Okullarda on altı yıl… Sayfalar dolusu bilgi, sınavlar, belgeler, diplomalar… Fakat insan, bütün bu uzun yolculuğun sonunda hâlâ “Ben kimim, neden yaratıldım, neyin hizmetkârıyım?” sorusunu bilemediğinde; bütün o eğitim, göz kamaştıran bir ışığın altında eriyen ince bir mum gibidir.
Dinin omurgasını teşkil eden kavramların bile flulaştığı, hak ile bâtıl arasındaki çizginin sis perdesi ardında kaybolduğu bir zamanın içinden geçiyoruz. Bu zaman, kendini “entelektüel” sayanların dînî kavramlara kuşkuyla baktığı, Müslüman’ın kendi inanç dilini kullanırken bile tedirginlik duyduğu bir zaman…
Diplomalı nesil var; ama gayesi yitik. Bilgisi var; fakat idraki eksik. Eğitim var; fakat terbiyesi kayıp. On altı yıl okuyup hakikatin bir harfine bile temas etmeden mezun olanların devrindeyiz.
Toplumda nasıl ki öğretmen–öğrenci, amir–memur, usta–çırak ayrımı varsa; dinin kendi kavramsal alanında da farklı kategori ve tanımlar vardır. Bunlar kimseyi hedef göstermenin değil, hakikati çerçevelemenin adlarıdır. Ne var ki, çağımızda bu kavramlara yöneltilen rahatsızlık, çoğu zaman din dilinin anlamını yitirmesinden kaynaklanıyor.
Bir insan, maddî bir haksızlık karşısında rahatlıkla “hırsız”, “hain” diyebiliyor; ama dinin bin dört yüz yıllık literatüründe yer alan kavramlar gündeme gelince bir tedirginlik çörekleniyor. Bu tutum, akıl ile kalp arasındaki bağın kopmaya yüz tuttuğunun işaretidir.
Elbette ölçüsüz tekfircilik bir uçurumdur.
Ama bir başka uçurum daha var: Dinin çizdiği sınırları tamamen silmek, hak ile bâtılı aynı sepete doldurmak…
Her iki uç da, insanı yolundan eden bir şaşkınlık hâlidir.
Bugün bazı çevrelerde, tarihî derinlikten kopuk, bağlamdan uzak, genelleyici din yorumları yayılıyor. Yıllarca İslâmî bir hayat sürmüş birini önce dairenin dışına itip sonra yeniden içeri alma çabası, aklı ve geleneği körelten bir yöntemdir. Asıl yapılması gereken, mevcut iman üzerine bina kurmak; eksikleri onarmak, hayrı çoğaltmaktır.
Bir dinin kavramlarını anlamsızlaştırmak, o dini etkisiz hâle getirmenin en ince yoludur.
Sınırları silinen bir inanç yapısı zamanla kendi varlık sebebini unutmaya başlar.
“Benden değilsin” ifadesi bir nefret yaftası değil; bir inanç çerçevesinin sınırını tarif eden soğukkanlı bir tespittir. Hak ile bâtılın ayrımıdır. Bunun kaybolduğu yerde dindarlığın da omurgası kırılır.
Bugün din karşıtı yorumlar, paradoksal biçimde, dinin kendi içinden gelen sâlim duruşları gölgede bırakabiliyor. Yüzeysellik—derinliğin; retorik—hakikatin; modern şüphe—imanın önünde boy gösteriyor.
Bunun temel nedeni, iman zaafıdır.
İman zayıf olduğunda idrak sığlaşır, kavramlar buharlaşır, ölçüler kaybolur.
Kimse inkâr etmiyor: Mümin kolay yıkılmaz. Eğer yıkılıyorsa, kendi içinden yıkılıyordur. Çünkü dinini, öz kaynağın aydınlığında değil; dışarıdan ve bulanık bir gözle okumaya başlamıştır.
Oysa yol bellidir:
Kitap, sünnet, icmâ, kıyas.
Bu dört sütunun gölgesinde duran bir inanç anlayışı yıkılmaz; kırılmaz; sağa sola savrulmaz.
Nefsini hak ile meşgul etmeyen, bâtılın çekim alanına girer.
İnancın dışından yapılan yorumları merkeze almak, Peygamberî sedayı kenara itmektir. Bu da dini, dindarlığı ve idraki zedeler.
Bugün din otoritesine baş kaldıran tuhaf bir “dindarlık” türedi:
Kendi kavramından ürken, kendi ilkesinden utanan, kendi sınırını çizemeyen bir dindarlık…
Bu dindarlık kimseyi hedef almıyor; sadece kendi zeminini kaybediyor.
Kavramlarından utanarak din yaşanmaz.
Tereddütle iman korunmaz.
Hak ile bâtıl birbirine karıştığında ise geriye sadece renksiz bir inanç tortusu kalır.
Sözün özüne geldiğimizde:
Asıl ihtiyaç, kavramları kılıç gibi kullanmak değil; hakikatin ölçüsünde, kimseyi hedef almadan, ilmî bağlamında ve saygı sınırlarında kalarak kullanmaktır.
Dinin önerdiği dengeye sırtını dönen, hem kendini hem toplumu karanlığa iter.
İdraki zayıflayanın imanı da zayıf kalır.
Ve biz duamızı şöyle yaparız:
“Ya Rabbi, bize idrak sahibi bir kalp, ölçülü bir dil ve sağlam bir duruş ihsan eyle…”
Selam ve dua ile.