Bugün öğleden sonra…
Takvim sıradan bir günü gösteriyordu belki ama biz zamanın dışına çıktık.
1968’lere gittik.
Sloganların, ideolojilerin, sokakların yangın yerine döndüğü o yıllara…
Ama biz yangının ortasına değil; o yangına karşı dimdik duran bir avuç inanmış insanın yanına gittik.
Yanımda Bursa’nın o yıllardaki mücadele ruhunu taşıyan isimlerden Mustafa Gürses abi vardı.
Kapı kapı dolaştık.
Önce Fahrettin Demirtaş…
Sonra Ramazan Gündüz…
İsim demek kolay.
Ama bu isimler, bir dönemin yükünü omuzlamış adamlardır.
Yaşları 75’i geçmiş, 80’e dayanmış…
Ama mesele yaş değil.
Mesele şu:
Bazı insanlar yaşlanır…
Bazı insanlar ise sadece yıllanır.
Onlar yıllanmış…
Sohbet başladı.
Bir baktım…
Karşımda 80 lerinde insanlar yok.
30 yaşında delikanlılar var!
Sesler yükseliyor, gözler parlıyor, cümleler keskin…
Mustafa abi bir anda coşuyor…
Sesindeki kırıklığa rağmen adeta kükrüyor.
Çünkü konu ne?
Vatan…
Millet…
İnanç…
İşte insanı diri tutan şey de bu zaten.
“Biz o zamanlar gencecik öğrencilerdik…” diyorlar.
Ama o gençlik… bugünün gençliği gibi değildi.
Onlar; rahat koltuklarda fikir üretmedi.
Onlar; sokakta, baskının içinde, tehditlerin gölgesinde inandıkları gibi yaşamanın bedelini ödedi.
Ülkenin üzerine bir kâbus gibi çöken komünizme karşı
“İslam kalmak” mücadelesi verdiler.
Bugün kulağa basit gelen bir cümle…
Ama o gün bunun bedeli vardı.
Fişlenmek vardı.
Dışlanmak vardı.
Aç kalmak vardı.
Hatta…
Birisi hatırlatıyor:
“Hatırlıyor musun koca reis, 30 gün boyunca sadece tarhana çorbası içmiştik…”
Ve ardından o cümle geliyor:
“O gün ne yaptıysak, doğru yaptık.”
İşte bu cümle…
Bir ömrün özeti.
Biz kenarda oturduk.
Konuşmadık.
Sadece dinledik.
Çünkü bazen susmak, en büyük saygıdır.
Zaman akıp gidiyor sandık…
Ama aslında akan zaman değilmiş…
Ömürmüş.
Ramazan abi…
Gözlerini kaybedene kadar, bir yıl öncesine kadar okumaya devam etmiş.
Düşünebiliyor musunuz?
Bir insanın bedeni yorulabilir…
Ama zihni yorulmaz, eğer bir derdi varsa.
İşte o dert…
Onları bugün hâlâ diri tutuyor.
Fahrettin Demirtaş…
Mustafa abinin ifadesiyle “koca reis”…
80’e dayanmış yaşı… 2 metre boyu, 130 kiloluk heybetiyle hâlâ dimdik.
Sadece bedeni değil…
Duruşu da hâlâ dimdik.
Ve Mustafa Gürses…
Vefa nedir diye sorarsanız…
Onu gösteririm.
Çünkü bazı insanlar sadece yaşar…
Bazıları ise hatır tutar.
Hatır taşıyan adamlar kolay yetişmez.
Ben…
Hasan Günay…
Onların yanında, adeta evlatları yaşında birisi olarak oturdum.
Dinledim.
Gıpta ettim.
Ve içimden sadece şunu söyledim:
“İyi ki bu insanlarla yolum kesişmiş…”
Bu bir şans değil…
Bu bir nasip.
Ve bu nasibe vesile olanlardan Allah razı olsun.
Bugün bir şey daha anladım:
Biz hep “o eski insanlar kalmadı” diye şikâyet ediyoruz ya…
Yanılıyoruz.
Onlar hâlâ var.
Ama mesele şu:
Biz onların yanına gidiyor muyuz?
Onları dinliyor muyuz?
Onların taşıdığı davayı anlıyor muyuz?
Bu ülke…
Sosyal medyada yazılan cümlelerle kurulmadı.
Bu ülke…
Tarhana çorbasıyla direnmiş insanların omuzlarında yükseldi.
Aç kalan…
Dışlanan…
Ama vazgeçmeyen insanların omuzlarında…
Ve bugün…
O insanlar hâlâ hayatta.
Hâlâ aynı heyecanla konuşuyorlar.
Hâlâ bu millet için dertleniyorlar.
Soru şu:
Biz onların bıraktığı yerden devam edebilecek miyiz?
Yoksa sadece hatıralarını dinleyip dağılacak mıyız?
Bugün biz bir ziyaret yapmadık.
Bugün…
Bir neslin ruhuna dokunduk.
Ve gördük ki…
O ruh hâlâ yaşıyor.
23.03.2026
Hasan Günay
