Kur’an ve sünnet-hadis ilişkisini dikkate almadan Kur’an’ın verdiği mesajları anlama ile bu ilişkiyi dikkate alarak anlama arasında önemli bir farkın olduğu görülüyor. Zira Kur’an’da geçen kelimelerin kahir ekseriyetinin kavramsal; bazılarının da terimleştirilerek kullanıldığı; buna ilaveten tenzil sonrası dönemlerde oluşan ve gelişen mezheplerin de bazı Kur’an kavramlarını terimleştirdikleri ve bunlar arasında “iman” kelimesinin de bulunduğu biliniyor. Kavramsal anlamı itibariyle iman, “güven içinde bulunmak, korkusuz olmak, güven duygusu içinde tasdik etmek” anlamına geliyor ve bu anlamın Kur’an’da iman edilecek nesneler/objeler üzerinden verildiği de görülüyor. Nitekim “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene/tenzile iman etti, müminler de iman etti.” [1] ayeti, bunu ifade etmekte ve kelime-i şehadet de bu ifadeyi simgelemektedir.
Hz. Peygamber’in misyonu gereği aldığı vahiyleri tebliğ ve tebyin etmekle sorumlu tutulduğu ve onun da bu sorumluluğu, hakkıyla yerine getirdiği veda haccında bulunan sahabenin de şehadetiyle tescillendiği biliniyor. Dolayısıyla da Hz. Peygamber’in, Kur’an’da yer alan insan-Allah ve insan-insan ilişkileri ile ilgili ayetleri tebyin ettiği, ancak insanların aklına ve araştırmalarına bırakılan insan-kainat ilişkileri ile ilgili ayetleri ise tebyin etmediği anlaşılıyor. Bu da bize iman-ahlak ilişkisini doğru anlamak için Hz. Peygamber’in bu konuda yaptığı açıklamaları dikkate ve ciddiye almamızın gerekli olduğunu gösteriyor.
Hz. Peygamber’in, Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona ne ile hükmedeceğini sorduğu, onun da önce Allah’ın kitabıyla, onda bir şey bulamazsa sünnetle; onda da bir şey bulamazsa içtihad edeceğini söylediği, bunun üzerine Hz. Peygamber’in de onun bu cevabını onayladığı rivayet edilmektedir. [2] Bu cevap bize de verilmiş önemli bir mesajdır. Bu nedenle ferdî içtihadlara dayanan görüşleri ele almadan önce Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in iman ile ilgili sözlerine bakarak iman-ahlak ilişkisinin ne olduğunu anlamak, doğru bir yaklaşım olacaktır. “Ey inananlar! Allah’ın ve elçisinin önüne geçmeyiniz.” [3] ayetine verilen “Allah’tan ve resulden önce bir şey söylemeyiniz” şeklindeki bir yorumun da bu rivayeti desteklediği görülmektedir.
Bu konuda Kur’an’da yer alan imanla ilgili bazı ayetleri, sonra da Hz. Peygamber’in sözlerini zikretmek istiyorum. “Bedevîler ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; sadece ‘Müslüman olduk’ deyin. Çünkü iman henüz kalplerinize yerleşmedi.” [4] ; “İnsanlar, ‘İman ettik’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” [5] ; “İman edip sâlih amel işleyenlere ne mutlu. Onların sonunda varacakları yer ne güzel.” [6] ; “Kim sâlih bir amel işlerse kendi iyiliğine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhine işlemiş olur” [7] ; “Müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar.” [8] ; “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?” [9]
Bu ayetler, bize iman ile amel/davranış ilişkine dair bir mesaj vermekte, daha açık bir ifade ile imanımızın davranışlarımıza yansıtılması gerektiğini ifade etmektedir. Nitekim Peygamberimizin “Hayâ, imandandır.” [10] ve “Ahde vefa, imandandır.” [11] sözleri de ahlakın imanın bir parçası olduğu ve imanın tanımına dahil edildiği görülüyor. Ayrıca “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların selâmette olduğu kimsedir” [12] ; “Sizden biri, kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek iman etmiş olamaz.” [13] ; “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle bunu onaylamasın/buğzetsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” [14] ; “Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlakı en güzel olanıdır.” [15] ; “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, komşusuna eziyet etmesin; Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin; Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun.” [16] sözleri de iman-ahlak ilişkisini te’vile ve yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek derecede açık ve net bir anlam ifade etmektedir.
Diğer bir deyişle bu hadisler, imanın sadece kalben tasdik olmadığını, aynı zamanda bir davranış/ahlak olduğunu gösteriyor. Bu da imanın, önce kalpte başladığını, sonra da davranışlara/amel-i salihe dönüştüğünü ifade ediyor. Nitekim “Müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar.” ayetiyle verilen mesajın da imanın varlığı ve yokluğu ile ilgili olmadığı, bilakis müminde yakîn, güven ve teslimiyet bilincinin oluşup oluşmaması ile ilgili olduğu anlaşılıyor. Nitekim İmam-ı Azam’ın bunu şöyle açıkladığı görülüyor: “İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir.” [17] Bazı mezheplere göre iman, sadece kalp ile tasdik; bazı mezheplere göre ise kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden müteşekkildir. Sünnî Kelam geleneğinde ise tenzil inkâr edilmedikçe amelin eksikliği veya yokluğu, tekfirin gerekçesi sayılmamaktadır. Zira iman, tenzili tasdik etmek; küfür ise tenzili tekzip etmek/yalanlamaktır. Dolayısıyla ameldeki eksiklik veya yokluk; mümini, günahkâr yapsa da, kâfir yapmamaktadır.
Bu nedenle iman, bize neye ve nasıl inanacağımızı öğretmekte; ahlak nasıl insan olmamız gerektiğini ve ibadetler ise nasıl bir kul olduğumuzu göstermektedir. Dolayısıyla bir mü’min, önce ahlaklı bir insan, sonra da iyi bir kul olmalıdır. Bu nedenle kulluğu sadece ibadetlere tahsis etmek, gerçek anlamda tam bir kulluk değil, ahlaktan yoksun eksik bir kulluk olacaktır. Zira Kur’an’a göre iyi bir kul olmanın temel şartı sadece ibadet değil, aynı zamanda ahlâklı iyi bir insan olmaktır. Çünkü Allah’a kulluk, sadece namaz, oruç, hac gibi ritüellerle sınırlı değildir; ahlaki tutumlar, toplumsal ilişkiler, adalet, merhamet, doğruluk, emanete riayet vs. gibi ahlâkî değerler de kulluğun bir parçasıdır. Daha açık bir ifade ile Kur’an’da kulluk, sadece Allah’a ibadet etmek değil; aynı zamanda kulun; insanlara, topluma ve çevreye karşı sorumluluklarını da yerine getirmesidir. Diğer bir deyişle iyi bir kul, yalnız Allah’la değil, aynı zamanda insanlarla; sosyal ve fizikî çevresiyle de ilişkileri iyi ve düzgün olan kişidir.
Bu nedenle Allah katında iyi olmak, ahlâklı bir kul olmak ve kulluğu da Allah için yapmak demektir. Bu nedenle ahlaksız bir insanın iyi bir kul olması söz konusu değildir, çünkü ahlâkî zafiyet, imanı zedeleyen ve insanı takvadan uzaklaştıran bir etkendir. Zira Kur’an, orucun, kurbanın ve namazın temel amacının takva olduğunu söyler. Hz. Peygamber’in sözlerinden de bu anlaşılmaktadır. Bu nedenledir ki günümüzde Müslümanların en büyük sorunu, ahlâkî zafiyeti; takvalı bir hayattan kopuşu, dolayısıyla da bireysel ve toplumsal ahlâk inşa edemeyişidir.
Sonuç olarak yukarıda zikredilen ayet ve hadislerin muhtevasından da anlaşılacağı üzere iman; sadece kalbî bir tasdikten ibaret değil, aynı zamanda ahlâk ve davranışla görünür hâle gelen bir bilinç hâlidir. Zira ahlâkî karşılığı olmayan bir iman, Kur’an’ın inşa etmek istediği mü’min tipini yansıtmamaktadır. Bu nedenle kulluk, yalnızca iman ve ibadetlerle sınırlı değil; aynı zamanda insanlara, topluma, çevreye, kısaca hayata karşı sorumluluk bilinciyle oluşan bütüncül bir ahlâkî duruştur. Nitekim Hz. Aişe’nin, peygamberimizin ahlakını Kur’an ahlakı olarak zikretmesi de bunu ifade etmektedir. [18] Zira onun bu sözü, Hz. Peygamber’in Kur’an ilkeleri ve kurallarını davranışlarına -ki bu davranışlar sünnet demektir- yansıttığını açıklamaktadır. Ne hazindir ki günümüzde kimi Müslümanın temel sorunu, ibadetlerden uzak kalışı; kimi Müslümanın da Kur’an ahlakını davranışlarına gereği gibi yansıtmayışı/ yansıtamayışı, ahlâkî bir tavra dönüştürememesi veya böyle bir ahlâkî duruştan yoksun oluşudur. Bu yoksunluk da Müslümanın imanı ile ahlakı arasında bir kopukluk oluşturmakta ve bu kopukluğun giderilmesi de ancak her Müslümanın kendi davranışlarını ve sosyal çevresi ile olan ilişkilerini sorgulamasına; Kur’an’ın soyut olarak ifade ettiği ve Hz. Peygamber’in de somutlaştırdığı bu ahlâkî değerleri, bir sünnet olarak algılamasına ve örnek alarak yaşamasına bağlı bulunmaktadır.
[11] Hâkim, Müstedrek, 1/ 20.
[17] İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Azam’ın Beş Eseri ( el-Fıkhu’l Ekber), Çev. Mustafa Öz, İstanbul 1981, s.7
[18] Müslim, Müsâfirîn 139.