KIRILMA NOKTALARI: ANAYASALAR
MAKALE
Paylaş
25.10.2026 01:17
2.121 okunma
Dr. Osman Arslan

-Hürriyet ve Siyaset Arasında-

“Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet  

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten”

                                              Namık Kemal

Bu ülkenin tarihinde anayasacılık hareketlerinin kaynağı hürriyetçi akımlar olmuştur. Hürriyetçiler için Anayasa, ‘Padişah’ı sınırlandırmak’, o ölçüde de özgürleşmek demekti. Onlar bakımından; bir anayasa yaparak “Padişahı, ‘efendimiz’ olmaktan çıkaracaktık ve bizler de ‘kul’ olmaktan kurtulacaktık!” Bu nedenle, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nde toplanmış genç Türkler, Namık Kemal’in kaleminden çıkan hamasi ‘hürriyet anayasası’ çağrılarıyla dalgalanıyordu.

Yeni anayasal sistemimizin adını Mithat Paşa koyacaktı: Meşruti Monarşi!

Bu ‘Hürriyet Anayasası’na kavuşmak için neler yapılmayacaktı ki!

Bir Anayasa Uğruna Üç Padişah!

Engel gördükleri Sultan Abdülaziz Han’ı, bir koca Padişahı tahttan indirdiler! Ardından şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti!

Bir diğerine ‘deli’ damgası vurdular: “Meşrutiyete taraftardır, sözümüzden çıkmaz” diye getirdikleri Sultan V. Murad’ın yaşadığı ağır ruhsal bunalımı gerekçe göstererek, sağlık durumunun padişahlığa elverişli olmadığına hükmettiler; ‘akıl sağlığı raporu’ ile tahttan indirdiler!

Yerine, bu sefer ‘pazarlıkla’ yeni ve “anlaşmalı” bir Padişah’ı getirdiler.

Bu yeni Padişah için teşhisleri netti: ‘Evhamlı ve korkak!’ II. Abdülhamid tam aradıkları gibi bir kuklaydı onlar için, biçilmiş kaftandı.

Mithat Paşa, II. Abdülhamid’le yapılan görüşmelerde şartlarını ileri sürdü: “Anayasayı kabul edeceksin ve meşrutî yönetime geçeceksin!” Amcası Sultan Abdülaziz’in ve ağabeyi V. Murad’ın başına gelenleri gören II. Abdülhamid, koşulan şartları elbette kabul etti ve Padişahlık makamına böylece oturdu.

Öylesine güçlüydüler ki padişahları öldürüyor, indiriyor, getiriyor, götürüyorlardı. Devlet-i Âl-i Osman bu gençlerin oyuncağına dönmüştü. Yeni de değildi bu durum. Anadolu’ya geçip halkla buluşarak, Saraydaki yabancı nüfuzunu taşıyan yerleşik seçkinci gruptan kurtulmak isteyen Genç Osman gibi bütün kademeleri ile modernleşmeye çalışan III. Selim’in de bütün gayreti halkla aralarına perde olan saray baronlarından kurtulmak yönündeydi.

Peki, bunlar bu gücü nereden alıyorlardı? Ve kimdi bu ilk Anayasamızı dayatarak yapanlar?

Bir soru daha: İlk anayasamızı yapan bu saray elitleri diğer anayasalarımızın yakasından düşmüşler miydi?

Kimdi ki Bunlar?

Tarihçi Bozdağ’ın aktardığına göre bunlar ve daha nice gelişmeler, Mithat Paşa öncülüğünde Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in her akşam kurdukları çilingir sofralarında gece tezgahlanıp sabah peydahlanan senaryolardı.

O devirde, sahip oldukları zihniyetin ülke için en doğru yol olduğuna inanan bu etkin şahsiyetlere halkın taktığı lâkaplı isimler son derece anlamlıdır: ‘İngiliz Mithat’, ‘Sıpa Hüseyin’, Flip Ziya’, ‘Düştü Paşa’. Gerçekte dayandıkları gücün millet olmadığını göstermeye bu isimler yeterli sayılabilir.

Sayılan isimlerin portrelerini tek tek ele almak, bizleri dehşet verici gerçeklerle yüzleştirir. Ancak böyle bir açılım makaleyi amacından saptıracaktır. Bununla birlikte öncüleri olan ve işlediğimiz ’anayasaların siyasal arka planı’ bakımından ilk anayasanın mimarı olması nedeniyle padişahlar tayin eden kudretli Mithat Paşa’ya bir fasıl açmamak, eksiklik, hatta Anayasacılık tarihimize haksızlık olur sanırız.

Masada İki İngiliz!..

Gerçek adı Ahmet Şefik’ti. Hikmet Tanyu, 1889 tarihli E. Drumont’un “La France Juwe”(Fransız Yahudileri) kitabının 1. Cildinin 113. Sayfasından naklen Mithat Paşa’nın Yahudi olduğunu yazar.

Ayrıca, 1979’da bir suikasta kurban giden Türkiye Siyonizmle Mücadele Derneği Başkanı Kemal Fedai Coşkuner de Mithat Paşa’nın Macar uyruklu bir Haham’ın oğlu olduğuna ilişkin belgeler paylaşmıştır.

Aslında sorun Yahudi olması değildi; dışarıdan güdümlü olmasıydı. Her adımını danıştığı, sürekli haberleştiği biri vardı; İngiltere’nin özel yetişmiş ajanlarından babasının dostu Simon Deutsch. 1848 Viyana ayaklanmasına katılan bu Yahudi asıllı sosyalist aydın, Fransa’ya kaçmak zorunda kaldıktan sonra bir ara şöhretiyle Marx’ın yerini de almıştı.

Gariptir; böyle sosyalist profilde birisi sonradan İstanbul’a gelip Milliyetçi Jön Türk hareketine dahil olur, harekete ve Mithat Paşa’ya yön verir. İlk Anayasal düzenleme sayılabilecek Tanzimat fermanının kahramanı Mustafa Reşit Paşa, Mithat Paşa’yı Masonluğa dahil ettiği gibi bürokraside yükselmesini de sağlamıştı.

Tarihçi Prof. Yılmaz Öztuna, ‘Bir Darbenin Anatomisi’ adlı eserinde Mithat Paşa’yı yükseltmek için organize bir çalışmadan söz eder. Buna göre, Mustafa Reşit Paşa tarafından Mithat Paşa önce bir önemli göreve atanmış sonra da Avrupa basını onu efsaneye dönüştürmüştür. Mithat Paşa’ya bilhassa İngiltere’nin açık ve güçlü desteği bulunduğunu anlatır.

Ali Yörük’ün ‘Türkiye Neden Böyle’ adlı eserinde naklettiği İngiliz Dış İşleri Bakanı’nın Osmanlı’yı masada temsil eden Mustafa Reşit Paşa gibi Sadrazam Mithat Paşa’yı da görünce “Karşımda Mithat Paşa varsa masada Osmanlı yoktur; iki İngiliz vardır” sözü tarihin kaydettiği Türkler adına en üzücü tespitlerden birisidir.

İşte, bugünkü anayasalarımızın da temelinde bulunan ve ilk Anayasamız olan Kânun-i Esâsi bu şahsiyetin eseri olacaktır.

Padişahlığa Getirilme Şartı: Anayasa

II. Abdulhamit, Amcası Abdulaziz’in öldürülmesini görmüştü. Onun hazin mücadelesini anlıyordu. Ağabeyi V. Murat’ın üç aylık ‘tirajik’ iktidarı sonrasında Çırağan Sarayı’na ‘deli’ diye hapsedilmesini ibretle izlemişti.

Sina Akşin’in ‘Türkiye Tarihi’ ve İlber Ortaylı’nın ‘İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’ eserlerinde belirttikleri gibi, İngiliz fitnesinin, ülkede Osmanoğulları’nın, yani Sünni Türkmen Kayı Hanedanlığı’nın iktidarını bitirmek isteyen ve yerine, mezhep çatışmasını tetikleyecek olan, alevilere dayalı farklı boydan padişah getirme amaçlı, yapay ama ses getiren girişiminin de farkındaydı.

Zaten bir anayasa fikrine karşı da olmayan II. Abdülhamit, İngiltere’nin Müstemleke Valisi edasındaki Mithat Paşa karşısında iktidara gelirken verdiği sözü tuttu: Başa geçer geçmez Kanun-ı Esasi (Anayasa) hazırlatma talimatını verdi. Meclis-i Mebusan’ı açtı, Kânûn-ı Esâsî, 23 Aralık 1876’da ilan edildi.

Askıda Anayasa

II. Abdulhamit, etrafındaki bu kuşatmayı yarmak için kolladığı fırsatı ancak üç sene sonra bulabilecektir: Padişah olarak kendisi karşı çıktığı halde ’93 Harbi’ne ülkeyi sokarak ağır bedeller ödetilmesini’ gerekçe yapıp, Anayasanın verdiği yetkilerle hükümeti ve Meclis-i Mebûsân’ı feshetti.

Bununla yetinmedi, Abdülaziz’in katli olayına karıştığı iddiasıyla Mithat Paşa’yı tutuklatarak süreci kontrolüne almayı başardı.

Kendi hatıratında bu konuyu şöyle dile getirir: “Mithat Paşa’nın emmim Sultan Abdülaziz’in ölümünde suç ortağı olmasını da bağışlarım da, bir Osmanlı veziri ve sadrazamı olarak yabancı bir devletin hizmetinde bulunmasını asla bağışlayamam! Çünki tutuklanacağı sıradaki tutumu ve İngiliz Konsolosluğu’na sığınmak istemesi, kime güvendiğini ve kimin hizmetinde olduğunu açıkça ortaya koymuştur! Böyleyken, valilikleri sırasında devlete ettiği hizmetleri hatırlayarak idam cezasını hapse çevirdim.”

Tahttan İndirilme Nedeni: Anayasa

II. Abdulhamit’in 31 Mart Vak’ası olarak bildiğimiz 24 Temmuz 1908 darbesiyle tahttan indirilmesinin gerekçesi de tahta getirilme sebebiyle aynı olacaktı: Anayasa!

Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği gazete yayınlarına dayalı ‘Hal’ (tahttan İndirme) Fetvası’nı II. Abdulhamit’e, Yahudi Emmanuel Karasso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani ve Arif Hikmet Paşa tebliğ ettiler. Bu insanların arkasında Mehmet Akif Ersoy’lar, Said Nursi’ler, Hasan Basri’ler… de olacaktı!..

Belli ki koca ülke bir yankı odasına dönmüştü. Tek ses vardı ülkede yükselen:  “Hürriyet isteriz, yeniden anayasa isteriz.”

İlki Nüfuz Oluşturdu, İkincisi Yıkıma Götürdü

Birinci Anayasal nitelikli girişim olan Tanzimat Fermanı’nın arkasında İngiltere ve Avrupa vardı ve siyasi sonucu tam anlamıyla ülkeyi yabancı nüfuzuna açmak oldu.

 İkinci anayasa hareketi olan 1876 Anayasası, bu yabancı nüfuzun yönlendirmesi ile  devletin sürüklendiği savaşlar sonunda yapılan Ayastefanos Antlaşmasıyla devleti yıkılmayla yüz yüze getirme ihanetinin ambalajı oldu.

Üçüncü Anayasa Devlet Yıktı

1908’de üçüncü anayasacılık hareketi geldi. Bu da, niyetleri doğru ama istikametleri yanlış rehberlerin elinde devleti Sarıkamış, Filistin, Kut’ul Ammare, Çanakkale felaketlerine; yani yıkıma götürdü. Bunların tamamı siyaseten İngiliz/Avrupa dayatması ile gerçekleşen anayasacılık hareketleriydi. Önderleri de en hafif ifadesiyle Batının sevdalıları, gönüllü kulları idi.

Dördüncü anayasacılık hareketini, Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Gazi Meclis yaptı. Meclis-i Mebusan ‘Misak-ı Milli’yi kabul edince, 1881’de Meclis’i feshetti diye II. Abdülhamit’i kınayan İngiltere bu sefer kendisi Damat Ferit Hükümeti’ne Meclis’i feshettirdi. İngiltere’nin feshettirdiği bu Meclis de Ankara’ya taşınıp Cumhuriyete ‘Kurucu Meclis’ olarak çalışmaya başladı.

Dördüncü Anayasa Devlet Kurdu

İlk işleri, bir Encümen-i Mahsus(Özel Komisyon) kurarak Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlatmak oldu. 1921 Anayasası da denen bu metin Kanun-ı Esasi’nin devlet teşkilat yapısına ilişkin ilk kısmı dışında tamamını devam ettirdi. Yani Osmanlı Kanun-ı Esasi’si yeni devletin de anayasasıydı. Devlet devamlılık gösteriyordu.  

Ergun Özbudun ve Bülent Tanör gibi Anayasa Hukuku uzmanlarına göre 1921 Anayasası devrinin en demokratik, ileri metinlerinden birisiydi. Dış güçlerin dayatması olmadan, millet iradesi ile hazırlanan ilk metindi. Bir milleti ayağa kaldıran, derleyip toplayan 1921 Anayasası ruhu, imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet çıkardı. 1923 değişikliği ile Cumhuriyeti ilan eden Anayasa da bu metindi.

Onun da ömrü ancak 3 yıl olacaktı.

Beşinci Anayasada Eskiye Döndük

Beşinci anayasacılık hamlesi 1924 Anayasası oldu.

Hazırlayan, 1921 heyetinin de başkanı olan Yunus Nadi idi. Dr. Rıza Nur ‘Hayat ve Hatırlarım’ kitabında Nadi’nin ‘Rodos’ta eğitim almış Yahudi dinine bağlı bir Selanikli’ olduğunu yazar. Üstelik Meclis zabıtlarında, “Çürük eyer satarak milli kuvvetlere tuzak kurduğu” nedeniyle vekillikten atılması ve cezalandırılması tartışılmış bir kişiydi! Heyetin diğer üyeleri de Yunus Nadi’ye teşneydi!

İbrahim Arvas’ın aktardığına göre yürüttüğü 1924 anayasası çalışmasından yıllar sonra Atatürk, yolsuzluklarını tespit ettiği Cumhuriyet Gazetesi sahibi olan Yunus Nadi’ye, “Sen benim şerefimle oynuyorsun. Hangi Yahudi şirketini tetkik edersek; kulakların, şirketin arkasında görünüyor. Sen Cumhuriyet’i çıkaracak bir şahsiyet değilsin. Yarından itibaren gazeteyi çıkarmayacaksın. Aksi takdirde seni toprak altı ederim!” diyerek Cumhuriyet gazetesini kapattırmıştı.

Her Anayasanın Arkasında Hep Aynı Eller

Yeni Mithat Paşa’mız Yunus Nadi’ydi. 1924 Anayasası Meclis’te tartışılırken “Lehistan (Polonya) Anayasası’nın aynen aktarıldığı” tartışmalarının da pek revaç bulduğunu kaydedelim. İtirazlar, 1924 Anayasası’nın baskıcı bir sosyalist düzen getireceğini iddia edenlerce ortaya konuyordu. Nitekim tahminler boş çıkmadı.

Bu anayasal dönemde laikliğin ve çağdaşlığın devrimci ve katı bir yorumuyla hareket eden Yunus Nadi’yle irtibatlı ‘Kadrocu’ sol grubun rehberliğini yaptığı Kemalizm ve İnönizm elinde ceberrut bir yönetim kuruldu. Mustafa Kemal Kadro grubunu ve dergiyi kapattıysa da İnönü elinde gizli-açık iktidarlarını korudular. Anayasal imtiyazları ve ellerindeki ‘Tek Parti’ iktidarı ile, ‘çağdaşlık’ sloganı gölgesinde halkı inim inim inletiyorlardı. Mithat Paşa’nın, Enver Paşa’nın jakoben anlayışını yenileyen, halktan kopuk, Avrupa’ya endeksli bir anayasal hayattı bu. Çağdaş olmayı, kimliği değiştirmek, batılılar gibi olmak olarak gösteren bu anlayış halka tepeden bakıyordu. Makul, halkın sesini taşıyan CHP’liler “Devrimlerin bu şekilde sert uygulanması gerekmiyor” dese de kâr etmiyordu.

Osmanlı’yı yıkan eller şimdi Cumhuriyet’in can damarına yapışmış, Osmanlı’yla millet arasına girenler şimdi Cumhuriyeti bagajlarına almış halktan kaçırıyorlardı.

İttihatçılıktan Demokratlığa Çok Partili Hayat

Türkiye’de çok partili düzen 1909’da Kanun-i Esasi’de yapılan değişikliklerle kurulmuştu. Onlarca parti arasından İttihat ve Terakki’nin sıyrılıp tek parti haline gelmesi 1913 Bâb-ı Âli baskını ile, yani kanlı bir operasyonla olmuştu.  

1923’te Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Halk Fırkası’na dönüştü.

Cumhuriyetin ilanı sonrasında adına Cumhuriyeti de ekleyerek CHP olan bu parti 1924 sonrasında omurgasını eski ittihatçıların oluşturmasıyla yeniden ‘komitacı ve tek partici’ İttihat ve Terakki Partisi’nin siyaset çizgisine kaydı.

1923’te Mecliste muhalif II. Grup’un lideri Ali Şükrü Bey’in Topal Osman tarafından katli sonrası ikinci grubu tasfiye ederek kurulan II. Meclis’le 1924 Anayasası’nın yapılması bir İttihatçı geleneğine benziyordu.

Üstelik 1925’te “silahşörler” denen gruptan Kılıç Ali tarafından Meclis koridorlarında katledilen sert muhalif Milletvekili Deli Halit Bey başka bir sindirici mesaj taşıyordu.  

İşte Osmanlıyı yıkan ittihatçı zihniyetin bu hastalıklı yönü, vatan kurtarıldıktan sonra yeni Cumhuriyete de çöreklenmişti.

Bu şartlara karşı halk, farkında olduğu yanlışlıklara büyüyen tepkisini her kurulan yeni parti üzerinden göstermeye çalıştı: Önce 1924’te Kazım Karabekir’in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda toplandı. Muazzam teveccüh toplayan bu Parti, Doğu’da Şeyh Sait ayaklanmasından sorumlu tutularak, kapatıldı. Kazım Karabekir’ler, Refet Bele’ler vatana ihanetle suçlandılar.

Sonra 1930’da Serbest Fırka ile yapılan ikinci denemede de millet coşkulu teveccühünü bu partiye yöneltmişken, tehditlere dayanamayarak kendisini feshetmek zorunda kaldı. Ardından 1946’da Demokrat Parti dalgası başladı. Bu sefer durdurulamadı. 1950’de iktidara gelen DP’ye karşı 1960 yılında 37 alt rütbeli subayın yaptığı 27 Mayıs Darbesi, milletin derin yarası halini alacak bir şekilde, üç demokrat liderin asılarak idamıyla sonuçlandı.

Padişahlık gibi Cumhuriyet de seçim yapmıyordu: 1923 yılından bu yana ilk seçim 1946’da yapılmış; 1950’de engellenemeyen halkın “yanlış bulunan” iradesi 1960’ta idamlarla cevaplanmıştı.

Bütün bu cezalandırılan partilerin bir anayasa hayali vardı. Özgürlükçü bir anayasa. Fakat bu sefer saik değişmişti. Artık hürriyetçi anayasa talep eden Osmanlıdan beri olduğu gibi iktidar seçkinleri ve batıcılar değil, halkın kendisiydi!

Altıncı Anayasa: Yine Aynı Eller, Yine Kanlı Yıllar

1960 Darbesini yapanlar, 1961 yılında yeni bir Anayasa yaptılar. Yine kan, yine Anayasa!

İstanbul Tasarısı ve Ankara Tasarısı adı altında hazırlanan Anayasa Taslaklarının müellifleri solcular ve yine o azınlıklardandı; Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Sıddık Sami Onar, İlhan Arsel, Muammer Aksoy gibi hocalardı bunlar.  Adeta, Osmanlı yabancı etkisi aynıyla devam ediyor, “Size bir anayasa lazımsa onu da yine biz yaparız.” diyorlardı.

Bu ‘güya Atatürkçü’ler, “Atatürk’ün Anayasası”nı değiştirmediler, kaldırdılar.

Özgürlükleri cömertçe veriyorlardı. Dünyanın belki en geniş hürriyetler tanıyan anayasasını yaptılar. Lakin metnin Türkiye gerçeklerine uzak bir Anayasa olduğunu anlamaları için çok zaman geçmesi gerekmedi.

Soğuk Savaş dönemiydi. Ülkede anarşi kol gezmeye başlamıştı. Üniversiteler ve sokaklar karışmıştı. Suçu Anayasa’da bulan Adalet Partisi hükümeti, bu metne dokunmaya kalkışınca askerlerden yine darbe geldi: 1971 muhtırası verildi. Yine kan, yine yeni anayasa!

Muhtırayı verenler Anayasa Komisyonu kurdurup değişikliği de kendileri dikte ettiler. Her on yılda bir yıldızları saydığımız “darbekratik” cumhuriyet devri başlamıştı. 

Türkiye, 1961 Anayasası iki vesayet kurumu öngörmüştü: Anayasa Mahkemesi hukukun içinden, TSK hukukun dışından rejimi ayarlarında tutuyordu. Bu yolla ülke, 1924 Anayasası sonrasında devlete yeniden tüneyen dış bağlantılı ‘seçkin dar kadro’nun kontrolünde tutulmaya devam ediyordu.

Ne Tesadüf! Yedincide de Değişen Bir Şey Yok

1971 yaması da çözüm olmadı. Anarşi, kurtarılmış bölgeler, grevler, devalüasyonlar sürdü, gitti… Sokaklar gençlerin birbirini vurduğu cinnete şahit oluyor, kan gövdeyi götürüyordu.

Dış güçlerin “bizim çocuklar” dediği kuvvetlerin egemen olduğu TSK Komuta kademesi, 12 Eylül 1980 günü ‘güvenliği sağlamak’ gerekçesiyle yönetime el koydu. Artık ordu emir komuta zinciri içinde darbe yapar olmuştu.

Nihayet, hedef yine anayasaydı. Yine kan, yine anayasa, yine aynı insanlar…

1982 Anayasası “Kontrollü demokrasi” düzenini daha bir perçinledi. Bunu mevcut kontrol mekanizmalarına çok daha etkin bir enstrüman ekleyerek yaptı: Milli Güvenlik Kurulu.

Zaten darbeyi yapan Milli Güvenlik Konseyi, çıkarttığı “Anayasa Düzeni Hakkında Kanun”la birlikte 1961 Anayasası’nı kaldırmış, bütün güçleri kendisinde toplamıştı. Adeta bu yapı yeni anayasa ile kalıcı kılınmak istenmişti.

82 Anayasasını hazırlayan komisyonun başında anayasa hukukçusu Prof. Orhan Aldıkaçtı vardı. Yedinci anayasada da yine aynı imza görülüyordu: İhtilal komitesindeki çoğu paşa gibi Aldıkaçtı da aynı kökendendi; Yahudi Bezmen ailesinin akrabalarından birisiydi.

Bu kadarı tesadüf olabilir miydi? 150 yıldır isi neleri değişse de köken ve misyonları değişmeyen bu insanlar dışında memlekette anayasa yazacak kimse yok muydu?

Bir Anayasaya Bin Yama

Evlere şenlik bir durum vardır: Yüzde 99’a yakın bir oyla kabul edilen 1982 Anayasası’na sahip çıkan da olmadı, bu kadar maddesinde değişiklik yapılan bir başka Anayasa da!

1876 Anayasasının 7 defada 35 maddesi değiştirilmişti.

1921 Anayasasında 1 defada 6 madde değişikliği yapılmıştı.

1924 Anayasası 5 defa değişikliğe uğramış 21 maddesi değişmişti.

1961 Anayasasının 7 defada 54 maddesi değişmişti.

1982 Anayasasının ise 21 defada 120 maddesi(yüzde 70’i) değişikliğe uğradı.

Özal’lı yıllarda 1982 Anayasası’nın askeri disiplinini bozmaya çalışan hamleler çokça yaşandı, bu bozucu etkiyi ilk sergileyen Medya oldu. 1993 yılında Tv yayıncılığı üzerindeki devlet tekeli kalktı. 1995 yılında Çiller döneminde 1980 ihtilalinin meşru olduğu hükmü kaldırıldı. 1999 yılında özelleştirmenin önünü açan değişiklik yapıldığında da Ecevit Başbakan’dı, 2001’de anayasadan temel hakları sınırlandıran maddeler çıkartıldığında da…

Terör olaylarının doğurduğu 82 Anayasası’na terör kavramının 2002 değişikliği ile girmesi ilginç bir durumdur.

Artık AK Partili yıllar gelmişti. 2002 yılında Anayasada yapılan affa uğramış cezaların seçilmeye engel olmaktan çıkarılması için kaldırılması yönündeki bir değişiklikle Recep Tayyip Erdoğan’ın da kesintisiz ve yükselerek sürecek olan siyaset yolu açılmıştı.

2004 yılında ölüm cezası kaldırıldı, 2005’te banka açma yetkisi Bakanlar Kurulu’ndan alınıp BDDK’ya verildi, 2006’da Milletvekili seçilme yaşı 30’dan 25’e indirildi. 2007 yılında Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, 2010 yılında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı ve HSYK’nın seçimle belirlenmesi kuralı getirildi.

2016’da darbe girişimi yaşandı. Bu hain ve kanlı girişim sonrası Anayasa yine değişti. 2017 yılında Parlamenter sistemi Cumhurbaşkanlığı sistemine çeviren geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği yapıldı.

Hani Anayasalar Zor Değişirdi?

Bu kısa anayasa tarihi panoramasında da görüldüğü gibi anayasa kökten sürme değil de tepeden inme gelince, değiştire değiştire bitiremedik.

Değişikliklerin istikametinin devletin daralması, özgürlüklerin genişlemesi, liberalleşme ve hukukun üstünlüğünü sağlama amaçlarına yönelik olduğu da bu özetteki başlıklardan anlaşılıyor.

Normalde çok zor değiştirilmesi gereken anayasada her yıl onlarca maddede değişiklik yaparak bugünlere kadar geldik. Bugün ilk haline göre 82 Anayasasının üçte ikisi değişmiş durumdadır!

Ancak uygulamaların aynı istikamette gerçekleşmediği de bir başka vakıadır.

Anayasa tarihini okudukça gördük ki anayasalarla oynamak milli kaderle oynamak, tarihle oynamak gibi, hatta ateşle oynamak gibi bir şeydir. Tepeden inme anayasaların demoklesin kılıcına çevirilebildiği, yer yer lastik gibi çekiştirildiği, delik deşik edilebildiği Türk anayasa tarihi birbirimizle uğraşmanın da tarihi gibidir.

Demek ki anayasa tarihi tecrübemiz, huzura ermemiz için tepeden inmeci değil kökten sürme, seçkinci değil en geniş katılımla yapılan sivil anayasaları öneriyor.

Hayatın Doğal Akışına Aykırı

Yine gördük ki 150 yıllık anayasacılık tarihimizde üç yıllık ömrü olan 1921 anayasası dahil, anayasalarımızın hazırlayıcıları, toplumun kahir ekseriyetinin mensup olduğu köke ve değerlere ait insanlardan seçilmemişler.

Bu normal değildir.

Hatta bu insanların bir kısmının yazdıkları eserlerle Milletin dinini, mukaddesatını aşağıladıkları malumdur. Üstelik bir kısmının somut örgütsel bağları, yabancı devletlerle ilişkileri olan kişiler oluğunu görmek tüyler ürperticidir.

Bu durum kabul edilemez.

Elbette etnik veya dini kimlik ayrımcılığını onaylamayız. Elbette bu ülkede herkes eşit olmalıdır. Ancak, kaderimizi belirleyen, çilemizin kaynağı olan metinleri, oydaşma ile değil sekter çalışmaların ürünü olarak ve hep aynı azınlık grup yazmışsa, bunu da hayatın doğal akışına uygun bulamayız.

Kan ve Yabancı Nüfuz Kokusu Taşımayan Bir Anayasa Metni

Anayasaların sürekli “kanlı” süreçlerin sonucu yeniden yazılması “anormal şartlar altında normal iş yapamama” kabilinden bir başka sorunlu durumdur ve bu sorunlar metinlere yansımıştır.

Normal şartlar altında, normal insanlar, normal bir anayasal metin yazmalıdır.

Yani, demokratik istişare süreçlerinden geçerek olgunlaşan, vatanseverliğinden kuşku duyulmayacak uzman kişilerin yazacağı sivil bir metin…

Kandan ve nüfuzdan uzak milli iradenin yansıdığı bir anayasa metni…

Bugünlerde Türkiye’nin atacağı değişim adımlarının isabetli olması kritik önemdedir. Cumhuriyetin yüzüncü yılında Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’nun kaderi bu kadar Türkiye’ye endekslenmişken, eğer doğru değerlendirebilirsek, bu fırsat Türk-İslam Medeniyetinin ikinci inkişafının da miladı olabilir.

Kırılma Noktası

Anayasalar modern siyasi tarihimizin kırılma noktalarını işaret eder. Bugüne kadar millet aleyhine yaşanan bu kırılmaları ilk defa yapılacak sivil yeni anayasayla 150 yıllık tarihten metne yansıyan sorunları bertaraf ederek yeni ve parlak bir çağın açılma iradesinin deklarasyonu anlamına gelecek şekilde hazırlayabiliriz: Toplumsal sözleşme niteliğinde, özgürlükçü, sivil ve tutarlı…

Tarih tam kırılma noktalarında yeniden başlar.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya