Bir asır önce parmağını haritanın üzerine koyup yaşadığımız coğrafyayı “Ortadoğu” olarak tanımlayanlar, kuşkusuz hala buraya dair emellerinden vazgeçmiş değil. Ancak yaşadığımız dönemin o günlerden farklı olduğunu da görmek durumundayız.
Meslek hayatımın 40’ıncı yılındayım. Ancak daha çocukken bugün konuştuğumuz sorunların gündem olduğu ortamlarda büyüdüm. Filistin meselesinden İran’a, Lübnan’da olup bitenden Pakistan’a, hatta Malezya ve Endonezya’ya kadar geniş bir alanda olup biteni anlamaya çalışan, tartışan, fikir beyan eden ortamlarda.
BUGÜN FARKLI OLAN NE?
Bugünün farkına gelince. O dönemki ilgilerin ve arayışların, devlet ve yönetim katında ele alındığı, dolayısıyla gönül coğrafyamızla yeniden hemhal olduğumuz bir zamanı yaşıyoruz.
Yeniden; çünkü geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren yaşanan savaşlar ve yıkımların ardından bazı tercihler yapmak zorunda kaldık. Bir imparatorluğun bakiyesi değil, devamı olmayı tercih ettiğimiz günlere gelmemiz ise hiç kolay olmadı. Hala da çok büyük zorlukları var.
Özellikle son 20 yılda, Türkiye’nin siyasi sınırlarının ötesindeki gönül coğrafyasıyla ilgilenmeden, oralara dair tezgahları bozmadan ve kendi oyununu kurmadan ayakta kalamayacağını savundum. Yazdım, anlattım gücüm yettiğince.
ÖNCELİK MÜZAKERE VE İTTİFAK
Bugün ayrıntılara boğulmazsak göreceğimiz manzarayı şöyle tarif edebilirim. Artık kendi güvenliğini ve geleceğini, siyasi sınırlarına sıkışarak değil; tarihsel kodlarını yeniden tanımlayıp kalbî bağlarını gerçek zeminlere taşıyarak ilerleyen bir Türkiye var. Ayağımız sürçebilir, beklemediğimiz sorunlar karşımıza çıkabilir. Ama artık bulunduğu coğrafyada kendi oyun planını yürüten, adım adım ve büyük bir sabırla bölgesel dengeleri belirleyen, kavgadan kaçmayan ama müzakere ve ittifakı önceleyen bir Türkiye var.