Duvara kafa atarım haa!
MAKALE
Paylaş
28.02.2026 23:30
120 okunma
Ersoy Baba

 

Merhaba değerli okurlarım.

Yoğun bir hafta geçirdik. ABD ve İsrail, yani Siyonist koalisyon İran’a saldırdı.

İran’ın ölmüş olan 8. Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin eşi Cemile Alamolhoda:

-“Türkler tarih boyunca en büyük ve tek düşmanımızdır” demişti.

Reisi’nin helikopteri kaza yapıp düştüğünde enkazın yerini o düşman belledikleri Türkler Akıncı Siha ile bulmuştu. Bize kinleri bitmeyen ve muhtemelen de hiç bitmeyecek bir toplumdur İranlılar. Öyle ya İslam’ın ilk 3 halifesine sürekli nefret kusan insanlar bunlar. Biz kimiz ki?...

Ancak Siyonist koalisyon bunlara saldırdığında gene de üzüldüm. İsrail ve ABD Benim düşmanımdı. Beni düşman bellemiş İran’dan birkaç tık üstteki bir düşman.

-“İt iti ısırmaz” sözünün yanlış bir söz olduğunu 12 gün savaşında ve evvelki günkü saldırılarda öğrendik bu savaşla. Baya ısırıyorlardı birbirlerini. 80-85 çocukları okulda bombalanarak katledilince gerçek düşmanlarını tanımış olma imkânları olmuştur inşallah.

Savaşın kazananı yoktur. Ancak baskın da basanındır. İran ABD’ye çok büyük zararlar verse de ABD toprakları çok uzakta. Onlar gene şatafat içinde yiyip, içip, mıçmaya devam edecekler. Yani İran için zaferin bile faydası yok.

Devlet aklıyla yönetilen 2 ülkeden biri olan İran’ın ABD topraklarında hiç mi inanmış neferleri yok. Ben size benzer bir durumda yaşananları anlatayım.

1912 yılında İngilizler, Hindistan’ı işgal eder. Osmanlı ordusu da 300'ü aşkın asker ile Hindistan’a yardıma gider. Buradaki savaşlarda 40 kadar Türk askeri esir düşer. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya’ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri bir yolunu bulup gemiden kaçarlar. Bu iki asker, mesleği dondurmacılık olan Maraşlı Abdullah ile savaştan önce kasaplık yaparak hayatını kazanan Tarakçı Mehmet'tir.

Abdullah ve Mehmet mesleklerini yaparak kendilerine yeni bir hayat kurarlar. İşleri ve kazançları iyidir ama onların kulağı sürekli Anadolu’da ve memleketlerindedir. Tam bu sırada Avustralya hükümeti İngilizlerle birlikte savaşmak üzere Çanakkale’ye asker çıkarmaya karar verir.

Abdullah ve Mehmet bunu duyunca vatanlarına geri dönmek isterler ama bu mümkün olmaz. Bunun üzerine Avustralya hükümetine savaş ilan ederler. Bunu da gönderdikleri bir mektup ile duyururlar. Ancak bu savaş ilanları ciddiye alınmaz ve dalga konusu bile olurlar.

Maraşlı Abdullah ile Tarakçı Mehmet ellerinde ne var ne yok satıp onunla silah alırlar. Anzak askerlerini Çanakkale’ye sevk edecek olan trenin geçeceği stratejik bir yere mevzilenirler. Tren yoluna da Türk bayraklarıyla süsledikleri dondurma arabasını koyarlar.

Bütün hızıyla gitmekte olan tren raylar üzerindeki cismi görünce durur. Tam o esnada iki yiğit siper aldıkları kayaların ardından önce el bombalarını atar, ardından da ellerindeki silahlarla ateş etmeye başlarlar. Büyük bir orduyla savaştıklarını düşünen Avustralyalı askerler neye uğradıklarını şaşırırlar. Anzak askerleri çok ciddi zayiat verir. 400’e yakın Anzak askeri daha ülkelerinden çıkamadan gebertilir. Abdullah ve Mehmet de orada şehit düşerler.

Bunlar kimdir diye yapılan araştırmanın sonunda Avustralya Genel Valisi Çanakkale’ye gitmek için izin isteyen, izin verilmeyince de Avustralya’ya savaş ilan eden iki Türk olduğunu anlar. O dondurma arabasını müzeye koyarlar. Bu olay Avustralya tarihinde ilk savaş olarak kayıtlara geçer. (Ahmet Belada'dan)

Velhasıl sevgili okurlarım. Abdullahlarınız, Mehmetleriniz varsa sırtınız yere gelmez. Aanayan aanadı…

***

Yazılarıma saymadım ama 2-3 haftadır ara vermiştim. Bazı okurlarım arayıp benim yaşayıp yaşamadığımı kontrol ettiler. Yaşadığımı öğrendiklerinde de:

-“Yazmıyorsan ne yaşıyorsun! Yaşıyorsan niye yazmıyorsun?” diye de sitemlerini dile getirdiler.  Ol sebeple bu hafta yazayım dedim.

Ancak yazılarım öyle diğer yazarlar gibi eline klavyeyi alıp dünya gündemini yorumlamaya benzemiyor. Birçok yazar olaylar olduktan sonra o olayı yorumlarlar ve neyin ne olduğunu açıklamaya çalışırlar. Olay zaten olmuş bitmiş. Onu haber izleyenler görüyor ve neyin ne olduğunu anlıyorlar. Fazladan senin açıklamış olman çok bi şey ifade etmiyor. Yazar taifesinin pek azı gerçekleşmiş olaylardan yola çıkıp sonraki kısmında hangi dananın kuyruğunun kopacağını görebilen ve yazabilendir. Gelecekle ilgili kurguları doğru çıkarsa bir adım daha öne çıkarlar. Tv’lerde oturumlarda boy gösterirler. Hızla yükselmeye başlarlar. Tahminleri doğru çıkmazsa konu değiştirip farklı konularda ilginç yazılar yazıp öncekini unuttururlar.

Benim yazılarım risksiz yazılar. “Trump 14 saat sonra şurayı bombalayıp, şuraya el koyacak” gibi tahminler yapıp okuyucumu germem. Benimki kaplıcaya gittiğimde bacanağımın kardeşi İsmail’in omuzlarıma yaptığı masaj gibi gevşetir. Huzur içinde kaynar suyla kaynaşmamı sağlar. Sonra kıpkırmızı bir deri ile sudan çıkarsınız ama yüzünüzde enteresan bir tebessüm ile.

Konuyla alakasız ama anlatayım.

Bir Alman askerinin anılarında okumuştum. 2 Nazi askeri Rusya işgalinde donmamak için bir barakaya sığınırlar. Ateş yakıp ısınmaya çalışırlar.

Askerlerden birinin büyük tuvaleti gelir. Barakanın içi sıcaktır ancak orada kaç gün geçirecekleri belli olmadığı için içeriyi kokutmak istemez. Cesaretini toplayıp dondurucu soğukta dışarı çıkar. Diğeri bir müddet içeride bekler. Ancak arkadaşı gelmeyince aramaya çıkar. Onu barakanın arkasında bir köşede büyük tuvaletini yaparken donmuş halde bulur.

Görür ki; soğuktan donan Nazi askerinin yüzünde müthiş bir rahatlama tebessümü vardır. Arkadaşının bu mutlu halini aradan geçen onlarca yıldır unutamaz. Anılarında da:

-“Ne zaman tuvalete girsem arkadaşımın yüz ifadesi aklıma geliyor” der.

Böyle abuk subuk konuları her yazar yazmaz. Onun için de okur taifesi birçok şeyden bi haber yaşar. Doğru yerdesiniz. Ayrılmaya kalkmayın.

***

Kız baba evine ziyarete geldiğinde döneceği zaman kapı kolları titrermiş. “Beni de mi götürecek?” diye. Eve dönüşte arabanın bagajı kavanoz kavanoz turşular, salçalar, köy ekmekleri, vesaire, vesaire ile dolarmış. Kapı kulpu haklı.

Benim kızım da mecburi hizmet için yakında bizden ayrılıp başka şehre gidecek. Annesi kızının aldığı kahve ve çay makinelerini yanında götüreceğini söylüyor. Onlarsız yapamazmış. Kapı kulpları titremiyor ama ben titremeye başladım. Hepsine baya alışmıştık. Büyük kolaylık oluyordu. “Ayrılık zor olacak.”

***

Kız çocuğu iyidir. Kızı olmayanlar erkek çocuğunu bi şey sanıp severler. Düz duvara tırmanmaları mı, en ufak bir şeyde birbirlerine dalmaları mı güzel?

Çocuk doktoru 2 erkek çocuğu olan babaya:

-"Yarım saatten fazla televizyon seyrettirmeyin. Telefon, tablet vermeyin. Çocukların gelişimine aykırı." Der.

Baba doktora sorar:

-"Sizin çocuğunuz var mı?"

-"Evet. İki kızım var."

-"İki kızı varmışmış! İşine bak kardeşim. Tableti telefonu icat edenden Allah razı olsun."

***

Adam anlatıyor.

Dünyada erkek çocuk kadar adamı yoran bir şey görmedim. Oğlum 5 yaşında. Ona;

-“Oyuncaklarını arkadaşlarınla paylaşsan güzel olmaz mı?” diyorum.

-“O zaman duvara kafa atarım!” diye beni tehdit ediyor.

Erkek çocuk zordur. Sadece erkek çocuğu olanlar “bütün çocuklar böyledir” zannıyla farkında değildirler. Normal sanırlar. Ama sonradan kız çocuğunu bulanlar:

-“Biz şimdiye kadar evde hayvan besliyormuşuz” düşüncesine kapılırlar.

-“Evde zordur erkek çocukları. Doğal ortamlarına salınmalı” diyeni de var.

İlkokul 4 ya da 5. Sınıftaydım. Bir şekilde babamı kızdırmıştım. O da banyodaki hotumu kapıp peşimden koşturmuştu. Yatak odasına daldım. Bir ya da iki saniye içinde de gardolabın üzerine tırmanıp yukardaki yorganların arasında kendimi kaybettirmiştim. Hemen ardımdan odaya dalan babam her yere bakmasına rağmen beni bulamamıştı. Saniyeler içinde ışınlanmış gibiydim. Oraya tırmanmak olağan dışı bir şeydi. Bir kız çocuğu asla tırmanamazdı. Zaten kız çocukları babalarını da kızdırmazdı o kadar. Babalar da hortumla dövmek için kızlarının peşine düşmezdi zaten.

***
Yeri de gelmişken gelelim haftanın fıkrasına:

Öğretmeni küçük Temel’e sormuş:

-“Her gün iyilik yapıp birini sevindiriyor musun?”

-“Dun teyzeme gittum, teyzem çok sevindi.”

-“Peki başka iyilik yaptın mı Temel?”

- “Evet. Bu gün geri geldum. Teyzem daha çok sevindi.

Kalın sağlıcakla…

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Ersoy Baba
YAZARIN ÖZGEÇMİŞİ

Yazarın Özgeçmişi:
Ersoy Baba sınıfta kalma yokkenki yıllarda ilkokulu okudu. Hastalıkları sebebiyle okula gidemese de zorla mezun edildi.
Lise tahsilinden sonra Ankara'ya yerleşti.Teklifler Oxfort'tan gelmesine rağmen Gazi Eğitim Fakültesini tercih etti.  Ersoy baba bi gazetenin matbaasında tashihler  yaptı. Sonra birden kendini aynı gazetenin editör masasında buldu. Editör yemekten döndüğünde masadan kalkmak zorunda kaldı. Hırs yaptı ve rakip gazetede köşe yazarlığına kadar yükseldi. Şimdilerde emekli oldu. Gidip kahve köşelerinde oturacağına gazete köşelerinde milleti yazılarıyla meşgul ediyor.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya