YERLİ VE MİLLİ ÜRETİME FARKLI BİR BAKIŞ
MAKALE
Paylaş
23.03.2026 11:32
599 okunma
Tahsin Güngör

Türkiye Yüzyılı hedefinin açıklanmasıyla birlikte ağırlık kazanan ancak çok daha öncelerde daha kısık bir sesle dillendirilen "yerli ve milli üretim" vurgusu her geçen gün daha fazla destek ve kabul görmeye devam ediyor.

Ancak bunda da her zaman ve her önemli konuda olduğu gibi "karşıtlar ve muhipler" cephesi oluşturmayı başardık.

Aslında bir devlet stratejisi ürünü olan bu projeyi siyaset üstü göremedik ve güncel siyasete hapsettik.

Bunu hangi taraf yaptı hangisi yapmadı sorusu ayrı bir tartışma konusu ancak buna girip tuzağa düşmeyi doğru bulmuyorum. Bu tür konularda detaya dair tartışmaların gündeme taşınması sadece bizi yani toplumu ana konudan uzaklaştırmaya yarar.

Osmanlının son dönemlerinde başlayan yenilenme çalışmalarından itibaren hep bir arayış olmuş ve doğası gereği bu arayışta da rota dönemin "çağdaş medeniyet seviyesi" ne sahip ülkelerine yönelmiştir.

Zaten o dönemde de şimdiye kadar ki süreçte ve şu anda da gerçek zeminde "yenilikçiler ve buna karşı olanlar" gibi bir mücadele olmamıştır. Ne yazık ki hep bu zeminde tutulmak istense de zaman içinde yapanları sürekli değişen çok marjinal sınırlı sayıdaki etki alanı küçük tepkiler dışında yenilenmenin batıdan gelmesi noktasında aykırı bir görüş olmamış sadece içeriği ve yöntemi üzerinde karşıt fikirler çatışmıştır.

Bu da; "batının ilim, fen ve teknoloji alanındaki yenilik ve ürünlerini alıp kullanalım ancak içtimai, sosyal alandaki değer ve ürünleri kendi toplumumuza adapte ederek aşağıdan yukarıya doğru olacak şekilde ve sindire sindire uygulayalım yani batının güzelliklerini alalım ama Batılılaşmayalım" fikri ile "çağdaş medeniyet batıda teşekkül etmiştir öyleyse biz de ancak bunu bu haliyle alarak yukarıdan aşağıya doğru sönümlenmesine izin vermeden hızlı bir şekilde yapmalıyız ve batı dünyasının bir üyesi olarak Batılılaşmalıyız" fikrinin mücadelesine dönmüştür.

Neticede ikinci fikir baskın çıkmış ve Cumhuriyet döneminde devlet politikası olarak uygulamaya dönüşmüştür. Lakin tartışma hala bitmemiştir. Belki de bunun nedeni tercih edilen "jakoben" yöntemin doğal sonucudur.

Toplumun bir kısmı bunu kabullene gelmiş ki bunlar daha ziyade faydacı bir yaklaşımı tercih edenlerden oluşsa da zaman içinde doğal olarak ideolojik bir taban da kazanmıştır.

Kabullenmeyenler ise uzun yıllar gizli ve içten içe bir mücadele ve ret politikası izlemiş zemin üstüne çıkıp tabandan karşılık bulduğunun görüldüğü dönemlerde de sistem tarafından bastırılmıştır. 

Bunların en sembolik olanlarından biri de yazımızın başlığıyla ilgili olan yerli otomobil üretimi denemesidir. Acaba buna karşı çıkışın nedeni sadece kapitalist refleksler miydi?

Birinci fikri savunanların ifadesi özetle ilim, fen ve teknoloji ile bunların ürünlerini alalım ancak sosyal ve manevi değerleri almayalım ya da kendimize uygun hale gelebilecekleri alıp adapte edelim idi.

Ancak buna karşı içeriden de çıkışlar ve fikirler geldi. 

Mesela İsmet Özel (1)… Kültüre bir üretme biçimi, medeniyete de tüketme biçimi der. Batının çalışma, öğrenme ve ürün verme şartları onun kültürü yani üretme biçimi, hayatı düzenleme, insan ilişkilerini yürütme, eğlenme ve mevcut ürünlerden yararlanma şartlarını ve durumunu da medeniyet yani tüketme biçimi olarak tanımlar. Bizim üretim biçimlerine ulaşmamızın batı ve onların uzantısı elitler tarafından özellikle engellenirken tüketim biçimlerinin ise kolaylıkla alınmasının sağlandığını düşünür. Buraya kadar aslında Said Halim Paşa dahil karşı durduğu cenahla düşünceleri benzerdir diyebiliriz. Ancak Özel, genel kanaatin aksine üretim biçimi alındığında tüketim biçiminin de beraberinde geleceğini iddia eder.

Aslında O, Müslümanların kendilerine ait bir medeniyet iddiasının da olmaması gerektiğini düşünür. Zira ona göre Kur’an ve Sünnet insanlara nasıl yaşanması gerektiğini göstermiştir, nasıl medeniyet kurulması gerektiğini değil. Avrupa ile medeniyet yarışına girişmek sonunda Müslümanları eklektik bir anlayışa götürecektir. Hatta konuya şöyle bir nokta koyar tabir yerindeyse; “Müslümanlar iktisadi olarak geliştikleri için kurtulamazlar tam tersi kurtuldukları için ekonomileri düzelir”  

Prof. Dr. Bedri Gencer de "Hayat tarzı, üretim ve buna bağlı yönetim tarzı tarafından belirlenir” der. (2)

Aslında bizlerin yeni yeni dillendirdiği bu gerçeği onlar yani batı medeniyetini kurgulayan mimarlar Allahualem kendileri dışındaki toplumlara bunu ihraç etmeye karar verdikleri zaman biliyorlardı.

Bu, Kapitalizmin temel kurallarından biri olsa gerek yoksa onca devasa yatırım boşa giderdi.

Bunun için de yöntem ve araçlarını değiştiren emperyalizm ile gayri meşru bir ilişkiye girdiler ve bundan "marka" kavramı doğdu. Ama bu cazibeli güzelin kardeşleri arttıkça geniş coğrafyalarda ve toplumlarda tanınıp kabul görmesi için bir de "muhabbet tellalına" ihtiyaç vardı ki onu da buldular. "Reklamlar"...

Zaman içinde bu ikilinin sağladığı rüzgarla tüketim talebi ve beraberinde üretim arttıkça arttı. Ancak nihai hedefleri olan “kendileriyle sınırlı bir hegemonik topluluğa ulaşmak” için başlattıkları dünya nüfusunu azaltma politikaları sonuç vermeye başlayınca azalan nüfusa rağmen tüketim miktarının düşmemesi için tüketim hızını arttırmaları gerektiğinin farkına vardılar. 

Bunun için de ürünün hayat döngüsündeki ölümü diyebileceğimiz "eskime" yerine "eskimeden yenileme ve model yükseltmeyi" kabul ettirmek istediler. Bunun temini için de yıllarca besledikleri “moda” canavarını her sektörde yaygınlaştırmaya başladılar. Böylece ürün eskimese de modeli eskidi… yani beyin ölümü gerçekleşti.

Böylece hem tüketimin artması ile ekonomik abluka sürdürülmüş hem de kapitalizmin Bermuda Şeytan üçgeni olan "özendirme - ihtiyaç hissettirme - zaruret" döngüsüne oturtulan "hızlı tüketim modeli" ve "haz eksenli ihtiyaç dayatması" ile yaşam tarzlarımız ve haliyle fikirlerimiz ve en nihayetinde inanç değerlerimiz de abluka altına alınmış olacaktı.

Yukarıda İsmet Özel ve Bedri Gencer’den alıntıladığımız paragrafları konumuza uygun daha anlaşılır ve sade bir ifadeyle özetlersek; “Özel, batı bize tüketim tarzını verdi ama üretime dair birikimlerini paylaşmadı derken Gencer de üreten tüketimi hem belirler hem de yönetir der”

Dolayısıyla nasıl geldiğinin bir önemi olmaksızın kabul edilen tüketim alışkanlıkları ile birlikte üretimi elinde tutan batıya, toplumları dizayn edip istedikleri davranış kalıplarına mahkûm etme ve zamanla dönüştürme imkânı vermiş oluyordu. Böylece “Batılı olmadan Batılılaşmış toplumlar” peyda oldu.

Bu çerçevede, "yerli ve milli üretim" yaklaşımı ile birlikte düşünüldüğünde "Türkiye Yüzyılı Projesi"nin hedefi "ekonomik, askeri ve siyasi bağımsızlık" gibi görünse de özünde "milli ve manevi bağımsızlık" olduğu fikrini güçlendiriyor.

Elbette üretim millileşince iki yüz yıllık yabancı taklitçiliği esaretinden kendiliğinden kurtulmuş olmayacağız ancak batının üretim gücünden kaynaklı üstünlük algısı zihinlerdeki hakimiyetini kaybedecek bu da onun yerine özümüze ait değerlerin yerleşmesi için bir zemin hazırlayacaktır.   

Bu yüzden; 1949’da Nuri Killigil'in, fabrikalarıyla birlikte havaya uçurulması ile başlayan ve 1960’ların başında Devrim otomobilinin başına örülen ihanet çorabı ile devam eden ve günümüzde yerli – milli üretim hamlesinin mizah unsuru gibi kullanarak itibarsızlaştırılması gayretlerinin gerekçesi zahiren farklı sunulsa da gerçekte "yerli ve milli üretim sisteminin" beraberinde getireceği "milli ve manevi yenilenmenin" engellenmesi çabasıdır.

Ne diyelim…

Hoş geldin "Manevi Vatan" (3)

Vesselam

Hz. Ali (RA): “Kişi inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar.''

(1) Ercan YILDIRIM; İSLÂMCILIĞA MUHALİF BİR İSLÂMCI: İSMET ÖZEL, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri

(2) Prof. Dr. Bedri GENCER; ŞERİATÇILIKTAN MEDENİYETÇİLİĞE İSLÂMCILIK: BİR İSLÂMCILIK TİPOLOJİSİNE DOĞRU, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri

(3) “Yine öğreneceğiz ki; her milletin milli kanun ve an'aneleri, üzerinde yaşadığı topraktan daha kıymetli bir «manevi vatan» meydana getirirler. Çünkü insan topluluklarını bir millet haline getiren onlardır… Bizim gibi vatan toprağını korumak uğrunda asırlardan beri, kanını cömertçe dökmüş olan bir milletin, «manevi vatan» ına karşı ilgisiz kalıp, sevgisizlik ve saygısızlık göstermesi tasavvuru güç, anlaşılmaz bir hatadır.” Said Halim Paşa; Fikri Buhranımız

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya