Bazı imzalar kâğıda atılır, bazıları tarihe…
Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasına yalnızca bir askerî mutabakat gözüyle bakmak, meselenin asıl tarafını görmemektir.
Çünkü burada üç devlet, sadece savunma alanında bir araya gelmemiştir.
Üç farklı coğrafyanın stratejik iradesi aynı masada buluşmuştur.
Daha önemlisi, bu buluşmanın adresi Mekke’dir.
Mekke, Müslüman için yalnızca bir şehir değildir. Kur’an’ın ifadesiyle “emin belde”dir. Harem’dir. Kan dökmenin, çatışmanın ve saldırının yasaklandığı mukaddes bir güvenlik alanıdır.
Öyleyse Mekke’de imzalanan bir savunma anlaşmasının en doğru okunma biçimi şudur:
Savaşı büyütmek için değil, savaşı önleyecek caydırıcılığı oluşturmak için güç biriktirmek.
Bugünün dünyasında bundan daha gerçekçi bir barış anlayışı olabilir mi?
ARTIK BAŞKALARININ GÜVENLİK ŞEMSİYESİNE SIĞINMA DÖNEMİ BİTMELİ
Ortadoğu'nun son yüzyılı bize acı bir ders verdi:
Kendi güvenliğini başkasının iradesine bırakan devlet, bir müddet sonra kendi siyasetini de başkasının hesabına göre yapmak zorunda kalır.
Bölge ülkeleri yıllarca dışarıdan güvenlik satın aldı.
Silah satın aldı.
Siyasî garanti satın aldı.
Ama huzur satın alamadı.
Çünkü başkasının ordusu sizin toprağınızı koruyabilir; fakat sizin stratejik iradenizi inşa edemez.
Bugün ortaya çıkan yeni anlayışın önemi tam da burada.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi güvenliklerini yalnızca dış aktörlerin garantilerine bağlamak yerine, bölgesel kapasiteyi artırma yönünde bir irade ortaya koymaktadır.
Bu, herhangi bir ülkeye karşı savaş ilanı değildir.
Bu, “Biz kendi güvenliğimizin sorumluluğunu da kendimiz taşıyacağız” demektir.
Ve bu cümle, Ortadoğu'nun geleceği bakımından askerî bir cümleden çok daha önemlidir.
GÜÇLÜ OLMAK SAVAŞ İSTEMEK DEĞİLDİR
Bugün bazıları hâlâ güvenlik ile savaş arasında doğrudan bir bağ kuruyor.
Oysa gerçek bunun tam tersidir.
Güçlü devlet, her savaşa giren devlet değildir.
Savaşı daha başlamadan önleyebilen devlettir.
Caydırıcılık budur.
Bir saldırganın önüne öyle bir maliyet koyarsınız ki saldırma ihtiyacından vazgeçer.
İşte ortak savunma anlayışının temel mantığı budur.
Anlaşmanın herhangi bir üyeye yönelen saldırının diğerlerine de yönelmiş kabul edilmesi esasına dayanması, üç ülkenin güvenlik kapasitesini birbirine bağlamaktadır.
Bu nedenle anlaşmanın özünü “savaş ittifakı” olarak değil, “saldırıyı pahalı hâle getiren caydırıcılık mekanizması” olarak okumak gerekir.
Barış isteyenlerin güçsüz olması gerektiğini söyleyenler, tarihin en büyük yanılgılarından birini tekrarlıyor.
Barışın teminatı bazen iyi niyet değil, iyi hazırlanmış bir caydırıcılıktır.
PAKİSTAN'IN NÜKLEER GÜCÜ: DENKLEMİN GÖRÜNMEYEN TARAFI
Bu anlaşmanın stratejik boyutlarından biri de Pakistan'ın nükleer kapasitesidir.
Elbette buradan “Türkiye veya Suudi Arabistan nükleer koruma altına girmiştir” şeklinde hukukî bir sonuç çıkarmak doğru değildir.
Fakat stratejik gerçekliği de görmezden gelemeyiz.
Pakistan'ın nükleer kapasitesi, ortak savunma denkleminde saldırgan açısından hesaba katılması gereken ilave bir maliyet meydana getirmektedir.
Dolayısıyla “nükleer kalkan” ifadesi, anlaşmanın doğrudan bir hükmü değil; stratejik caydırıcılığın dolaylı sonucu olarak değerlendirilebilir.
Fakat burada asıl mesele nükleer silah değildir.
Asıl mesele şudur:
İslam dünyasının güvenliği artık yalnızca başkalarının askerî hesaplarına bırakılmamalıdır.
Teknoloji üretmeyen, savunma sanayisini kuramayan, ekonomik bağımsızlığını sağlayamayan, kendi diplomatik gücünü oluşturamayan bir coğrafya; sahip olduğu tarih ve nüfus ne kadar büyük olursa olsun stratejik olarak bağımlı kalır.
Demek ki mesele yalnızca silah değildir.
Mesele akıldır.
İRAN'A KARŞI DEĞİL; BAĞIMLILIĞA KARŞI
Bu anlaşmayı hemen bir İran karşıtı blok olarak yorumlamak da doğru değildir.
Türkiye'nin bölgesel politikası açısından asıl mesele, yeni düşmanlar üretmek değil, yeni denge alanları oluşturmaktır.
İran da bu coğrafyanın gerçeğidir.
Arap dünyası da…
Türkiye de…
Pakistan da…
Hiçbir ülke diğerini yok sayarak bölgesel istikrar kuramaz.
İslam coğrafyasının ihtiyacı yeni bir Sünni-Şii kavgası değildir.
İhtiyacı, mezhep farklılıklarını çatışma sebebi olmaktan çıkaracak bir siyasî akıldır.
Çünkü bu coğrafyanın en büyük talihsizliği, başkalarının müdahalesine açık hâle gelen iç ayrışmalarıdır.
Bölge halkları birbirleriyle savaşırken, başkaları bölgenin geleceğini tayin ediyor.
Bu düzen değişmelidir.
TÜRKİYE'NİN MESAJI: TEK KAPIYA MAHKÛM DEĞİLİZ
Türkiye'nin bu anlaşmadaki konumu özellikle önemlidir.
Çünkü Türkiye bir taraftan mevcut ittifaklarını sürdürürken diğer taraftan farklı coğrafyalarla savunma ve güvenlik işbirliğini genişletmektedir.
Bu bir savrulma değildir.
Bu, seçenekleri çoğaltma siyasetidir.
21. yüzyılda hiçbir devlet bütün güvenlik sorunlarını tek bir ittifakla çözemeyeceğini biliyor.
Terörle mücadele başka bir kapasite ister.
Siber tehditler başka…
Enerji güvenliği başka…
Deniz yollarının korunması başka…
Hava savunması başka…
Savunma sanayii ve ileri teknoloji bambaşka bir alan…
Türkiye'nin yaptığı, güvenlik alanındaki seçeneklerini genişletmektir.
Yani mesele “bir ittifaktan çıkıp diğerine girmek” değildir.
Mesele, Türkiye'nin kendi karar alanını genişletmesidir.
İSLAM DÜNYASININ EKSİĞİ SİLAH DEĞİL, ORTAK AKILDIR
Burada daha büyük bir meseleye geliyoruz.
İslam dünyasının bugün tanktan, uçaktan veya füzeden önce ihtiyacı olan şey fikir ve stratejidir.
Yüzyıllarca medeniyet kurmuş bir dünyanın bugün kendi güvenlik mimarisini başkalarının planlarından okumak zorunda kalması büyük bir tarihî çelişkidir.
Bizim meselemiz sadece güçlü ordular kurmak değildir.
Kendi teknolojimizi üretmek…
Kendi ekonomimizi güçlendirmek…
Kendi bilim insanımızı yetiştirmek…
Kendi diplomatik dilimizi oluşturmak…
Kendi güvenlik doktrinimizi geliştirmek…
Ve bütün bunları bir ahlâk ve medeniyet fikri etrafında birleştirmektir.
Çünkü medeniyet, yalnızca güç sahibi olmak değildir.
Gücü hangi amaçla kullanacağını bilmektir.
İşte asıl ihtiyaç duyulan budur.
MEKKE'NİN MESAJI: GÜÇ VARSA SORUMLULUK DA VARDIR
Mekke'de imzalanan anlaşmanın sembolik anlamını küçümsememek gerekir.
Mekke, güç gösterisinin değil, eman'ın merkezidir.
Kâbe'nin etrafında silahların değil insanların güvenliği esastır.
Bu nedenle Mekke'de ortaya konulan güvenlik anlayışının nihai hedefi savaş olmamalıdır.
Barışın korunması olmalıdır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın önündeki en büyük imtihan da budur.
Bu yapı yeni bir bloklaşmanın aracı hâline gelirse kaybeder.
Mezhep çatışmasına dönüşürse kaybeder.
Yeni silahlanma yarışlarını körüklerse kaybeder.
Fakat bölgesel istikrarı güçlendirir, saldırıları caydırır, diplomasiye alan açar ve ülkelerin kendi güvenlik sorumluluklarını üstlenmesini sağlarsa kazanır.
Çünkü savunmanın en büyük zaferi savaşmak değil, savaşa ihtiyaç bırakmamaktır.
YENİ BİR DÖNEMİN EŞİĞİNDEYİZ
Dünya değişiyor.
Eski ittifaklar yeniden sorgulanıyor.
Yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor.
Batı ile Doğu arasındaki rekabet sertleşiyor.
Enerji yolları, deniz koridorları, teknoloji, yapay zekâ, savunma sanayii ve stratejik madenler yeni mücadelenin alanlarını oluşturuyor.
Böyle bir dünyada Türkiye'nin yalnızca seyreden bir ülke olması düşünülemez.
Türkiye kendi güvenliğini düşünmek zorundadır.
İslam dünyasının güvenliğini de düşünmek zorundadır.
Ama bunu romantik sloganlarla değil, akıl, güç, hukuk, diplomasi ve medeniyet şuuruyla yapmak zorundadır.
Mekke'deki imza, eğer bu anlayışın başlangıcı olursa tarihî bir anlam kazanacaktır.
SON SÖZ: MEKKE'DE SADECE BİR ANLAŞMA İMZALANMADI
Müslümanlar günde beş vakit aynı kıbleye döner.
Bu sadece bedenlerin aynı yöne çevrilmesi değildir.
Birliğin, istikametin ve ortak kaderin sembolüdür.
Mekke'de atılan imzayı da böyle bir istikamet arayışının başlangıcı olarak görmek mümkündür.
Üç ülke aynı değildir.
Tarihleri farklıdır.
Çıkarları farklıdır.
Güçleri farklıdır.
Fakat güvenlik konusunda ortak bir zeminde buluşabilirler.
Şimdi yapılması gereken açıktır:
Düşman üretmek değil, caydırıcılık üretmek.
Savaş hazırlamak değil, savaşı önlemek.
Başkasının himayesine sığınmak değil, kendi ayakları üzerinde durmak.
Mezhep duvarları örmek değil, medeniyet köprüleri kurmak.
Ve nihayet…
İslam dünyasını yeniden tarihin nesnesi olmaktan çıkarıp tarihin öznesi hâline getirmek.
Mekke'nin bize öğrettiği güvenlik anlayışı budur.
Güçsüzlük değil.
Saldırganlık hiç değil.
Gücü adaletle sınırlamak, caydırıcılığı barışın hizmetine vermek ve kendi kaderine sahip çıkmak…
Mekke'de atılan imzanın gerçek anlamı burada yatıyor.
Çünkü artık mesele yalnızca üç devletin savunması değildir.
Mesele, bir coğrafyanın kendi güvenliğini kendi aklıyla kurup kuramayacağıdır.
Ve tarihin önümüze koyduğu soru da tam olarak budur:
Kendi güvenliğini başkasından bekleyen bir medeniyet mi olacağız; yoksa barışı koruyacak kadar güçlü, gücü yönetecek kadar akıllı ve aklı adaletle sınırlayacak kadar ahlâklı bir medeniyet mi?
Mekke'deki imzanın asıl imtihanı budur.
Selam ve dua ile.