkim eden yapıtaşları olarak değerlendirilebilir. Güvenlik söylemini ve mağduriyet ahlâkını durmadan dikte eden “İsrail grundnormu," hem zâhirî hem de bâtınî habitus olarak görülen normlardan birini dahi yahut bunların bir kısmı ihlal edildiğinde sözde görünmez bir hâle bürünen “müstakim cebir” in -Gazze' de olduğu gibi- derhal devreye soktuğu görülür. Söylemsel cebrini ise gerek medyadan gerekse çeşitli kürsülerde kusmaktan da geri durmadıkları da vâkidir. Veyahut bu normları doğrudan ihlal etmeksizin, onlardan bağımsız ve kendine özgü birtakım normlara göre hareket etmek dahi, açık bir ihlal kadar olmasa da, kişiyi benzer yaptırımlara sevk ettiği söylenebilir.

Diğer yandan Spinoza'ya müracaat ettiğimizde, “İsrail grundnormu”nun modern aygıtlar, bilhassa sinema ve filmler vasıtasıyla  edilgen duyguları  olabildiğine manipüle ederek tarihsel varoluşsallığını toplumsal rıza ile tahkim kıldığını görülebiliriz. “Bir edilgen duygulanış öyle güçlü olabilir ki insanın diğer etkinliklerini tamamen bastırır ve o insanda bu pasyondan başka bir şey kalmaz” (Spinoza, 2024; 244).  Spinoza'ya göre, bir dış nedenin yaratmış olduğu etkinin şiddeti kişinin diğer tüm 
duygulanımlarını etkisizleştirebilir. Bu edilgen duygulanım, bireyin düşünme muhtevasını,  karar verme gücünü ve beden denetimini askıya alabilir. “İsrail grundnormu" nun alt normalarını teşkil eden meydanın, sinemanın, filmin ve arkeolojinin yaptıkları tam olarak bu duygudurum tespitine mukabil düşer. Oysa bireyin varoluş  maksudu zorunlu nedenin içkin bilgisine uygun bir biçiminde bir yaşam formu inşa etmesidir.  Edilgen duygulanımlar ise bireyi içkin nedenden uzaklaştırır ve onu dış nedenlere bağımlı hâle  getirir. Tıpkı, “ İsrail grundnormu"nun hegemonyanın arkeolojisi yoluyla yaptığı gibi. Böylece birey, kendi içkin doğasının değil, zâhirî bir tanımlamanın mahsulüne dönüşür; bir başka deyişle, içkin bir betimlemenin değil, aşikâr bir betimlemenin ürünü hâline gelir.

Diğer taraftan “ İsrail grundnormu" ve onun bir normunu teşkil eden Amerikan yaşam tarzı , bireyi sürekli üretmeye, tüketmeye ve borçlanmaya icbar ederek karar alma iradesini felç eder. Bir diğer alt normları olan medya ve sosyal platformlar ise bireye ne yapması, nasıl düşünmesi, hangi biçimde hissetmesi, neye ve nelere hangi şekillerde hayranlık beslemesi ve hangi şeylerden korkması gerektiğini mütemadiyen telkin eder. Hegemonyanın bu alt normları bireyin faal duygulanımlarını tersinleyerek -işleyerek başka bir forma sokarak- edilgin duygulanımlara indirger. Tersinlemenin bu şekli yalnızca  fiziksel ya da pratik bir değişim formu değil; metafizik, ontolojik ve epistemolojik bir 
tagayyürdür. Heidegger’in deyişiyle, bu “varlığın açımlanma yolu”nun tahribatıdır.

KAYNAKÇA

Cioran, E. M. (2016). Çürümenin kitabı (H. Bayrı, Çev., 5. bs.). Metis Yayınları.

Duralı, Ş. T. (2020). Çağdaş İngiliz-Yahudi küresel medeniyeti. Dergâh Yayınları.

Glock, A. (1994). Archaeology as cultural survival: The future of the Palestinian past. Journal of Palestine Studies, 23(3), 70–84. https://doi.org/10.2307/2537961

Deleuze, G. (2001). Denetim toplumları konusunda bir ek (U. Baker, Çev.). Birikim, (142–143).

Heidegger, M. (2018). Varlık ve zaman (K. H. Ökten, Çev.). Alfa Yayınları.

Horkheimer, M., & Adorno, T. W. (2014). Aydınlanmanın diyalektiği: Felsefi fragmanlar (N. Ülner & E. Ö. Karadoğan, Çev.). Kabalcı Yayınları.

Illich, I. (2011). Okulsuz toplum (M. Özay, Çev.). Şule Yayınları.

Illich, I. (2013). Sağlığın gaspı (S. Sertabiboğlu, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Kelsen, H. (2016). Saf hukuk kuramı (B. Akın, Çev.). Nora Kitap.

Lazzarato, M. (2014). Borçlandırılmış insanın imali: Neoliberal durum üzerine deneme (M. Erşen, Çev.). Açılım Kitap.

McLuhan, M., & Powers, B. R. (2020). Global köy. Scala Yayıncılık.

Ricœur, P. (2011). Hafıza, tarih, unutuluş (M. E. Özcan, Çev.). Metis Yayınları.

Ricœur, P. (2008). Yorum teorisi: Söylem ve artı anlam (G. Y. Şahan, Çev.). Paradigma Yayınları.

Ricœur, P. (2007). Zaman ve anlatı: Olayörgüsü ve tarih (M. Rifat & S. Rifat, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.

Ritzer, G. (2011). Toplumun McDonaldlaştırılması: Çağdaş toplum yaşamının değişen karakteri üzerine bir inceleme (Ş. S. Kaya, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Sombart, W. (2013). Yahudiler ve modern kapitalizm (S. Özer, Çev.). Küre Yayınları.

Spinoza, B. (2023). Etika (H. Z. Ülken, Çev., 13. bs.). Doğu Batı Yayınları.

Varlık, S. (2021). Paul Ricœur’de temellük ve tahayyül. Alfa Yayınları.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya