KÜÇÜK BİR SABAH HİKAYESİ
MAKALE
Paylaş
06.04.2026 11:30
123 okunma
Tahsin Güngör

Sabah, seher vakti geçmiş ardından işrak vakti de çıkmıştı.

Kahvaltı hazırlıklarını yaparken açtığım televizyonda Sadettin Ökten hocanın Yakup Kadri’den de mülhem İstanbul ezanlarına dair bir yazısının seslendirilmiş metni duyulmaya başladı.

Henüz mekanik hoparlör seslerinin kulaklarımızı tırmalamaya başlamadığı zamanlarda insan sesinden dinlenen ezanları ve ona kulak verenlerin tasviriydi bu güzel metin.

Tane tane de olsa müezzinler ezanı minarenin şerefesinde döne döne okudukları için sadece bir kısmını tam olarak işitebildikleri ezana ahalinin kendilerinin duyabileceği bir sesle nasıl eşlik ettiğini aktarıyordu.

Sonrasında birkaç ihtiyacı almak için dışarı çıktım. Gidip dönünceye kadar yolda geçen süre içinde bu güzel metnin bendeki iz düşümlerini canlandırmaya çalıştım zihnimde.

Çok küçük yaşta bu şehire geldiğimizde henüz hoparlörden ezan uygulaması yaygınlaşmadığı halde nedense insan sesinin yalın ve doğal haliyle okunan ezana dair bir şey hatırlamıyordum ama babam ve arkadaşlarının hoparlörle okumanın caiz olup olmadığına dair yaptıkları konuşmalara sık sık tanık oluyordum.

Ancak köydeki çocukluğuma dair güzel bir anım vardı bu konuda. Yaşadığım orijinal halinden mi kalmıştı aklımda yoksa başkalarından dinlediklerimden tasavvurla zihnime yerleşen dolaylı bir anı mıydı pek emin değilim. Ama içinde ben de vardım ve yeniden yaşamış gibi oluyordum bir vesile her aklıma geldiğinde.

Ramazan ayında iftar vakti yaklaştığında, evimiz köy camiine uzak kaldığından biraz zor duyulan ezanı beklemek için caminin yanına giderdik. Ezanı beklerken minarenin altından hocayı kandırıp erkenden okutmak için “Allahuekber Allahuekber hocanın boğazına yağlı katmer” diye bağırırdık. Oyun edinmiştik bunu.

Sonrasında hoca ezana başlar başlamaz ev halkına ezanın okunduğunu ilk haber veren olup iftarlık hediyeyi kapmak için eve kadar koşarak yarışırdık.

Şehirdeki çocukluğumdan ezana dair güzel olansa, evin içinde de bahçede de olsak okunan ezanları duyabiliyor ve dinleyebiliyorduk.

Çünkü oturduğum mahalle şehir merkezinde olmasına rağmen sokaklarımızda evler henüz estetikten nasipsiz çok katlı ucube yapılara dönüşmemişti. Yani güneş ışığının doğrudan camlarımızdan içeri girişini ve insana mutluluk ve rahatlama hissi vererek esen seher yelini engelleyen, yakın olan camide okunan ezanın sesini emen beton binalar ve sokaklarında durmadan geçen motorlu araçların gürültüsüyle de tanışmamıştık.

Anneler kapıdan dışarı çıkmadan eşiğe gelerek bağırdığında bile sokakta oynayan çocukları onu duyar ve gelirdi. Komşular camdan cama konuşup evde eksik olan bir malzemeyi isteyebiliyordu.Çocuklar da evden eve servis hizmeti yapıyordu oyun arasında.

Yaz akşamları ise kapı önlerinde öbek öbek toplanıp çay-çiğdem (çekirdek) eşliğindeki sohbetler birbirine laf atarak genişliyebiliyor ve hatta aynı kilim etrafında oturuluyormuş gibi sohbete ortak olunup ikramlar gönderilebiliyordu.

Anlayacağınız sokaklar hem hava alırdı hem de seslerimizi birbirimize iletmemize izin verirdi.

Henüz bu doğal ve bedelsiz iletişim kesilmemişti.

Doğalgaz olmadığı halde dağdan ovaya doğru gelen esinti ile kendi kendine temizlenirdi sokaklarımızdaki hava ve bilmezdik hava kirliliğinin ne demek olduğunu.

Yalın insan sesinden dinlediğimiz ezandan başladı nereye getirdi zihnim beni” derken eve dönmüştüm bile.

Televizyonda saat başı haber vaktini işaret eden sinyali duyuyordum.

Habere, “uzun zamandır gündemi meşgul eden kötü havadislerden bize az da olsa nefes aldıran bir gelişme” diyerek başladığında heyecanlandım. Bu meraklı heyecan uzun sürmedi. Ardından haber geldi. 

Milli futbol takımımız dünya kupası finallerine katılmaya hak kazanmıştı. Ekrana baktığımda bu muhteşem haberle birlikte yurdun dört bir yanından sevinçle sokaklara çıkıp bunu eğlenerek, oynayarak, halay çekip horon teperek kutlayan insan manzaraları yansıtılıyordu. Sanki dünya şampiyonu olmuştuk... Ya bir de olursak ?!!!

Evet ben de takip ettim bu gelişmeyi ve haberim de vardı izlemiştim hatta ancak bunun bu denli abartılı bir şekilde ve sanki hayatlar kurtarılmış, savaşlara son verilmiş, zulümler bitirilip zalimler cezalandırılmış mertebesinde hüsnü kabul görmesine ve coşkuyla kutlanmasına doğrusu anlam veremediğim gibi üzüldüm de.

Benim için sadece sportif bir başarı idi ve sevinmiştim de ancak maç bittiğinde artık zihnimi meşgul eden bir şey olmaktan çıkmıştı.

O psikolojinin ardındaki nedenleri de anlamaya çalıştım ki (bir zamanlar ben de onlardan biriyim) ama bu biraz derin bir mevzuydu.

Bu haberi takiben bir "nefes aldırıcı" haber daha anons edilince derine inemedim.

Artık 5G ye geçmiştik. Bu bir devrim deniyordu. Getireceği faydalar sıralandı. Sayılanlar gerçekten kulağa hoş geliyordu. Bunlara ufak tefek şerhler dışında bir itirazım da yoktu zaten. Ancak uzun zamandır aklıma takılan bir soru beyin kıvrımlarımın derinliklerinden çıkarak yeniden arz-ı endam etti.

Bu internet denen iletişim mecrası gündemimize ilk geldiğinde bunun için kullanılan bilgisayarları ithal aşamasından montaj aşamasına yeni geçmiştik ve mobil iletişim cihazları ise ya yeni yeni dillendiriliyordu ya da çok sınırlı bir kullanım alanına sahipti.

Ancak sektörün içindekiler ve devleti yönetme işini ciddiye alan bir kısım yöneticiler çok iyi biliyordu ki bu; ucu açık, bilinmezlikler içeren bir nimet ya da külfetti.

O zamanlar teknolojik gelişmeler ülkemize en az birkaç yıl sonra geliyordu ki bu aslında ehil insanlar için olası sorunları önceden görüp değerlendirme ve teknoloji gelmeden önlem alma imkanı veriyordu.

Ancak batı karşısındaki o kahrolası yenilmişlik travması henüz atlatılmadığından olsa gerek bu fırsat tepilerek hızla yaygınlaştırılması için her şey yapılmaya başlandı. Sandık ki bunu sağladığımızda batıyı yakalamış olacağız. Ya da modern(!) dünyanın bir parçası olacaktık artık.

Ne yazık ki bu yeni devrin ruhunu kavrayamamıştık. Oysa teknoloji çağı bir çığ gibi kopmuş geliyordu ve biz "nimet-külfet" dengesini ıskalamıştık yine.

Bu dediğim mesele 90’ların başlarından itibaren yapılanların özeti. Özetle "düğmeyi yanlış iliklemekten" ibaretti yine yaptığımız.

Günümüzde ise uzun zamandır dünyayla aynı anda erişebildiğimiz teknolojinin gelişim hızı ve alıştığı konfordan taviz vermede çok cimri davranan insanımızın artan talepleriyle birlikte siyasetin“yapılması gerekenlerle oy kaygısı” arasındaki sıkışmışlığı bu öngörüsüzlüğün bedelini katlaya katlaya bugünlere getirdi.

Nihayetinde bu bedeller sokaklardaki akran zorbalığı ile suça sürüklenen çocuklara(!) sanal kumardan fuhuşa kadar toplumsal barışı ve huzuru tehlikeye sokar hale gelince düşünmeye başladık kara kara.

5G’nin, evet sıralanan faydaları olacak da söz konusu nimetlerin yanında külfetlere erişimi de kolaylaştıracağı ve yeni alanlar açacağı kesin olan bu son nesil iletişim alt yapısı yaygınlaştırılırken insan nesline ödeteceği bedellere karşı önlemler de düşünüldü mü merak ediyorum.

Ve varsa bunun için planlananlar bizimle de paylaşılır diye ümit etmek istiyorum.

Sonraki habere geçerken spikerin ses tonu ve yüz ifadesi değişince televizyonu kapatmaktan vaz geçtim.

Belli ki bu olumsuz bir haberdi.

Bodrum Yalıkavak açıklarında batan bir kaçak göçmen botundan ölüm ve kayıp haberleriydi.

Kazanın konumu tarif edilirken kullanılan yer, iyi imkanlara sahip insanların tatil mekânı olarak bilinen bir sayfiye yeriydi. Ama açıklarında bottan düşenler kim bilir hangi savaştan, zulümden, yokluk ve yoksulluktan kaçarak çoğumuz için kabul edilemez olan bir yaşam seviyesine kavuşmak umuduyla çıktıkları yolda ölüme yakalanmışlardı.

Bu haberle birlikte önceki tüm sevindirici ve bize nefes aldırıcı haberlerin estirdiği güzel duygular sıfırlanmıştı.

Spikere baktım o da öyle gibiydi ama inanamadım gerçekten öyle miydi?

İnsan haber sunarken de olsa nasıl bu iki zıt duygu arasında böylesine keskin geçiş yapabilirdi.

Üzüldüm onlar için. Eğer haberleri sunarken gerçekten sundukları haberle empati yapıyorlarsa haftada bir olmasa da ayda bir profesyonel destek almaları gerektiğini düşündüm.

Ya da buna gerek olmayacak kadar profesyonel olan onlardı belki de.

Demiştik ya bu hız ve haz dünyasında duygularımız hissizleşti diye.

İşte anlatmak istediğim tam da buydu.

Sadece anlık olarak duygumuzu gösteriyoruz ama hissedemiyoruz.

Bunun için fırsat tanınmıyor bize. Kim bilir belki de o zaman insanca tepkiler verebiliriz ve kontrolden çıkarız diye düşünülüyordur.

Vesselam.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya