Barış hakkında konuşurken çoğu zaman kolay bir tanımdan hareket ederiz: Savaşın olmadığı durum barıştır. Silahlar susmuşsa, çatışma sona ermişse, taraflar bir anlaşmaya varmışsa barışın gerçekleştiğini düşünürüz. Oysa insanlığın tarihi, savaşın sona ermesinin her zaman barışın başladığı anlamına gelmediğini gösteriyor. Silahlar susabilir, fakat korku yaşamaya devam eder. Sınırlar çizilebilir, fakat düşmanlık zihinlerde varlığını sürdürebilir. Bir anlaşma imzalanabilir, fakat insanların birbirine duyduğu güvensizlik, aşağılanma ve intikam duygusu ortadan kalkmayabilir. Belki de bu yüzden barış, insanlığın ulaştığı doğal bir durum değil, sürekli olarak yeniden yaratmak zorunda olduğu en zor ihtimaldir.
Asıl soru, insanın neden çoğu zaman şiddeti barışa tercih ettiğidir. Psikolojik olarak insan belirsizlikten korkar. Tanıdığı dünyaya ait olmak ister. Kendisinden farklı olanı anlamakta zorlandığında onu tehdit olarak algılayabilir. Bu noktada öteki, gerçek bir insan olmaktan çıkar ve bir kategoriye dönüşür: yabancı, hain, düşman, sapkın, tehlikeli. Şiddetin en önemli hazırlığı çoğu zaman savaş meydanında değil, insan zihninde gerçekleşir. Bir insanı öldürmeden önce onu insanlığın ortak alanının dışına çıkarmak gerekir.
Bütün savaşların arkasında bu psikolojik mekanizmanın farklı biçimlerini görmek mümkündür. İnsanlar yalnızca topraklar için savaşmazlar. Korkuları, aşağılanmaları, geçmiş travmaları, kolektif hafızaları ve kimlikleri için de savaşırlar. Bu nedenle barış yapmak, yalnızca siyasi aktörleri aynı masaya oturtmak değildir. Bazen insanların geçmişle, kendi korkularıyla ve birbirleri hakkında kurdukları hikâyelerle yüzleşmesini gerektirir.
Toplumlar da bireyler gibi hafızaya sahiptir. Bazı toplumlar çocuklarına zafer hikâyeleri anlatırken başka toplumlar yenilgilerinin acısını aktarır. Bir kuşağın yaşadığı travma, sonraki kuşakların kimliğinin parçası haline gelebilir. İnsanlar hiç görmedikleri savaşların öfkesini taşıyabilirler. Hiç tanımadıkları insanlardan, kendilerine anlatılan tarih nedeniyle nefret edebilirler. Böylece geçmiş yalnızca geçmiş olmaktan çıkar; bugünün siyasetine ve geleceğin ihtimallerine hükmetmeye başlar.