Saat sabahın 04.17’sini gösteriyordu. Önce derinden bir uğultu, ardından yeryüzü sarsıldı. Akdeniz’de dev dalgalar oluştu, gemiler beşik gibi sallandı. Saniyeler saatlere dönüşürken, depremi yaşayanlar kıyametin koptuğunu sandı. Oysa bu, kıyamet değil; yüzyılların ardından gelen bir doğa olayıydı. Ayağa kalkmak isteyenler kalkamadı, kaçmaya çalışanlar duvardan duvara savruldu. Çığlıklar birbirine karıştı, soğuk betonlar buz gibi dağılıp üzerlerine çöktü. Enkaz altında kalanların bir kısmı soğuktan, havasızlıktan, kan kaybından yaşamını yitirdi. Bir kısmı ise yavrularına sarılarak ebedi âleme göçtü. Bu göçüşle insan bir anda kırılganlaştı. Ama bu kırılganlık taşların ve molozların sertliğinden değil, zamanın anlamını yitirmesinden doğdu.
Hayatta kalanların evleri, eşyaları, ruhları artık eskisi gibi değildi. Ölümün soğukluğunu benliklerinde hissedenler, giden canların hüznünü kalplerine kazıdı. Kurtulduklarına sevinemediler; çoğu “Keşke ben de…” diye iç geçirdi.
Hayatta kalmak bir ödül müydü, yoksa geride kalanlar için ağır bir yük mü? Belki de hafızalara kazınarak silinmesi zor bir travmaydı; bunu en iyi, yaşayanlar bilebilirdi. Bu büyük deprem elbette bir afetti. Ama insanoğlunun ihmali yok muydu? “Kader” deyip tedbirsiz yaşamak mı gerekirdi? Hayır. Çünkü tedbir olmadan tevekkül olmaz. Dünyanın birçok yerinde, özellikle Uzakdoğu’da, dokuz şiddetinde depremler yaşanıyor. Ama oralarda kayıplar çok az. Çünkü insanlar sorumluluklarını yerine getiriyor, eğitimlerini bilimin ışığında yapıyor, işlerini liyakatle yürütüyor. Mal ve can kayıplarını “yaratanın kastı” olarak görenler var ise bu düşünce akıl kârı değil. Erdemli toplumlarda sorumlular, en küçük ihmali fark ettiklerinde özür diliyor, görevlerinden ayrılıyor. Hatta bazıları canlarından vazgeçiyor. Çünkü bilirler ki felaketleri azaltmak insanın elindedir. Her şeyi kadere yüklemek, kadere yapılacak en büyük iftiradır. İnsan kendi iradesini kullanmadığında, kaderi bir ayna gibi karşısında belirir.