KÜRT SORUNU SÖYLEMİ, SOSYOLOJİK GERÇEKLER ve ULUSLARARASI TERÖR KISKACI
Türkiye Cumhuriyeti'nin son kırk yılına damgasını vuran, on binlerce insanın hayatına mal olan ve ülkenin enerjisini tüketen çatışma ortamı, akademik, siyasi ve toplumsal düzlemde halen kesin bir terminolojik uzlaşıya varılamamış kaotik bir tartışma sahasıdır. Bu rapor, kamuoyunda yaygın olarak kullanılan ve çoğu zaman manipülatif bir içerik taşıyan "Kürt Sorunu" kavramı ile sahadaki pratik gerçekliği ifade eden "Terör ve Bölücülük Sorunu" arasındaki ontolojik farkları derinlemesine incelemektedir. Çalışmanın temel hipotezi; Türkiye'de yaşanan krizin etnik bir kimlik ve hak talebi krizinden ziyade, tarihsel devlet tecrübesinden yoksunluğun yarattığı otorite boşluğu, feodal üretim ilişkilerinin doğurduğu sosyo-ekonomik deformasyon ve küresel hegemonik güçlerin (ABD ve İsrail) Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme projelerinin (BOP ve Yinon Planı) kesişim kümesinde şekillenen bir güvenlik sorunu olduğudur.
1. Kavramsal Teşhis: "Kürt Sorunu" Maskesi Altında Terör Gerçeği
Türkiye'de sosyal bilimler ve siyaset literatüründe en büyük karmaşa, yaşanan şiddet sarmalının isimlendirilmesinde düğümlenmektedir. "Kürt Sorunu" ve "Terör Sorunu" tanımlamaları, sadece semantik bir tercih değil, meselenin kökenine, faillerine ve çözümüne dair taban tabana zıt iki farklı dünya görüşünü temsil etmektedir. Bu ayrımın doğru yapılması, uygulanacak devlet politikalarının başarısı için hayati önem taşımaktadır.
"Kürt Sorunu" Paradigması: Bu yaklaşım, meselenin özünde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesiyle, ulus-devlet inşasıyla ve vatandaşlık tanımıyla ilgili yapısal bir demokrasi açığı olduğunu iddia eder. Bu teze göre, devletin resmi politikaları on yıllarca Kürt kimliğini inkar etmiş, kültürel hakları baskılamış ve bu durum kaçınılmaz bir sosyolojik refleks olarak silahlı tepkiye yol açmıştır. Bu bakış açısına göre PKK, bir neden değil, bu "haksızlığın" bir sonucudur. Dolayısıyla çözüm, güvenlik operasyonlarında değil, anayasal vatandaşlık tanımının değiştirilmesi, anadilde eğitim, yerel yönetimlere özerklik verilmesi gibi siyasi ve idari reformlarda aranmalıdır.
"Terör ve Bölücülük Sorunu" Paradigması: Bu raporun merkeze aldığı ve sahadaki verilerle doğrulanan yaklaşım ise, Türkiye'de etnik temelli sistematik bir ayrımcılığın olmadığını, anayasal düzlemde herkesin eşit vatandaş olduğunu savunur. Sorun, etnik talepler değil, Soğuk Savaş döneminden itibaren Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak isteyen güçlerin (önce SSCB ve Suriye, sonra ABD, AB ve İsrail) mobilize ettiği, Marksist-Leninist ideolojiye sahip ayrılıkçı bir terör örgütünün (PKK/KCK) Türkiye'nin toprak bütünlüğünü hedef almasıdır. Bu perspektifte "Kürt Sorunu" kavramı, terörü meşrulaştırmak, uluslararası müdahaleye zemin hazırlamak ve örgütün "özgürlük savaşçısı" olarak pazarlanmasını sağlamak için üretilmiş bir "maske kavram"dır. Batı’nın ‘Şark Meselesi’nin güncel yansımasıdır.
Sorunu sadece etnik kimlik ve kültürel haklar üzerinden okumak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kendine has sosyo-ekonomik yapısını, üretim ilişkilerini, eğitim seviyesini ve küresel güçlerin stratejik hesaplarını göz ardı etmek anlamına gelir.
Entegrasyon vs. Ayrışma: Dünyadaki etnik çatışma örneklerinin (İspanya/Bask, İngiltere/İRA) aksine, Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşlar ile Türk toplumu arasında kesin bir coğrafi veya sosyal ayrışma yoktur. Kürt nüfusun büyük bir kısmı batı metropollerinde (İstanbul, İzmir, Mersin) yaşamakta, ekonomik ve sosyal hayata tam entegre olmaktadır. Ayrışma talebi, tabandan gelen sosyolojik bir dalga değil, etnik milliyetçilik üzerinden iktidar devşirmeye çalışan siyasi elitler ve silahlı kadrolar tarafından dayatılan bir "üst yapı" projesidir.
İdeolojik Doku Uyuşmazlığı: PKK terörü, Kürtlerin sosyolojik gerçekliğinin bir ürünü değildir. Muhafazakar, dindar ve geleneksel aile yapısına sahip Kürt toplumu ile Marksist-Leninist, din karşıtı ve geleneksel aile yapısını reddeden PKK ideolojisi arasında derin bir doku uyuşmazlığı vardır. Örgüt, bu uyuşmazlığı aşmak için zaman zaman "Sivil Cuma Namazları" gibi taktiksel hamleler yapsa da, özünde Kürt toplumunun değerlerine yabancı bir yapıdır. Şiddetin kaynağı hak arayışı değil, bu yabancı ideolojinin bölge halkına silah zoruyla dayatılmasıdır.
Küresel Vekalet Savaşı: PKK'nın eylem takvimi incelendiğinde, saldırıların Kürtlerin hak taleplerinden ziyade, Türkiye'nin bölgesel hamleleriyle (örneğin; sınır ötesi operasyonlar, enerji anlaşmaları, bağımsız dış politika çıkışları) doğrudan ilişki gösterdiği görülmektedir. Bu durum, örgütün bir "hak arama hareketi" değil, bir "vekalet savaşı aparatı" olduğunu kanıtlamaktadır.
2. Tarihsel Perspektif: Devletsiz Bir Toplum ve "Devlet Aklı"nın Eksikliği
Kürt milliyetçiliğinin (Kürtçülüğün) en temel argümanlarından biri, tarihsel bir hak kaybı olduğu ve "kendi kaderini tayin etme" hakkının engellendiği yönündedir. Ancak tarihsel, antropolojik ve siyasi tarih verileri incelendiğinde, bu tezin maddi temellerden yoksun olduğu, Kürtlerin tarih boyunca Türklerle kurduğu girintili ilişki dışında bağımsız bir devlet pratiğine sahip olmadığı görülmektedir.
Tarihsel kayıtlar ve akademik literatür, Kürtlerin tarih boyunca merkezi, bağımsız, kurumsal ve sınırları belirli bir "ulus-devlet" yapısı oluşturamadıklarını göstermektedir. Kürtler, coğrafi olarak dağlık ve engebeli arazilerde (Zagros dağ silsilesi), birbirinden kopuk aşiretler, beylikler ve emirlikler halinde yaşamışlardır. Bu dağınıklık, ortak bir "devlet aklı" ve merkezi otorite etrafında kenetlenme refleksinin gelişmesini engellemiştir.
İmparatorluklar İçinde "Uç Beyliği" Olmak: Kürtler, tarih sahnesinde her zaman büyük imparatorlukların (Pers, Arap, Selçuklu, Osmanlı) bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türklerin Anadolu'ya girişiyle birlikte, özellikle Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakı (1514 Çaldıran Savaşı sonrası), Kürtlerin Osmanlı idaresinde "muhtariyet" benzeri bir yapıyla, ancak kesinlikle Osmanlı mülküne sadık kalarak yaşadığı bir dönemi başlatmıştır. Bu dönemde Kürt beyleri, devlete asker ve vergi vermekle yükümlü, karşılığında yerel idarede serbest bırakılan unsurlardı.
"Devlet" Algısının Türkle Özdeşleşmesi: Tarihsel süreçte Kürt halkının zihnindeki "devlet" kavramı, her zaman Türklerin kurduğu ve yönettiği devletle (Devlet-i Aliyye, Türkiye Cumhuriyeti) özdeşleşmiştir. Kürtler için "devlet", adaleti sağlayan, sınırları koruyan ve İslam'ın sancaktarlığını yapan Türk devletidir. Bağımsız bir "Kürt Devleti" fikri, 19. yüzyılın sonlarında Batılı misyonerlerin ve oryantalistlerin bölgedeki çalışmaları sonucu ortaya atılan, yapay ve ithal bir projedir.
Devlet Kuramamanın İç Dinamikleri: Kürtlerin devlet kuramamasının tek nedeni dış baskılar değildir. İç dinamiklerindeki aşırı parçalanmışlık, aşiretler arası kan davaları, merkezi bir liderliğe itaat etmeme kültürü ve feodal karakter, ulusal birliğin önündeki en büyük engeldir. Bugün bile Kuzey Irak'ta (IKBY) KDP ve KYB arasındaki bölünmüşlük, "Peşmerge"nin bile ikiye ayrılması, bu "devletleşememe" sendromunun modern bir tezahürüdür.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da toplumsal örgütlenmenin temel birimi modern anlamda "birey" veya "vatandaş" değil, geleneksel anlamda "aşiret"tir. Bu yapı, modern ulus-devlet anlayışıyla çatışan en temel unsurdur.
Aşiret reisleri (Mîrler, Ağalar, Şeyhler), kendi bölgelerinde devlet otoritesinden bağımsız, yarı-özerk bir iktidar alanı oluşturmuşlardır. Bu yapı, devletin hukukunu (pozitif hukuk) değil, aşiretin töresini (örfi hukuk) esas alır. Adalet, devlet mahkemelerinde değil, aşiret büyüğünün odasında dağıtılır. Bu durum, bireyin devlete olan aidiyetini zayıflatır.
Siyasi Sadakatin Bölünmesi: Bir aşiret mensubunun sadakati öncelikle aşiret reisine, sonra devletedir. Devlet ile vatandaş arasına "aracı" olarak giren beyler, devletin imkanlarını (ihaleler, kadrolar, yatırımlar) kendi güçlerini pekiştirmek için kullanırken, devletin otoritesini tabana yaymasını engellemişlerdir. Siyaset kurumu da oy deposu olarak gördüğü bu yapılarla pazarlık yaparak feodalizmi beslemiştir.
Modernleşmeye Direnç: Cumhuriyet'in erken döneminde yapılan modernleşme hamleleri (Toprak Reformu girişimleri, eğitim seferberlikleri, tekke ve zaviyelerin kapatılması), otoritelerini kaybedeceklerini düşünen aşiret reisleri sabote edilmiştir. Şeyh Said İsyanı ve Dersim olayları gibi hadiseler, etnik bir kalkışmadan ziyade, merkezi otoritenin feodal derebeylikleri tasfiye etme girişimine karşı gösterilen bir dirençtir.
3. Sorunun Sosyolojik ve Ahlaki Kökleri: Aşiretcilik, Cehalet ve Üretimsizlik
"Kürt Sorunu" olarak adlandırılan durumun kökeninde yatan, ancak siyasi doğruculuk adına genellikle göz ardı edilen en önemli faktörlerden biri, bölgenin sosyo-ekonomik yapısını felç eden ahlaki ve kültürel erozyondur. Bu erozyon, "devletten bekleme", "üretmeden kazanma" ve "gayri meşru ekonomi" sacayağı üzerine kuruludur.
Aşiretler üzerindeki ağa tahakkümleri, sadece bir toprak mülkiyeti sistemi değil, aynı zamanda bir zihniyet dünyasıdır. Doğu Anadolu'daki ağalık sistemi, Batı Avrupa feodalizminden farklı olarak, üretimi ve verimliliği artırmayı değil, mevcut artığı (rantı) kontrol etmeyi hedefler.
Ağalar ve besledikleri terör baronları, siyasi güçlerini kullanarak devletin bölgeye yaptığı yatırımları (baraj, yol, fabrika) kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiş veya köylünün uyanmasını engellemek için okullaşmaya karşı çıkmışlardır.
Bu zihniyet, elde edilen geliri (sermayeyi) yatırıma, sanayiye veya teknolojiye dönüştürmek yerine, güç gösterisine (lüks tüketim, silahlanma, çok eşlilik, şatafatlı düğünler) harcamıştır. Bu durum, bölgenin ekonomik olarak Batı illerinden kopmasına ve sürekli devlet sübvansiyonuna muhtaç kalmasına neden olmuştur. Bölgedeki zenginleşme, sanayileşme yoluyla değil, rant transferi yoluyla gerçekleşmiştir.
Bölgenin coğrafi konumu (İran, Irak, Suriye sınırları), tarihsel olarak sınır ticaretini ve kaçakçılığı teşvik etmiştir. Ancak bu durum, zamanla meşru üretimden uzaklaşan, vergilendirilmeyen ve kayıt dışı bir "rant ekonomisi" yaratmıştır.
"Bir katır yüküyle zengin olma" hayali veya kaçakçılık (mazot, sigara, çay, uyuşturucu) yoluyla elde edilen yüksek ve vergisiz kârlar, tarım ve hayvancılık gibi zahmetli ve sabır gerektiren üretim faaliyetlerini değersizleştirmiştir. Genç nesiller, fabrikada asgari ücretle çalışmak veya tarlada üretmek yerine, kısa yoldan zengin olmayı veya terör örgütünün sunduğu "güç ve statü" yanılsamasına kapılmayı tercih edebilmektedir. Bu durum, ciddi bir ahlaki yozlaşma ve "üretmeden tüketme" kültürü yaratmıştır.
Terörün Finansmanı: Bu gayri meşru ekonomi, PKK terör örgütü için de hayati bir finansman kaynağıdır. Örgüt, bu ticaret ağlarından "vergi" adı altında haraç toplayarak, sınır geçişlerini kontrol ederek varlığını sürdürür. Dolayısıyla, kaçakçılık ekonomisi ile terör arasında doğrudan bir ilişki vardır; terör kaçakçılığı korur, kaçakçılık terörü finanse eder.
Bölgede yaygın olan ve siyasi aktörler tarafından sürekli körüklenen "mağduriyet" söylemi, bireylerin kendi kaderlerini değiştirme sorumluluğunu üstlenmelerini engellemektedir.
Kamu Hizmetlerinin Suistimali: Bölgede kaçak elektrik kullanım oranlarının Türkiye ortalamasının çok üzerinde olması (bazı illerde %70-80'lere varması), vergi verme bilincinin düşüklüğü ve kamu hizmetlerinin "ücretsiz bir hak" olarak değil, "devletten koparılması gereken bir ganimet" olarak görülmesi, ahlaki bir çöküşe işaret etmektedir. Batı illerindeki işçinin ve memurun vergisiyle finanse edilen hizmetlerin bedelinin ödenmemesi, "devlete karşı direniş" veya "zaten hakkımız yeniyor" kılıfıyla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Yatırımın Engellenmesi: İş adamlarının bölgeye yatırım yapmamasının temel nedeni, iddia edildiği gibi "devletin teşvik vermemesi" değildir. Devlet, 6. Bölge teşvikleri kapsamında bedava arsa, vergi muafiyeti ve prim desteği vermektedir. Asıl neden, terör örgütünün şantiyeleri basması, iş makinelerini yakması, iş adamlarından haraç istemesi ve nitelikli iş gücü (mühendis, doktor, öğretmen) bulma zorluğudur. Ancak bu gerçek göz ardı edilerek, sürekli olarak "devlet bize bakmıyor, batıya yatırım yapıyor" propagandası yapılmaktadır. Bu, bir öğrenilmiş çaresizlik ve sorumluluktan kaçış psikolojisidir.
4. "Ayrımcılık" Efsanesi ve Anayasal Gerçekler: Verilerle Yalanlama
Terör örgütünün, onun siyasi uzantılarının ve bazı liberal aydınların en güçlü argümanı, Türkiye'de Kürtlere yönelik sistematik, kurumsal ve yasal bir ayrımcılık yapıldığı iddiasıdır. Ancak anayasal metinler, yasal düzenlemeler ve sosyo-ekonomik veriler incelendiğinde, bu iddianın gerçeği yansıtmadığı, aksine pozitif ayrımcılık uygulamalarının olduğu görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, etnik kökene dayalı bir vatandaşlık tanımı yapmaz. Anayasa'nın 66. maddesi, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" der. Buradaki "Türk" ifadesi, bir ırkı (etnisiteyi) değil, Fransa'daki "Fransız" veya Almanya'daki "Alman" kavramı gibi bir siyasi aidiyeti, üst kimliği ve ulus bilincini ifade eder.
Kanun Önünde Mutlak Eşitlik: Anayasa'nın 10. maddesi, "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" hükmünü içerir. Devlet organları bu eşitliği sağlamakla yükümlüdür.
Yasalarda Etnik Engel Yoktur: Türk hukuk sisteminde, bir vatandaşın Kürt, Çerkes, Laz veya Boşnak olduğu için belirli bir kamu görevine girmesini, mülk edinmesini, seyahat etmesini veya eğitim almasını engelleyen tek bir yasa maddesi, yönetmelik veya genelge yoktur. Aksine, Türk Ceza Kanunu'nun 122. maddesi ayrımcılığı ve nefret suçunu cezalandırmaktadır.
Eğer Türkiye'de iddia edildiği gibi bir "ırk" rejimi veya sistematik ayrımcılık olsaydı, Kürt kökenli vatandaşların devletin üst kademelerine gelmeleri imkansız olurdu. Ancak Türkiye siyasi tarihi bunun tam tersi örneklerle doludur.
En Üst Düzey Temsil: Türkiye Cumhuriyeti'nde Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve sayısız milletvekilliği görevlerinde Kürt kökenli vatandaşlar yer almıştır. Bu kişiler, "Kürt oldukları için" değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldukları ve liyakat/siyaset kanallarını kullandıkları için bu makamlara gelmişlerdir. Bu durum, sistemin etnik körlüğe sahip olduğunu, yani etnik kökene bakmaksızın vatandaşlık bağına göre işlem yaptığını kanıtlar.
Fırsat Eşitsizliği Değil, Bölgesel Eşitsizlik: Doğu ile Batı illeri arasında eğitim, sağlık ve gelir düzeyinde görülen farklar, devlettin Kürtleri bilerek geri bıraktığı (etnik tercih) anlamına gelmez. Bu farklar, coğrafi zorlukların, iklim şartlarının, sermaye birikiminin yetersizliğinin ve en önemlisi 40 yıldır süren terörün yarattığı güvenliksizlik ortamının sonucudur. Devlet, bu farkı kapatmak için Cumhuriyet tarihinin en büyük kalkınma projesi olan GAP'ı (Güneydoğu Anadolu Projesi) hayata geçirmiş, bölgeye batıdan katbekat fazla kamu yatırımı yapmıştır. Kaldı ki gelinen noktada, şartların zorladığı geri kalmışlık da en aza inmiştir.
TÜİK verileri, devletin bölgeye yönelik eğitim seferberliğini ve entegrasyon çabasını net bir şekilde ortaya koymaktadır. 2008'den 2023'e kadar Güneydoğu Anadolu'da okuma yazma bilmeyenlerin oranı ileri şekilde düşmüştür. Özellikle kadınlarda okuma yazma oranı %86,9'dan %96,0'a yükselmiştir.
5. Küresel Güçlerin Satranç Tahtası: BOP, İsrail ve Vekalet Savaşları
Meselenin yerel bir "Kürt Sorunu" değil, "Uluslararası Terör Sorunu" olduğunu anlamak için, fotoğrafın arka planındaki emperyalist stratejileri ve emperyal güçlerin İslam coğrafyasını bölme planlarını analiz etmek gerekir.
Yüzyılın başında ABD yönetimi (özellikle Neocon kadrolar) tarafından ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Fas'tan Endonezya'ya kadar uzanan İslam coğrafyasında sınırların ve rejimlerin değiştirilmesini öngörüyordu. Condoleezza Rice'ın "22 ülkenin sınırları değişecek" ifadesiyle özetlenen bu projenin temel amaçları şunlardır:
Enerji Kaynaklarının Kontrolü: Ortadoğu petrol ve doğalgaz rezervlerinin (Irak, Suriye, İran) Batı'nın ve küresel sermayenin mutlak kontrolünde kalmasını sağlamak.
İsrail'in Güvenliği ve Hegemonyası: Bölgede İsrail'e tehdit oluşturabilecek potansiyele sahip güçlü, merkezi ve üniter devletleri (Irak, Suriye, Türkiye, İran) parçalayarak; etnik, mezhepsel ve kabilevi temellere dayalı, birbirleriyle çatışan, zayıf ve yönetilebilir "mikro-devletçikler" (Balkanizasyon) oluşturmak.
Kürt Kartının Kullanımı: Bu projede Kürtler, bölgedeki yerleşik dört büyük ulus-devleti içeriden parçalamak için en kullanışlı, motive edilebilir ve "seküler" (Batı değerlerine yakın görünen) silahlı aparat olarak seçilmiştir. "Bağımsız Kürt Devleti" vaadi, Kürtlerin refahı için değil, bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve kalıcı bir kaos ortamı yaratmak için bir "havuç" olarak kullanılmaktadır.
İsrail'in stratejik aklı ve Dışişleri Bakanlığı eski yetkilisi Oded Yinon'un 1982 tarihli "İsrail İçin Strateji" belgesi, bugün Ortadoğu'da yaşananların tesadüf olmadığını, 40 yıl önceden planlanmış bir mühendislik çalışması olduğunu kanıtlamaktadır.
Arap Dünyasının Parçalanması: Yinon Planı'na göre, Irak ve Suriye gibi yapay olarak birleştirilmiş ülkeler, etnik ve mezhepsel fay hatları (Şii, Sünni, Kürt, Dürzi, Maruni) üzerinden bölünmelidir. Irak'ın üçe (Basra'da Şii, Bağdat'ta Sünni, Kuzeyde Kürt), Suriye'nin ise dört-beş parçaya (Alevi kıyı devleti, Sünni bölgeler, Dürzi devleti vb.) ayrılması, İsrail'in güvenliği için hayati bir zorunluluk olarak görülmüştür.
Çevreleme Doktrini ve Kürtler: İsrail'in kuruluşundan beri uyguladığı "Çevreleme Doktrini", düşman Arap çemberini kırmak için Arap olmayan unsurlarla (Türkiye, İran, Etiyopya ve Kürtler) ittifak kurmayı hedefler. Ancak 1979 İran Devrimi ve Türkiye'nin İslam dünyasıyla yakınlaşması sonrası, İsrail'in odak noktası tamamen "Kürt Kartı"na kaymıştır. Bağımsız bir Kürdistan (veya İkinci İsrail), İsrail'in bölgedeki yalnızlığını giderecek, Türkiye-İran-Arap hattını kesecek ve İsrail'e stratejik derinlik kazandıracak bir müttefik olarak tasarlanmıştır. İsrail'in 2017'deki IKBY bağımsızlık referandumuna dünyada açık destek veren tek ülke olması, bu stratejinin en somut göstergesidir.
Suriye iç savaşı, küresel vekalet savaşlarının laboratuvarı olmuştur. ABD, bölgeye doğrudan asker sokmanın maliyetinden kaçınarak, "Kara Gücüm" dediği PKK/YPG unsurlarını donatmış ve eğitmiştir.
SDG (Suriye Demokratik Güçleri) Maskesi: Türkiye'nin PKK hassasiyetini aşmak, NATO müttefikine karşı bir terör örgütünü destekliyor görünümünden kurtulmak ve uluslararası hukukta meşruiyet sağlamak için; PKK'nın Suriye kolu PYD/YPG'ye, ABD'nin talimatıyla "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG) adı verilmiştir. ABD Özel Kuvvetler Komutanı General Raymond Thomas, bu isim değişikliğinin bizzat kendi önerisiyle ve bir gecede gerçekleştiğini açıkça itiraf etmiştir.
6. Terörün Anatomisi: PKK-PYD-SDG Organik Bağı ve Suç Kayıtları
Uluslararası raporlar, istihbarat verileri, saha gerçekleri ve bizzat örgütün kendi yayınları; PKK ile Suriye'deki yapılanmalar (PYD/YPG/SDG) arasında ideolojik, organik ve yönetimsel hiçbir fark olmadığını, hepsinin tek bir merkezden (Kandil/İmralı) yönetildiğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır.
KCK Sistemi: PKK, PJAK (İran), PYD (Suriye) ve PÇDK (Irak); Abdullah Öcalan'ın kurduğu KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) sisteminin alt kollarıdır. Bu yapı, dört ülkede eş zamanlı faaliyet gösteren, personel, silah ve lojistik geçişkenliği olan tek bir organizmadır. Bir terörist bugün Şırnak'ta PKK adına eylem yapıp, yarın Suriye'ye geçip YPG üniforması giyebilmektedir.
Öcalan Kültü: Suriye'nin kuzeyinde (Rojava), YPG kontrolündeki bölgelerde Abdullah Öcalan'ın posterleri her meydanda asılıdır. Örgütün ideolojik eğitimi tamamen Öcalan'ın kitapları ve "Demokratik Konfederalizm" tezi üzerine kuruludur. Bu durum, örgütün yerel bir Suriye hareketi değil, PKK'nın Suriye şubesi olduğunun en görsel kanıtıdır.
PKK/SDG, kendini "özgürlükçü" ve "demokratik" olarak pazarlasa da, eylem pratikleri totaliter ve terörist karakterini ortaya koymaktadır.
Sivillere ve Altyapıya Saldırılar: Örgüt, sadece askeri hedeflere değil; öğretmenlere (Necmettin Yılmaz, Şenay Aybüke Yalçın), sağlık çalışanlarına, yol işçilerine ve sivil altyapıya da saldırmaktadır. Afrin'de Şifa Hastanesi'nin füzelerle vurulması, sivillerin hedef alınması, örgütün acımasız yüzünü göstermiştir.
Çocuk Savaşçılar ve İnsan Hakları İhlalleri: Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) raporları, YPG/SDG'nin 12-15 yaşındaki çocukları zorla silah altına aldığını, ailelerinden kopardığını ve eğitim kamplarına götürdüğünü belgelemektedir. Ayrıca örgüt, kontrol ettiği bölgelerde kendisine biat etmeyen Kürt siyasi grupları (ENKS gibi) baskılamakta, liderlerini tutuklamakta veya sürgün etmektedir.
Narko-Terör: PKK ve uzantıları, Avrupa'daki uyuşturucu ticaretinin (eroin ve son dönemde sentetik uyuşturucular) en büyük kontrolörlerinden biridir. ABD Hazine Bakanlığı, PKK'nın üst düzey yöneticilerini (Murat Karayılan, Cemil Bayık) "Özel Olarak Belirlenmiş Uyuşturucu Kaçakçıları" listesine almıştır. Bu gelir, Suriye'deki yapılanmanın finansmanında da kullanılmaktaydı.
7. Çözüm Süreci Deneyimi: Uzlaşının İmkansızlığının İspatı
Türkiye'nin "Kürt Sorunu"nu barışçıl yollarla, demokratikleşme ve müzakere ile çözme denemesi olan "Çözüm Süreci" (2013-2015), sorunun teşhisindeki hatayı, terör örgütünün uzlaşmaz karakterini ve kötü niyetini en acı tecrübelerle devlete ve topluma öğretmiştir.
Devlet, "analar ağlamasın" ve "kan dursun" diyerek iyi niyetle operasyonları durdurduğunda, PKK bu boşluğu silah bırakmak veya sınır dışına çekilmek için değil; şehirlere silah yığmak, yollara el yapımı patlayıcılar (EYP) döşemek, eleman devşirmek ve "Öz Savunma Birlikleri" (YDG-H) kurarak şehir savaşına hazırlanmak için kullanmıştır.
Alan Hakimiyeti Denemesi: Süreç boyunca örgüt, bölgede devlet otoritesini sıfırlayarak fiili bir yönetim (paralel devlet) kurmaya çalışmıştır. Yollarda kimlik kontrolleri yapmış, "vergilendirme" adı altında esnaftan haraç toplamış, "halk mahkemeleri" kurarak vatandaşları yargılamıştır. Devletin "süreç zarar görmesin" diye müdahale etmemesi, örgütü daha da cesaretlendirmiş ve halk üzerinde "devlet gitti, PKK geldi" algısı oluşturmuştur.
PKK, Suriye'de iç savaş boşluğundan yararlanarak elde ettiği kazanımları (kantonlar) bir model olarak görmüş ve bunu Türkiye'ye taşıyarak "Demokratik Özerklik" ilan etmeye kalkışmıştır. Çözüm Süreci'ni bitiren Ceylanpınar saldırısı ve ardından gelen "Hendek Olayları", bu stratejinin bir parçasıydı.
Çözüm Süreci'nin başarısızlığı, şu gerçeği tartışmasız bir şekilde ortaya çıkarmıştır: Karşınızdaki yapı, Kürtlerin kültürel haklarını savunan, belirli reformlar yapıldığında silah bırakacak bir sivil hak hareketi değildir. Karşınızdaki yapı, emperyalist güçlerin emrinde, Türkiye'nin üniter yapısını parçalamayı hedefleyen, totaliter, şiddetten beslenen ve varlık sebebi savaş olan bir terör örgütüdür.
Uzlaşının Sebepler Bakımından İmkansızlığı: Terör örgütü, silahlı gücü elinde tuttuğu sürece bölgedeki feodal ve siyasi otoritesini koruyabilmektedir. Silah bıraktığı an, sıradanlaşacak ve gücünü kaybedecektir. Bu nedenle, örgütle "uzlaşmak" veya "silah bıraktırmak" müzakere masasında mümkün değildir. Örgüt, her tavizi bir zafiyet, her uzlaşı adımını bir kazanım olarak görmüş ve daha fazlasını (özerklik, Öcalan'a özgürlük) istemiştir. Kaldı ki, bu olsa bile o silah asla bırakılmak istenmeyecektir.
Güvenlik Bürokrasisinin Haklılığı: Süreç sonunda devlet, "Kamu Düzeni"ni yeniden tesis etmek için çok daha sert ve kapsamlı operasyonlar (Meskun Mahal Operasyonları) yapmak zorunda kalmıştır.
Kavramların Savaşı ve Zihinlerin İşgali
Tıpta temel bir kural vardır: Yanlış teşhis, doktor ne kadar iyi niyetli, ilaçlar ne kadar pahalı olursa olsun, yanlış tedaviye götürür ve sonuçta hastayı öldürür. Türkiye'nin Güneydoğu meselesinde on yıllardır düştüğü tuzak tam olarak budur. Emperyalist merkezlerin (Washington, Brüksel, Tel Aviv) strateji masalarında üretilen ve içerideki etki ajanları (medya, akademi, sivil toplum) tarafından topluma zerk edilen "Kürt Sorunu" teşhisi, meseleyi bir "insan hakları", "kültürel kimlik" ve "demokrasi" sorunu olarak kodlamıştır. Bu yanlış teşhise göre reçete bellidir: Devleti küçültmek, taviz vermek, anayasayı etnik temelde değiştirmek, özerklik tanımak ve eli kanlı terör örgütünü "siyasi muhatap" almak. Oysa sahadaki gerçeklik, hastanın bir "hak yetmezliği" veya "demokrasi eksikliği" değil; ağır bir "dış kaynaklı terör enfeksiyonu", "feodalite zehirlenmesi" ve "bölücülük virüsü" yaşadığını göstermektedir.
1. Mesele Hak Değil, Hegemonyadır: Sorun, bölge insanının devletle bütünleşmesini, bireyleşmesini ve özgürleşmesini engelleyen; aşiret reisleri ve onların modern, silahlı versiyonu olan Kandil baronlarıdır. PKK, Kürtleri özgürleştiren bir hareket değil; onları ağalardan devralıp, totaliter bir "örgüt ağalığına" teslim eden, çocuklarını dağlarda harcayan bir yapıdır.
2. Terörle Müzakere Değil, Mücadele Edilir: Geçmişteki "Açılım" ve "Çözüm" süreçleri, terör örgütünü bitirmemiş, aksine onu siyasileştirmiş, meşrulaştırmış ve şehirlere inmesine fırsat tanımıştır. Örgüt, verilen her tavizi bir "kazanım" ve devletin acziyeti olarak görmüş, taleplerini "ayrı bayrak" ve "ayrı ordu" noktasına taşımıştır. Çünkü örgütün arkasındaki stratejik akıl (Pentagon, CIA, Mossad), Kürtlerin kültürel haklarıyla, diliyle veya refahıyla ilgilenmemektedir. Onların tek hedefi, Türkiye'nin güneyinde, Akdeniz'e açılan bir "Terör Koridoru" oluşturarak İslam coğrafyasını ve Türk dünyasını birbirinden koparmak, İsrail'in güvenliğini sağlayacak bir tampon bölge yaratmaktır. SDG örneği ortadadır; teröristin adını değiştirmek, üniformasına arma takmak, onu demokrat bir müttefik yapmamıştır. O silahlar Türkiye'ye çevrilmiştir ve çevrilmeye devam edecektir.
3. Algı Operasyonları ve Psikolojik Harekat: Toplumun zihni, "Kürtler devlet kuramadı, hakları yendi, tarih boyunca mağdur edildiler" masallarıyla zehirlenmektedir. Oysa Kürtler, Selçuklu ve Osmanlı ile birlikte bu coğrafyanın kurucu unsuru, İslam ordularının neferi olmuştur. Bağımsız bir devlet deneyimlerinin olmaması, bir eksiklik veya beceriksizlik değil; tarihsel kader birliğinin ve imparatorluk şemsiyesi altında yaşama iradesinin sonucudur. Bugün "Kürdistan" hayali kuranlar, aslında bölge halkına bağımsızlık değil, emperyalizme kölelik vadetmektedir. Kurulacak olan yapı, Kürtlerin devleti değil, "Büyük İsrail"in garnizon devleti olacaktır.
Güvenlik Tedavisi: Tarihsel sürecin de bir zorunluluğu olarak ABD’nin bölgeden çekilmek zorunda kalması, İsrail’in insanlık dışı uygulamaları dolayısıyla yalnızlaşması, vekalet savaşlarının artık sonlanmaya doğru gitmesi gerçeklerini de bir dönüm noktası olarak görüp devletin otoritesi, Cudi'den Gabar'a, Hakkari'den Edirne'ye kadar mutlak ve tartışılmaz olmalıdır.
Sosyolojik Rehabilitasyon: Aşiretçilik, ağalık vb yapılar tasfiye edilmeli, birey özgürleşmelidir. Devlet, aşiret reisiyle değil, doğrudan vatandaşıyla muhatap olmalıdır. Bölge insanı, terörün ve ağanın marabası olmaktan kurtarılıp, devletin eşit, özgür ve üretken bireyi haline getirilmelidir. Eğitim, en büyük silahtır.
Ekonomik Ahlak Reformu: Kaçakçılık, uyuşturucu ticareti ve "sınır ticareti" adı altındaki gayri meşru, vergisiz ekonomi bitirilmeli; yerine üretim, sanayi ve tarıma dayalı, helal kazancı ve emeği önceleyen bir ekonomik model inşa edilmelidir. "Devlet bize bakmıyor" asalaklığı yerine, "üreterek kazanma" kültürü yerleştirilmelidir.
Diplomatik Dik Duruş: "Müttefik" görünümlü ülkelerin (ABD, AB) vekalet savaşlarına ve iki yüzlü politikalarına karşı, sahada askeri güçle, masada ise tavizsiz bir dik duruşla cevap verilmelidir. Türkiye, kendi güvenliğini başkalarının insafına bırakamaz.
Unutulmamalıdır ki, kangren olmuş bir uzuv, pansumanla, ağrı kesiciyle veya güzel sözlerle iyileşmez. Yanlış teşhisle zaman kaybetmek, hastayı kaybetmek demektir. Mesele bir etnik grup meselesi değil, emperyalizmin Anadolu'yu boğma, Türk-Kürt kardeşliğini dinamitleme ve bin yıllık harcı çözme girişimidir. Bu oyunu bozmanın yolu, gerçekleri korkusuzca haykırmaktan geçer: Kürt sorunu yoktur, terör ve ihanet sorunu vardır.
Hükümetlerin meseleyi emperyalist merkezlerin stratejileri doğrultusunda "terör ve dış kaynaklı kışkırtma" yerine "Kürt Sorunu", "etnik kimlik" veya "demokrasi açığı" kavramlarıyla tanımlamaları, bölge halkında tarihsel ve sosyolojik olarak bulunmayan ayrışmış bir ulus bilincinin suni olarak inşasına ve psikolojik kopuşa zemin hazırlamıştır. Anayasanın etnik merkezli taleplere göre değiştirilmesi çabaları, toplumsal bütünleşmeyi sağlamak yerine devleti "şirketleşmiş" bir yapıya dönüştürerek ana yapıyı bozma ve zorunlu olarak bölme amacına hizmet edecektir.