Dün; bir köstekli saat zarafetinde, akarken usul usul zaman
Bugün; dijital terör hoyratlığında, koşuyor hiç soluklanmadan
Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısını okuyan bilir, o yazıda eskiyi atarak yerine koyulan “yabancı” yeninin getirdikleriyle oluşan doku uyuşmazlığı anlatılır.
Haşim o yazıyı yazdığında yıl 1921 dir ve batı usulü saat ayarına geçişin üzerinden sekiz yıl geçmiştir. Yazarımız eski saatin adının “ezani saat” olmasından yenisinin de yabancıya ait olmasından hareketle sosyal hayatta meydana gelen aynı yönlü değişime dikkat çeker.
Bir saat üzerinden sembolize edilen bir hayıflanma vardır eserde.
“Bize ait olandan vazgeçtik, olmayanı sahiplendik ve artık onlar gibi oluyoruz” der sanki.
Beş yıl daha geçince o yazının üzerinden eski saat ayarı tamamen yasaklanır. Ondan sonra hayatta kaldığı yedi yıl içerisinde buna dair yeni bir yazı ya da şiir yazdı mı bilmiyorum ama asıl değişimlerin çok daha sonraları olacağını eminim hissetmiştir.
Çünkü değişim zamanı gösterenle sınırlı değildir. Artık zamanın ruhudur asıl hedef.
Prof. Dr. Bedri Gencer (*). Hayat tarzını, üretim ve buna bağlı yönetim tarzının belirlediğini ifadeyle şöyle der “…insanın “bilme ile eyleme” tarzı birbirine bağlı olduğundan yaşayış tarzındaki bu dönüşümün düşünüş/inanış tarzını etkilemesi kaçınılmazdır. Modernleşme denen hayat tarzındaki bu dönüşüm, bir kimlik dönüşümüne, bu da kimliğin kaynağı olarak din algısının değişmesine yol açar.”
Öyleyse ters işlemle düzeltme de yapılamaz mı?...
Eskiye güzellemeler yaparak her şeyini doğru kabul eden biri değilim. Tarihi kutsamam inkâr da etmem.
Zira eski zamanlarda Habil de vardı Kabil de, Hz. Musa (A.S) da vardı Firavun da, Hz. Muhammed Efendimiz (S.A.V) de vardı Ebu Cehil de.
İyiyle kötünün, Hak ile batılın kıyamete kadar sürecek mücadelesinin bir sahnesidir bu dünya hayatı. Ve aynı anda yaşar iyilerle kötüler. İktidar el değiştirir sadece ikisi arasında.
Büyük resimdeki bu mücadele insanın kendi içindeki kötü ve iyinin silahşorları olan nefs – i emmaresi ve vicdanı arasında da sürüp gidecektir kendi kıyametine kadar.
Hani “zamanın ruhu” dedik ya işte asıl özlediğimiz, ondan bizim payımıza düşendir belki de.
Mesela ben eski akşamları özlerim.
Akşam güneşinin solan yüzü bedenime hafif bir serinlik verse de tatlı bir hüzün hissi de içimi ısıtır. Ve günün telaşından yorgun düşen dinginliğe muhtaç bedenimin dermanı da kendisi batıp giderken çöken karanlığı getiren güneşin, bize emanet ettiği akşamlardır.
Vaktinin barındırdığı sırdan olsa gerek ezanında ayrı namazında ayrı bir huşû vardır günün bu en güzel deminin.
Hane halkının bir araya gelme zamanıydı benim için geçmişe ait hatıralarımda akşam vakti.
Hatta birçok hane için de öyleydi zannımca… değilse de şimdi olmalı…
Babaların işten, çocukların okuldan ya da sokaktaki oyunlarından, annelerin de gündüz gezmelerinden döndüğü ve herkesin kendince akşama hazırlandığı bir zaman dilimiydi ikindiyle akşam vakti arası.
Yeri ayrıydı mesela akşam yemeklerinin. Sadece yemek değildi çünkü. Ailedeki herkesin aynı sofra etrafında bir arada olduğu günün bu yegâne anında bir aile toplantısıydı aynı zamanda...
Üstelik öyle bir toplantı ki ne iş toplantıları gibi soğuk ve mesafeli ne de askerlikteki tadatlar gibi mecburi ve asık suratlıydı.
İkiyüzlü samimiyetsiz iltifatlara da gerek yoktu bu toplantıda, gereksiz yalanlara da.
Sıcaktı içtendi kahkahalar da hüzünler de hatta kızgınlıklar bile...
Aslında açlık yemeğe, yemek muhabbete bahaneydi bizim evlerimizde günün bu en güzel vaktinde.
Eski akşamlar mıydı yoksa o andan çocukluğumun umarsız sorumsuz küçük dünyasına düşen mutlu ve huzurlu küçücük payına, ben büyüdükçe artan sorumlulukların ağırlığına paralel daha da keskinleşen bir özlemmiydi emin olamıyorum artık…
İllaki her çocuğa aynı pay düşmedi o zamanın ruhundan. Hiç hatırlanası olmayan nice paylar da vardır illaki.
Derken zamanın ruhu dedikleri şey değişmeye başladı. Dayatılan hayatlar ve onun getirdikleri, zamanı daralttı da daralttı.
Herkes bir gaye uğruna harıl harıl ve gece gündüz demeden çalışma kaygısına düşer oldu.
Her ne olursa olsun bu kaygıya sebep gaye, her geçen gün ona yaklaşmak yerine fersah fersah uzaklaşıp başkalaştığımızı fark edemez olduk.
Dağıldık dört bir yana. Eli ekmek tutan, hanelerden ayrılıp başka haneler açar oldu tek başına. Birey olarak büyüttük ve bireyselleşti sonra herkes ve özgürlük sandık yalnızlaşmayı.
Yola çıkarken ki amaçlarımız yolun dayattıklarıyla değişmeye başladı. Hedefimize götürecek bir yol açmakken istediğimiz, açılan yol kendi menziline götürdü bizi.
Zira yol yanlış anlatılmıştı bize. Sandık ki çok çalışıp çok kazanınca hallolacak her şey ve inandık ki bir beden ve ondaki candan ibarettik sadece. Oysa ruhumuzla vardık... ama bu unutturuldu bize.
Sonra zamanın ruhu daha da değişti.
İletişim çok daha kolay sağlansın ve artsın diye icat edilip özendirilen şu avuç içimize sığan aletlerden kaldıramaz olduk başımızı ve yan yana otururken uzak kalmaya başladık birbirimizden. Suskun ve habersizce… küsmüşüz de haberimiz yokmuş gibi… tek başımıza güldük ve bir başımıza sinirlendik avucumuzdakine bakarken. Kalabalıklarda yalnızlaştık gitgide...
Duvar boyu ekranlardaki hayal ürünü renkli dünyaların sanal karakterlerini yakın çevremizdeki insanlardan daha iyi tanır ve daha çok sever ya da kızar olduk onlara. Duygusal bağlar kurduk her biriyle... her gün birinin tükettirildiğinin farkına varmadan. Duygularımız hissizleşti bu hız dünyasında… haz eşiğimiz yükseldikçe yükseldi ve haz alamaz olduk haz dünyasında…
Bir taraftan sanal gerçeklik girerken dünyamıza, gerçeklerimiz kayboldu yavaş yavaş sanallaşan dünyada.
Robotlaştığımızı dert etmezken her geçen gün, işimizi robotlar alacak diye kaygılanır olduk… ne kadar da ironik... Ama gerçek ne yazık ki.
Korkum, dünya insansız kalmasın diye robotların da insanlaşma kaygısına düşmesi.
Zekamızdan başladılar zira bize benzeyip hatta aşmaya… güya...
Sırada ne var bilmiyorum ama…
Neyse ki rahatım.
İnsan ruhu, hamdolsun ki insanın aklıyla ve duyularıyla kavrayabileceği sırların ve sınırların çok çok ötesinde…
Vesselam.
Hadis-i Şerif: (Buhârî, Edeb, 101)
“Allah buyurdu ki, âdemoğlu zamana söver. Hâlbuki (zamanı var eden) benim! Gece de gündüz de benim elimdedir.”
(*) Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri, Zeytinburnu Belediyesi 2013