Bir millet, önce toprağını değil; vicdanını kaybeder.
Vicdanını kaybeden millet, yarın tarihini de kaybeder.
Bugün önümüzde duran mesele budur.
Mesele bir gösteri değildir.
Mesele bir sahne değildir.
Mesele birkaç cümle de değildir.
Mesele, milletin inancını hedef alan zihniyetin gittikçe pervasızlaşmasıdır.
Bir toplumun en büyük serveti; ortak değerleridir.
Bayrağıdır.
Vatanıdır.
Dili ve tarihidir.
Ve elbette mukaddesleridir.
Mukaddeslere yönelen saldırı, yalnız inanan insanı değil; ortak hayatın huzurunu hedef alır.
Çünkü kutsala saygının bittiği yerde birbirine saygı da uzun süre yaşayamaz.
Bugün bazı çevrelerde dinî değerlere yönelik aşağılayıcı söylemler, "mizah", "sanat" veya "özgürlük" adı altında meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Oysa hakaret, hangi ambalaja sarılırsa sarılsın hakarettir.
Mizah, zekânın eseridir.
Hakaret ise acziyetin.
Eleştiri düşünce üretir.
Hakaret yalnızca öfke üretir.
İfade özgürlüğü, hukuk devletinin temelidir.
Fakat hukuk, hiçbir hakkı sınırsız kabul etmez.
Nasıl kişilik hakları korunuyorsa...
Nasıl nefret söylemi tartışılıyorsa...
Nasıl kamu düzeni gözetiliyorsa...
Din ve vicdan özgürlüğü de aynı ciddiyetle ve dahi yasayla korunmalıdır.
Anayasa'nın güvence altına aldığı din ve vicdan özgürlüğü, yalnız ibadet etme hakkından ibaret değildir.
İnsanların kutsal kabul ettikleri değerlere yönelik kasıtlı aşağılamalar karşısında da hukuk düzeninin duyarlı olması beklenir.
Burada yapılması gereken öfkeyi büyütmek değildir.
Yapılması gereken hukuku güçlendirmektir.
Toplumun ortak vicdanını koruyacak dengeli çözümler üretmektir.
Bunun için üzerinde düşünülmesi gereken başlıklar açıktır:
-
Dinî değerlere yönelik kasıtlı hakaret ile meşru eleştirinin hukuken daha açık biçimde ayrıştırılması.
-
İfade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki anayasal dengenin güçlendirilmesi.
-
Toplumsal barışı hedef alan aşağılayıcı nefret söylemlerine karşı mevcut mevzuatın etkinliğinin değerlendirilmesi.
-
Farklı inançlara sahip vatandaşların karşılıklı saygı içinde yaşayabileceği hukuk kültürünün güçlendirilmesi.
Hiç kimse, başkasının kutsalını aşağılayarak demokrat olamaz.
Hiç kimse, hakareti özgürlük diye sunarak hukuk devleti inşa edemez.
Hiç kimse, toplumsal gerilim üreterek barıştan söz edemez.
Bir milletin inancı; o milletin ortak hafızasının parçasıdır.
O hafızayı küçümsemek, yalnız dindar insanları değil, ortak geleceği de yaralar.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı; hukuk önünde herkes için eşit güvence, herkes için eşit saygı ve herkes için eşit özgürlüktür.
Devletin görevi, bir düşünceyi resmîleştirmek değildir.
Devletin görevi; hiçbir vatandaşın inancı, kimliği veya kutsalı nedeniyle aşağılanmadığı bir hukuk düzenini yaşatmaktır.
Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey budur.
Daha güçlü bir hukuk.
Daha sağlam bir vicdan.
Daha yüksek bir sorumluluk duygusu.
Çünkü milletler, yalnız ekonomik güçleriyle değil; ortak değerlerine gösterdikleri saygıyla ayakta kalırlar.
Mukaddesata saygı, bir imtiyaz değil; birlikte yaşamanın asgari şartıdır.
Selam ve dua ile.