GÜZELLİK YARIŞMALARI VE BARBİE BEBEKLER YASAKLANMALIDIR
MAKALE
Paylaş
07.02.2026 12:51
77 okunma
Cemal Akkuş

ESTETİK EMPERYALİZM, CİNSEL SÖMÜRÜ ve TOPLUMSAL YOZLAŞMA ÜZERİNE

Bu rapor, modern toplumun kültürel takviminde masum birer "gelenek" veya "eğlence" olarak yer bulan güzellik yarışmalarının, aslında derinlemesine incelendiğinde sistematik bir insan hakları ihlali, organize bir cinsel istismar zemini ve çocuk gelişimine yönelik ağır bir tehdit olduğunu ortaya koymaktadır. Yasak önermesi, yüzeysel bir yasakçılık talebi değil; tarihsel, sosyolojik, hukuki ve teolojik verilerin ışığında zorunlu hale gelen etik bir imperatiftir. Rapor, bu organizasyonların kökenindeki ticari hırsları (mayo satışlarını artırmak gibi), Jeffrey Epstein ve Donald Trump gibi figürlerle olan karanlık bağlantılarını, "Barbie Sendromu" üzerinden çocukların psikolojik sağlığına verdiği zararları ve yarışmacıların imzaladığı "kölelik sözleşmeleri"ni detaylandırmaktadır. Ayrıca, dinler açısından bedenin metalaştırılmasına getirdiği köklü eleştirilerle birleşen bu analiz, söz konusu organizasyonların reforme edilemez olduğunu ve derhal yasaklanması gerektiğini savunmaktadır.

1. Giriş: Estetik Faşizmin Kurumsal Yüzü

21. yüzyılın görsel kültürü, insan bedenini daha önce hiç olmadığı kadar merkeze alan, onu parçalara ayıran, ölçen, fiyatlandıran ve tüketime sunan bir "estetik faşizm" rejimi inşa etmiştir. Bu rejimin en eski ve en kurumsallaşmış aygıtları ise şüphesiz güzellik yarışmalarıdır. Televizyon ekranlarından taşan ışıltılı taçlar, ağlayan kazananlar ve "dünya barışı" temennileri, aslında devasa bir sömürü endüstrisinin vitrin süsleridir. Bu vitrinin arkasında, kadın bedenini bir meta olarak gören vahşi bir kapitalizm, çocukları cinsel obje haline getiren bir pedofili kültürü ve adalet duygusunu zedeleyen şaibeli bir yönetim anlayışı yatmaktadır.

Güzellik yarışmalarını savunmak için kullanılan "kadınları güçlendirme" ve "özgüven kazandırma" argümanları, tarihsel ve güncel veriler ışığında iflas etmiştir. Bir kadının değerini, genetik fiziksel özellikleri ve jürinin sübjektif beğenisi üzerinden belirleyen bir sistem, özünde kadını nesneleştiren bir yapının devamıdır. Güzellik yarışmaları sadece bireysel katılımcılara değil, toplumun kolektif bilinçaltına, çocukların benlik algısına ve evrensel ahlaki değerlere de zarar vermektedir. Analizimiz, bu yapıların "reforme edilmesi" veya "iyileştirilmesi" seçeneğinin artık masada olmadığını; insan onurunu korumak adına bu organizasyonların küresel çapta yasaklanması gerektiğini gösterecektir.

2. Tarihsel Arkeoloji: Bir Sömürü Endüstrisinin Doğuşu

Güzellik yarışmalarının tarihsel kökenlerine inildiğinde, karşımıza kültürel bir ritüel veya estetik bir arayış değil, tamamen ticari kaygılarla kurgulanmış pazarlama stratejileri çıkmaktadır. Bu organizasyonlar, kadın bedenini, yeni piyasaya sürülen ürünlerin (özellikle mayoların) tanıtımı için bir "askı" olarak kullanmak üzere tasarlanmıştır.

İlk Yarışma, İlk Rüşvet ve Truva Felaketi

Güzellik yarışmalarının genetiğindeki yozlaşma, tarihin bilinen ilk "yarışması" kabul edilen mitolojik "Paris’in Yargısı" olayında dahi kendini açıkça göstermektedir. İlyada’ya konu olan bu anlatıda, düğüne davet edilmeyen Nifak Tanrıçası Eris, intikam almak amacıyla ortaya "En Güzele" yazılı bir altın elma atarak kaosu başlatmıştır. Jüri koltuğuna oturtulan Truvalı Paris, bu seçimi estetik bir liyakat veya adalet duygusuyla değil, kendisine sunulan "rüşvetler" üzerinden yapmıştır. Hera ona krallık, Athena sonsuz bilgelik ve savaş yeteneği, Afrodit ise "dünyanın en güzel kadını olan Spartalı Helen’in aşkını" vaat etmiştir. Paris’in, aklı veya gücü değil de şahsi hazzı seçerek elmayı Afrodit’e vermesi, on yıl sürecek ve bir medeniyetin yok oluşuyla sonuçlanacak Truva Savaşı’nı tetiklemiştir. Bu kadim örnek, güzellik yarışmalarının temelinde; masum bir estetik arayıştan ziyade ayartma, kişisel çıkar, kadın bedeninin bir pazarlık/rüşvet nesnesi olarak kullanılması ve toplumsal yıkım yattığının en eski kanıtıdır. Modern yarışmalardaki şikeli jüriler, aslında Paris’in o günkü yozlaşmış mirasını devralan modern taklitçilerden ibarettir.

Dünyanın en prestijlisi olduğu iddia edilen uluslararası güzellik yarışması Miss World'ün doğuş hikayesi, bu endüstrinin ticari genetiğini yine açıkça gözler önüne sermektedir. 1951 yılında Birleşik Krallık, II. Dünya Savaşı'nın etkilerinden kurtulmaya çalışırken ve 1851 Büyük Sergisi'nin yüzüncü yılını kutlamak amacıyla "Festival of Britain" (Britanya Festivali) düzenlenmiştir. Bu festival kapsamında, Mecca Dancing şirketinin tanıtım müdürü Eric Morley, radikal bir fikirle ortaya çıkmıştır.

Morley'in amacı, o dönemde henüz yeni piyasaya sürülen ve toplumun geniş kesimleri tarafından "edepsiz" bulunan "bikini"yi tanıtmaktı. Etkinliğin orijinal adı "Festival Bikini Contest" (Festival Bikini Yarışması) idi. Basın, bu etkinliğe "Miss World" lakabını takmış ve isim bu şekilde markalaşmıştır. İlk yarışmayı kazanan İsveçli Kiki Hakansson, tacını bir bikini ile giyen ilk ve tek Miss World olarak tarihe geçmiştir. Bu durum, Papa'nın bikiniyi kınamasına ve İspanya, İrlanda gibi dini hassasiyeti yüksek ülkelerin boykot tehditlerine yol açmıştır.

Eric Morley, bu tek seferlik etkinliğin gördüğü ilgiyi fark edince, bunu yıllık bir ticari şova dönüştürmüştür. Yarışmanın formatını, gerilimi artırmak için sonuçların tersten açıklanması (önce üçüncü, sonra ikinci, en son kazanan) gibi televizyon dostu ritüellerle süslemiştir. Dolayısıyla Miss World, bikini satışlarını ve medya reytinglerini artırmak için kurgulanmış bir ticari operasyondu. 1970 yılında Londra'daki yarışmanın feminist gruplar tarafından un bombalarıyla basılması, bu metalaştırmaya karşı toplumun vicdanında her zaman bir tepki olduğunun kanıtıdır.

Miss World'ün en büyük rakibi olan Miss Universe'ün (Kainat Güzeli) hikayesi ise daha da sığ bir ticari çatışmaya dayanmaktadır. 1951 Miss America güzeli Yolande Betbeze, tacı kazandıktan sonra yarışmanın ana sponsoru olan Catalina Swimwear firmasının mayolarıyla poz vermeyi reddetmiştir. "Ben bir opera sanatçısıyım, model değilim" diyen Betbeze'nin bu duruşu, şirketi öfkelendirmiştir.

Catalina Swimwear, Miss America organizasyonundan desteğini çekmiş ve "kendi mayolarını giyecek itaatkâr kadınlar" bulmak amacıyla 1952 yılında rakip bir yarışma olan Miss Universe'ü kurmuştur. Bu organizasyon, kuruluşundan itibaren bir mayo şirketinin pazarlama departmanı gibi işlemiştir. Yarışmanın mülkiyeti yıllar içinde el değiştirmiş, 1996 yılında ise emlak kralı Donald Trump tarafından satın alınmıştır. Trump döneminde yarışma, tamamen televizyon şovuna endeksli, skandallarla beslenen bir yapıya bürünmüştür. 2015'te Trump'ın başkanlık adaylığı sırasındaki ırkçı söylemleri nedeniyle NBC ve Univision'ın yayınlamayı reddetmesi üzerine el değiştiren organizasyon, son olarak Taylandlı medya grubu JKN Global tarafından satın alınmıştır. Bu sürekli el değiştirmeler, Miss Universe'ün bir "kültürel miras" değil, alınıp satılan bir ticari mal olduğunu kanıtlamaktadır.

Modernleşme mi, Metalaşma mı?

Avrupa kıtasındaki yarışmalar da benzer bir medya manipülasyonunun ürünüdür. Fransız gazeteci Maurice de Waleffe, 1920'de "Fransa'nın En Güzel Kadını" yarışmasını başlatmış, 1928'de ise Miss Europe'u (Avrupa Güzeli) kurmuştur.

Türkiye'de ise güzellik yarışmaları, erken Cumhuriyet döneminde Batılılaşma projesinin bir parçası olarak devlet eliyle teşvik edilmiştir. 1929'da Feriha Tevfik'in seçilmesi ve 1932'de Keriman Halis'in Belçika'da "Dünya Güzeli" seçilmesi, ulusal bir zafer olarak kutlanmıştır. Atatürk'ün Keriman Halis'e "Ece" (Kraliçe) soyadını vermesi ve başarısını "Türk ırkının güzelliğinin ve medeni kabiliyetinin onayı" olarak yorumlaması, o dönemin şartlarında bir modernleşme hamlesi olarak görülmüştür. Ancak bugünden bakıldığında, bu durum kadının modernleşmesini "bedensel görünürlük" ve "Batılı standartlara uygunluk" üzerinden tanımlayan oryantalist bir tuzağa işaret etmektedir. Türk kadınının başarısını mayo ile podyuma çıkmasına indirgeyen bu anlayış, aslında kadının entelektüel ve ruhsal gelişimini ikincil plana iten bir zihniyetin tohumlarını atmıştır.

3. Karanlık Ağlar: Epstein, Trump ve Seks Ticareti Bağlantıları

Güzellik yarışmalarının "masum" maskesinin düştüğü en karanlık nokta, bu organizasyonların uluslararası seks ticareti ağları ve pedofili çeteleriyle olan kesişim noktalarıdır. Donald Trump ve Jeffrey Epstein arasındaki ilişki, bu sektörün nasıl bir "av sahası" olarak kullanıldığının en somut kanıtıdır.

Donald Trump ve Jeffrey Epstein arasındaki ilişki, 1980'lerin sonundan 2000'lerin başına kadar süren "sosyal ve profesyonel" bir ortaklıktı. İkili, Trump'ın Mar-a-Lago malikanesinde ve Epstein'in Palm Beach'teki evinde sık sık bir araya gelmiştir. Bu buluşmaların merkezinde ise her zaman "güzel ve genç kadınlar" vardı. Trump, 2002 yılında verdiği bir röportajda Epstein için şu ifadeleri kullanmıştır: "Harika bir adam. Birlikte olmaktan çok keyif aldığım biri. Benim gibi güzel kadınları sevdiği, hatta çoğunun genç tarafta olduğu söyleniyor.".

Bu ifade, sadece masum bir gözlem değil, Epstein'in reşit olmayan kızlara olan ilgisinin o dönemde bilindiğinin ve normalleştirildiğinin itirafıdır. Uçuş kayıtları, Trump'ın Epstein'in "Lolita Express" olarak bilinen özel uçağını defalarca kullandığını belgelemektedir. Michael Wolff tarafından yayınlanan ses kayıtlarında, Epstein'in Trump'ın cinsel hayatı hakkında detaylar verdiği, hatta Trump'ın ekibindeki kadınlarla olan ilişkilerini anlattığı iddia edilmiştir.

Bu kirli ağın en somut örneği, 1991 yılında Trump'ın jüri üyesi olduğu Elite Model Management'ın "Look of the Year" yarışmasıdır. Bu yarışmada 14 yaşındaki kız çocukları podyuma çıkarılmış, Trump ve diğer jüri üyeleri tarafından güya "fiziksel özellikleri ve kişilikleri" üzerinden puanlanmıştır. Guardian gazetesinin araştırması, bu yarışmanın kurucusu John Casablancas ve diğerlerinin, bu platformu savunmasız genç modellerle cinsel ilişkiye girmek için kullandığını ortaya koymuştur.

Yarışmacıların ifadelerine göre, modeller "Trump ve diğerleri için dans etmeye" teşvik edilmiş, bu durum bir modellik değerlendirmesinden çok, zengin adamlar için bir "eğlence" ritüeline dönüşmüştür. 1992 yılında Trump'ın Mar-a-Lago'da düzenlediği bir "Takvim Kızı" yarışmasına, tek erkek konuk olarak Jeffrey Epstein'in katılması, bu ikilinin güzellik yarışmalarını kendi özel haremleri gibi kullandığını göstermektedir.

Daha da vahimi, Trump'ın sahibi olduğu Miss Teen USA yarışmalarında, reşit olmayan yarışmacıların soyunma odalarına habersizce girmesi olayıdır. Trump, bu durumu bir radyo programında "Bunu yapabiliyorum çünkü yarışmanın sahibiyim, her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol ediyorum" diyerek savunmuş ve bununla övünmüştür. Bu davranış, kurumsal gücün cinsel taciz aracı olarak kullanılmasının ders kitabı niteliğinde bir örneğidir. Güzellik yarışmaları, bu tür adamların yasal dokunulmazlık zırhı altında genç kızları taciz edebildiği "güvenli bölgeler" yaratmaktadır.

Epstein'in etkisi sadece Trump ile sınırlı değildi. Dünyanın en ünlü iç çamaşırı markası Victoria's Secret'ın sahibi Leslie Wexner ile olan derin ilişkisi, "güzellik" endüstrisinin tepesindeki çürümeyi göstermektedir. Wexner, Epstein'e tüm servetini yönetme yetkisi vermiş, bu da Epstein'in Victoria's Secret modelleri üzerinde büyük bir güç sahibi olmasını sağlamıştır. Birçok model, Epstein'in kendilerine "kariyer sözü" vererek cinsel istismarda bulunduğunu ifade etmiştir. Victoria's Secret modellerinin imzaladığı açık mektup, şirketteki "misojini, zorbalık ve taciz kültürü"nü ifşa etmiştir. Bu skandallar, güzellik yarışmalarının ve modellik ajanslarının, kadınları "Melek" olarak yüceltirken aslında onları avcıların önüne atan birer mekanizma olduğunu kanıtlamaktadır.

4. Barbie Sendromu ve Çocukluk Çağının İşgali

Güzellik yarışmalarının zararı, sadece podyuma çıkan yetişkin kadınlarla sınırlı değildir. Bu organizasyonlar, "güzellik" kavramını standartlaştırarak ve metalaştırarak, henüz oyun çağındaki çocukların zihinlerini işgal eden tehlikeli bir psikolojik silah haline gelmiştir. Bu duruma literatürde "Barbie Etkisi" veya "Barbie Sendromu" adı verilmektedir.

1959'da piyasaya sürülen Barbie bebek, sadece bir oyuncak değil, kültürel bir ajandır. Barbie'nin fiziksel ölçüleri (incecik bel, uzun bacaklar, dolgun göğüsler), evrimsel psikolojiye göre "olağanüstü çekici" olarak kodlanmıştır ancak biyolojik olarak imkansızdır. Barbie 1/6 oranında küçültülmüş bir modeldir; eğer gerçek bir insan boyutunda olsaydı, iç organları bel boşluğuna sığmazdı.

Araştırmalar, Barbie ile oynayan kız çocuklarının, bu bebeği bir "rol model" olarak aldığını ve bilinçaltında "ben de böyle olmalıyım" mesajını kodladığını göstermektedir. Bu durum, "Kendilik-Eşleşmesi" süreciyle açıklanır. Çocuk, oyuncağını sadece bir nesne olarak değil, gelecekteki kendisi olarak görür. Bu da erken yaşta yeme bozukluklarına ve beden algısı bozukluklarına zemin hazırlar. "Pro Ana" (Anoreksiya yanlısı) web sitelerinde Barbie'nin bir ikon olarak kullanılması tesadüf değildir.

Fordham Üniversitesi'nden yapılan bir araştırma, Barbie ve güzellik yarışmalarının "somatik" (bedensel) bir teknoloji anlayışını yerleştirdiğini savunur. Bu anlayışa göre beden, Tanrı vergisi veya doğal bir varlık değil; diyet, spor, makyaj ve en önemlisi estetik cerrahi ile istenilen şekle sokulabilecek bir "ham madde"dir. Güzellik yarışmaları, bu teknolojinin en başarılı "ürünlerini" ödüllendirir. Heidi Montag gibi ünlülerin, "Barbie'ye benzemek için" bir günde 10 estetik ameliyat geçirmesi, bu zihniyetin trajik bir sonucudur. Yarışmalar, "kusursuzluk" adı altında plastikleşmeyi ve tek tipleşmeyi teşvik eder.

Estetik faşizmin en mide bulandırıcı boyutu ise çocuk güzellik yarışmalarıdır. TLC kanalında yayınlanan "Toddlers & Tiaras" programı, bu istismarın belgeselidir. 3-4 yaşındaki kız çocukları, anneleri tarafından takma kirpikler, protez dişler (dökülen süt dişlerini gizlemek için), sprey bronzlaştırıcılar ve hatta dolgulu sütyenlerle donatılarak podyuma çıkarılmaktadır.

Bir bölümde, Dolly Parton kılığına sokulan küçük bir kıza göğüs dolgusu takılması veya 3 yaşındaki bir çocuğun "Pretty Woman" filmindeki fahişe karakteri kostümüyle yürütülmesi, açık bir çocuk istismarıdır. Amerikan Psikoloji Derneği (APA), bir kişinin değerinin yalnızca cinsel çekiciliğine indirgenmesini "cinselleştirme" olarak tanımlar ve bunun çocuklar üzerindeki yıkıcı etkilerini raporlamıştır. Bu yarışmalar, çocuklara "Değerli olmanın tek yolu güzel ve seksi görünmektir" mesajını verir. Ebeveynler, çocuklarını birer "proje" veya "yarış atı" gibi görerek onların çocukluklarını çalmaktadır. Bu organizasyonların varlığı, devletin çocuğu koruma yükümlülüğüne doğrudan bir meydan okumadır.

4. Hukuki Kölelik: Sözleşmeler ve Şaibeli Jüriler

Güzellik yarışmalarının parıltılı dünyasının arkasında, katılımcıları hukuki ve ekonomik bir cendereye alan acımasız bir sömürü düzeni işlemektedir.

Güzellik yarışmalarına katılan genç kadınlara imzalatılan sözleşmeler, hukuk literatüründe Gizli Sözleşmeler veya İltihaki Sözleşmeler olarak tanımlanan, pazarlık şansı olmayan metinlerdir. Bu sözleşmeler, genellikle "hakkaniyete aykırılık" ilkesini ihlal edecek kadar ağır maddeler içerir.

En yaygın ve insan haklarına aykırı maddelerden biri "No-Dating Clause" (Sevgili Yasağı) maddesidir. Özellikle Asya kökenli idol gruplarında ve uluslararası yarışmalarda görülen bu madde, katılımcının yarışma süresince veya tacı taşıdığı dönemde romantik bir ilişki yaşamasını yasaklar. Bir insanın duygusal ve özel hayatını bir şirketin iznine bağlamak, modern hukukun temel ilkelerine ve anayasal haklara aykırıdır.

Daha da vahimi, Lübnan ve Venezuela gibi ülkelerde bu sözleşmelerin "kölelik sözleşmeleri" boyutuna varmasıdır. Katılımcıların pasaportlarına el konulması, borçlandırma yoluyla senet imzalatılması ve organizatörlerin (veya sponsorların) özel partilerine katılmaya zorlanması, bu sektörün insan ticaretiyle olan gri alanını oluşturur. Venezuela'da güzellik kraliçesi olmak bir "ulusal görev" gibi sunulsa da, bu uğurda birçok genç kadın ekonomik ve cinsel sömürüye maruz kalmaktadır.

Güzellik yarışmalarının "liyakat" ve "adalet" üzerine kurulu olduğu iddiası, son yıllardaki skandallarla tamamen çökmüştür. Özellikle 2024 ve 2025 yıllarında Miss Universe organizasyonunda yaşananlar, sistemin ne kadar çürük olduğunu göstermiştir.

Eski jüri üyesi Omar Harfouch'un ifşaları, yarışma sonuçlarının önceden belirlendiğini ortaya koymuştur. Harfouch, 30 finalistin, resmi jüri üyeleri henüz değerlendirme yapmadan önce seçildiğini iddia etmiştir. Bu, jüri üyelerinin sadece birer "dekor" olduğunu, sonuçların ise kapalı kapılar ardında, sponsorluk ilişkileri ve ticari çıkarlara göre belirlendiğini göstermektedir.

Yani bir güzellik tacı, milyon dolarlık bir ihale anlaşmasının "promosyonu" veya "teminatı" olarak verilmiş olabilir. Bu durum, yarışmacıların emeklerinin, hayallerinin ve harcadıkları paraların (kostüm, eğitim, seyahat masrafları) bir hiç uğruna sömürüldüğünü, halkın ise kandırıldığını kanıtlamaktadır.

6. Dini ve Etik Reddiye

Güzellik yarışmalarına yönelik en güçlü ve tutarlı eleştiriler, yüzyıllardır dini ve ahlaki geleneklerden gelmektedir. Hem İslam hem de Hristiyan öğretisi, insan bedeninin kutsallığı ve metalaştırılamaz oluşu üzerinden bu organizasyonlara köklü bir reddiye sunar. Bu reddiye, sadece "yasakçı" bir refleks değil, insan onurunu korumaya yönelik felsefi bir duruştur.

İslam inancına göre insan bedeni, bireyin dilediği gibi tasarruf edebileceği bir mülk değil, Allah'ın yarattığı ve ruhun konakladığı bir "emanet"tir. Emanet bilinci, bedenin korunmasını, saygı görmesini ve ticari bir meta haline getirilmemesini gerektirir.

İslami terminolojide "iffet" kavramı merkezi bir yer tutar. İffet, sadece cinsel sakınma değil; gözün, kulağın, dilin ve bedenin her türlü aşağılanmadan ve haramdan korunmasıdır. Güzellik yarışmaları, kadını fiziksel ölçüleri üzerinden değerlendirerek onu bir "nesne"ye indirger. Bu durum, İslam'ın kadına verdiği "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) değerine aykırıdır. Kuran-ı Kerim'de üstünlüğün ancak "takva" (sorumluluk bilinci ve erdem) ile olduğu belirtilirken, güzellik yarışmaları üstünlüğü "bedensel oranlara" indirger.

Ayrıca, bu yarışmalardaki teşhir, cahiliye dönemi açılıp saçılmasından ibarettir. Kadının cazibesini kamusal alanda bir rekabet unsuru olarak sunması, toplumsal ahlakı zedeleyen ve kadının saygınlığını düşüren bir eylem olarak görülür. Hz. Peygamber'in "Haya (utanma duygusu) imandandır" hadisi, insanın mahremiyetine ve onuruna sahip çıkması gerektiğini vurgular. Güzellik yarışmaları ise "haya" duygusunu yok ederek, teşhiri ve beğenilmeyi tek amaç haline getirir.

Hristiyan inancı da güzellik yarışmalarına karşı güçlü bir entelektüel direniş vardır. İncil'in 1. Korintliler mektubunda, dünyanın "güçlü", "soylu" ve "güzel" saydığı şeylerin Tanrı katında bir değeri olmadığı, Tanrı'nın dünyanın "zayıf" ve "akılsız" gördüklerini seçtiği anlatılır. Güzellik yarışmaları ise tam tersine, dünyanın geçici ve yüzeysel standartlarını (dış güzellik) kutsallaştırır.

Hristiyan etiğinde amaç "Saf Kalp" ile sevmektir. Fiziksel güzellik, ruhsal güzelliğin bir yansıması olmalıdır, onun yerini almamalıdır. Yarışmalar, insanları sadece dış görünüşlerine göre yargılayarak "kalbi" ihmal eder.

Hristiyan muhafazakârlar, güzellik yarışmalarını kadınların "et pazarı" mantığıyla sergilendiği, erdemin değil şehvetin ödüllendirildiği platformlar olarak görür. "Miss Christian America" gibi alternatif çabalar olsa da, temel mantık (kadınların kıyaslanması) değişmediği için bu girişimler de "dünyevi olanı vaftiz etme"  eleştirisinden kurtulamamıştır.

7. Sonuç ve Çağrı: Yasaklama Bir Zorunluluktur

Tarihsel gerçekler, kriminal bağlantılar, psikolojik araştırmalar ve teolojik argümanlar tek bir sonuca işaret etmektedir: Güzellik yarışmaları, modern toplumda yeri olmayan, insan onuruna ve kadın haklarına aykırı, sistematik bir sömürü mekanizmasıdır.

Bu organizasyonların "reforme edilmesi" mümkün değildir çünkü varlık sebepleri (kadın bedeninin puanlanması ve metalaştırılması) sorunludur.

Tarihsel olarak, birer mayo reklamı ve turizm propagandası olarak doğmuşlardır; kültürel bir derinlikleri yoktur.

Yapısal olarak, Epstein ve Trump örneklerinde görüldüğü gibi, güç sahibi erkeklerin cinsel istismarına açık bir "tedarik zinciri" işlevi görmektedirler.

Psikolojik olarak, Barbie sendromu ve çocuk yarışmaları aracılığıyla nesillerin ruh sağlığını zehirlemektedirler.

Hukuki olarak, şikeli jüriler ve kölelik sözleşmeleri ile bir dolandırıcılık ve sömürü düzeni işletmektedirler.

Ahlaki olarak, hem de dini değerlere göre bedenin kutsallığını ihlal etmektedirler.

Çağrımız nettir:

Hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası organlar, güzellik yarışmalarını bir "kültürel etkinlik" statüsünden çıkarıp, "insan haklarına aykırı ticari faaliyet" kapsamına almalıdır.

Çocuk Güzellik Yarışmaları: Çocuk istismarı kapsamında derhal ve kayıtsız şartsız yasaklanmalıdır. Ebeveynlerin çocukları bu tür yarışmalara sokması hukuki yaptırıma tabi tutulmalıdır.

Yetişkin Yarışmaları: Televizyon yayınları durdurulmalı, kamu kaynaklı (belediye, bakanlık vb.) sponsorluklar yasaklanmalı ve organizatörlerin sözleşmeleri sıkı denetim altına alınarak "kölelik maddeleri" iptal edilmelidir.

Toplumsal Farkındalık: Medya ve eğitim kurumları, "güzellik kraliçesi" idealinin yerine, bilimde, sanatta, sporda ve ahlakta yetkinleşmiş gerçek rol modelleri öne çıkarmalıdır.

Hukuk doktrininde ve anayasal sistemlerde, hiçbir özgürlük mutlak ve sınırsız değildir. Kamu düzeni, genel ahlak ve toplum sağlığının açıkça tehdit altında olduğu durumlarda, devletin koruyucu tedbirler alma ve anayasal çerçevede kısıtlamalara gitme yetkisi —ve hatta yükümlülüğü— vardır. Bunun en somut örneği, bireysel bir tercih özgürlüğü gibi sunulabilecek olsa da, yıkıcı etkileri nedeniyle uyuşturucu kullanımının evrensel hukukta suç kabul edilmesidir. Devlet, vatandaşını fiziksel olarak zehirlenmekten korumak için nasıl müdahale ediyorsa, ruhsal ve kültürel bir zehir olan bu endüstriye karşı da aynı refleksi göstermelidir. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar üzerinde onarılmaz psikolojik travmalar yaratan, bedeni metalaştırarak nesillerin zihinsel sağlığını tehdit eden bu sömürü mekanizmasının yasaklanması, bir özgürlük kısıtlaması değil; aksine, insan onurunun sermayeye karşı korunması adına atılacak zorunlu bir hukuki adımdır.

Kadınların ve çocukların onuru, bir jüri heyetinin vereceği puandan, bir mayo firmasının satış hedefinden veya bir medya patronunun reyting hırsından daha değerlidir. Bu sirk artık kapanmalıdır. Perde inmelidir.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya