Bu yazının ilham kaynağı ve hatta başlığı, tanıdığım bir güzel insanın blog yazısıdır. Ancak, onun kendi kişisel deneyimlerinden hareketle yazdığı bu güzel yazı, bende daha köklü düşünceleri tetikledi.
***
Büyüdüğü, beslendiği çevreden bir şekilde farklı bir çevreye dahil olmak zorunda kalan insanların yaşadığı, ikili hayatın adıdır eğreti hayatlar.
İçinde başka bir dünyayı yeşertse de, yeni bir hayata ve içindeki dünyaya zıt da olsa o hayatın kendinden önce varolan sakinlerinin davranışlarına uymak hatta dayatmalarını kabullenmek zorunda hissetmenin ağır yüküdür bir diğer taraftan.
Taşradan yani Anadolu'nun herhangi bir köşesinden bir vesileyle metropol kentlere gidip orada tutunmak zorunda kalanlardan bir kısmının, yaşamak zorunda kaldıklarını anlatır eğreti hayatlar.
Yeni de değildir öyle, hatta eskimeye yüz tutmuştur bile denebilir ama bitmiş de değildir bu eğreti hayatlar. Çeşitleri de vardır elbette ama bana en dokunanı tarihsel süreç içerisinde aktarıla aktarıla gelenidir.
Osmanlının son dönemlerinde, eğitimdeki medreseli/mektepli ayırımı sonrasında mezunları vasıtasıyla sosyal hayata taşınan bu ikilik, cumhuriyetle birlikte tercih edilen tevhid-i tedrisat ile de ortadan kalkmadığı gibi daha da derinleşmeye başlar aslında.
Çünkü; Avrupa/Batı değerleriyle yeniden inşa edilmek istenen bir toplum vardır ve buna zamanın mekteplilerinden oluşan bir elit kesim ile memur ve bürokratlarından başlanır haliyle. Ve elbette edebiyat ile sanat ehli de dışarıda bırakılmaz. Zira bunlar, terbiye edilmesi gereken halk tabakasının mürebbiyeleri olacaktır.
Lakin müstakbel mürebbiyelerin; önce medenileşip sonra uygarlaştıkça, terbiye edecekleri halktan uzaklaşıp onları hor görmeye başlayacağı öngörülememişti muhtemelen.
İşte böylece aradaki uçurum büyümeye başlayınca, daha sonra bir şekilde taşradan merkeze gelen ve o hayata mecburen dahil olmak durumunda kalan, ya da buna gönüllü olanların yine de maruz kaldığı hayatın, kavramlaşmış tasviridir"eğreti hayatlar" .
Ne siz girebilirsin tam olarak aralarına ne de onlar sizi kabullenir. Onlar rahat rahat hatta gevşek gevşek yayıla yayıla otururken, siz sadece ilişebilirsiniz mesela aynı masadaki sandalyeye, hatta onlar yokken bile.
Masada, tabağınıza konanları ucundan ucundan da olsa yeseniz bile, ortaya konanlardan bir türlü eliniz gidip de alamazsınız. Diyelim ki bir cesaret geldi buna hamlettiniz; misal, meyve tabağından içiniz gitse de muzu değil yine portakalı alırsınız. Çünkü muzu alırsanız "görmemiş" durumuna düşeceğinizi düşünürsünüz. Eğreti hayatın alameti farikası "öğretilmiş ezikliğin" gereğidir bu.
O dönemlerin jakoben tutumu değişmez hiç bir zaman ve değişmedi de...
Bugün de devam diyor, farklı şekillerde olsa da.
Artık günümüzde bu keskinlik ve arada uçurumla nitelendirilebilecek bir ayırım yok belki ama eğreti hayatlar hala var.
Bu hayatın mahkumu ve mağduru iseniz eğer her zaman bir mücadele vardır içinizde: "Hangisini tercih etmeliyim?" Çünkü buna zorlarlar sizi...
Neşvünema bulduğunuz toprakların ve çevrenin içinize ektiği ve büyüttüğünüz değerleri mi, yoksa varolmak ve tutunmak zorunda olduğunuzu düşündüğünüz yeni yerin, her şeyiyle nefsinizi cezbeden cazibesini mi?
Bu aslında tam da içine düşmeniz istenen bir açmaz ve komplekstir...
Aslında çok basitti olay.
Herkes neticede kendi hayatını yaşayacaktı ve kimse kimseye benzemek zorunda değildi.
"Leküm dînüküm veliye din..." Mealen “Sizin dininiz size benim dinim de banadır”diyor Kâfirun suresi.
Dinle ne alakası var şimdi bunun demeyin... Din sosyolojidir bir anlamda ve hayatın ta kendisidir.
Dedim ya, bunun tohumları tanzimatla birlikte atıldı diyebiliriz bu topraklara.
O zamanlar halkta bir karşılığı olmadığı gibi sorun ettiği falan da yoktu bunları aslında, ki bırakın kabullenmeyi düşünmeye değer buldukları bir şey de değildi onlar için.
Ancak payitaht şehri İstanbul'da, tam aksine belki de en mühim sorun buydu. Onun üzerinden dönüyordu tüm iktidar mücadeleleri.
Medreseli / Mektepli ayırımı, daha sonra İslamcı - Batıcı, devamında şehirli - köylü, uygar - varoş, seküler - müslüman, laik - yobaz diye uzayıp gidecekti.
Milleti, hiç gündeminde olmayan, hasmı bellediği bir şeye mecbur edip sonra da kabullenmeyeceğine kanaat getirildiğinde, tepeden inmeci bir politikayla o elbiseyi zorla giydirmekte ısrar etmenin sonucuydu tüm bu ayırımcı savrulmalar.
Ana gövde bu aşıyı aşıyı kabul etmedi. Başta tuttu gibi görünse de geç uyuşmazlık dönemine girdi sadece. Zamanla açacak sarı yapraklar da çıkacak tomurcuklar da sürgün veremeden kuruyup gidecekti aşı dalı, ancak bu asırlık çınar da acı çekecekti bir süre.
Oysa, bu acılı sürece mecbur kalanların hiçbirinin tercihi değildi eğreti hayatları yaşamak.
Sonrasında; eğreti hayattan sıkılıp "neden eğreti eğreti duruyorum ki bu hayatın içinde, ben de tam göbeğinde olmayı hak ediyorum" diyenlerle, "ben kendi değerlerimle varolup, tercih ettiğim ve uygun gördüğüm şekliyle bu hayatın içinde olacağım" diyenlerin ayrışması da yaşandı ve yaşanıyor.
Mürebbiyeler tarih olsa da, "mürebbîlik zihniyeti" terk etmedi bu toprakları.
27 Mayıs darbesi ve başbakanla bakanlarının idamı, 12 eylül darbesi ile darağacına gönderilen onlarca genç fidanlar ve vatan evlatları da, öncesi ile sonrasındaki buna benzer tüm vesayet girişimleri de bu toprağın insanlarına eğreti hayatı dayatan, o günlerin eseridir.
Oysa, bu topraklarda yüzlerce yıldır mevcut olan hayat tarzının üzerine iliştirilen ve fakat tutmayan aşı, onların hayat tarzıydı aslında.
Sonunda bu toplum, bir saksağan toplum oldu çıktı.
Ne öykünülerek taklit edilen keklik gibi seke seke gider oldu sürekli bu yolda ne de vazgeçti unut(tur)ulamayan kendi yürüyüşünden. Bazen seken bazen yürüyen, bazen de ikisini karıştıran garip bir yürüyüş tarzı çıktı ortaya...
O yüzden de hep geri kaldı diğer kuşlardan ve bir türlü kanatlanamadı...
Ama artık kanatlanma vaktidir...
Çelik kanatlarla başladı, okul bahçelerinde uçurulan uçurtmalarla umut verdi ve devamı da gelecektir inşaallah,
Vesselam.