Hakikat, her çağda aynı hakikattir; fakat onu taşıyan dil, çağın rüzgârına göre ya derinleşir ya da savrulur. Bugün yaşadığımız temel mesele, hakikatin eskimesi değil; hakikati anlatma biçimimizin kabalaşmasıdır. Gürültünün hüküm sürdüğü bir zamanda, sesi yükseltmenin tebliğ zannedilmesi, en büyük yanılgımızdır.
Kur’an’ın çağrısı açıktır: Hikmetle, güzel öğütle ve en güzel mücadele biçimiyle davet… Bu çağrı, bir hitabet tekniği değil, bir medeniyet ahlâkıdır. Çünkü hikmet, bağırarak taşınmaz; hikmet, ancak ruhu terbiye edilmiş bir dilde yer bulur. Güzel öğüt, muhatabını küçümseyen değil, onu insan yerine koyan bir üslûp ister.
Ne var ki bugün tebliğ dili, çoğu zaman bu ilahî ölçüyle çatışır hâle gelmiştir. Sertlik, samimiyet; kabalık, cesaret; tehdit ise iman hassasiyeti zannedilmektedir. Oysa sertlik, çoğu zaman iç boşluğun sesidir. Kaba dil, hakikatin gücünü artırmaz; bilakis onun etki alanını daraltır.
İlk Müslüman neslin başarısı, sözü çoğaltmakta değil; sözü hayata dönüştürmekteydi. Onlar için tebliğ, önce hâl idi, sonra kelâm. Sözleri az ama tesirliydi; çünkü sıdkla desteklenmişti. Sıdk, insanın kendini kurtarabileceği yerde bile doğruyu terk etmemesidir. İşte bu ahlâk, tebliğin kalbidir.
Bugün yaşanan kırılma tam da buradadır. Söz var, hâl yok. Hitap var, örneklik yok. Sosyal medya çağında tebliğ, çoğu zaman retorik bir gösteriye dönüşmüş durumdadır. Lafzın gürültüsü, mananın sesini bastırmaktadır. Böyle bir ortamda hakikat, savunulması gereken bir değer olmaktan çıkıp tartışma nesnesine indirgenmektedir.
Zühd, bu kaybın telafisinde anahtar bir kavramdır. Zühd; dünyadan kaçmak değil, dünyaya mesafe koyabilmektir. Kalbin, güce ve alkışa teslim olmamasıdır. Zühdü kaybeden dil, estetiğini de kaybeder. Estetiğini kaybeden dil ise zamanla kabalaşır, sertleşir ve itici hâle gelir.
Şerîat meselesi de burada yanlış anlaşılmaktadır. Şerîat, yalnızca yasaklar ve cezalar manzumesi değildir. Şerîat; ölçüdür, denge ve ahlâk disiplinidir. Bir insanın yürüyüşüne, konuşmasına, susmasına bile yön veren bir hayat nizamıdır. Şerîat’tan kopan bir tebliğ dili, yönsüz kalır. Yönsüz söz ya bağırır ya da savrulur.
Medeniyet, önce kelimede kurulur. Kelimenin ahlâkı bozulduğunda, şehirlerin de ahlâkı bozulur. Bugün İslam dünyasının ihtiyacı, daha çok konuşmak değil; daha sahih bir dille konuşmaktır. Hakikati savunurken bile merhameti terk etmeyen bir dil…
Son söz şudur:
Gürültü çağında hakikati ayakta tutacak olan şey, sesin yüksekliği değil; sözün derinliğidir. Diriliş, önce dilde başlar. Dil dirilmeden, ne birey dirilir ne de toplum.
Selam ve dua ile.