Emanet...
Tek başına bile nasıl da ağır bir kelime.
Ya bir de buna yüklenen yükün ağırlığını da eklediğiniz de ne olur...?!
Allah (cc) Ahzab Suresi 72. Ayetinde ""Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular; onu insan yüklendi ..." buyuruyor.
Demek oluyor ki biz daha dünyaya gelmeden emanet yükünü sırtlanmışız.
Dünyaya geldikten sonra da devam etmişiz yüklenmeye. Kimi geçici kimi kalıcı, kimini gönüllü kimini kerhen ama mecburen, kimi bir beklenti karşılığında kimi ise sadaka niyetine ama mutlaka hep omuzlarımızda ve vicdanımızda bir emanet taşıyarak yaşıyoruz hayatı.
Allahualem daha dünyaya gelmeden bu emaneti kabul ettiğimiz içindir sırtımızdan emanet yükünün eksik olmayışı.
Daha çocuktum, siz deyin sekiz ben diyeyim dokuz yaşındaydım. Çarşıdan babamın benim için ayırttığı ayakkabıyı almış dönüyordum sevinç içinde. Eve yaklaştığım bir yerde nenesi hastalıktan yeni çıkmış dört bilemediniz beş yaşındaki torununu canını çeken bir şeyi alması için caddenin karşısındaki seyyar satıcıya giderken caddeyi geçmesine eşlik edecek birine bakınırken beni durdurdu ve torununu bana emanet ederek gönderdi. O zamanlar böyle trafik yoktu, nadiren geçerdi caddelerinden bile arabalar.
Ben çocuk o da çocuk, ben yeni ayakkabının sevincinden havalarda uçuyorum o da günlerdir hasta olduğu için kapandığı evden çıkıp çok istediği bir yiyeceği almaya yaklaştıkça kalbi daha da hızlı çarpan bir sabi. Caddenin ilk tarafını geçip arada durduğumuzda daha sağa bakmaya fırsat bulamadan çocuk dayanamadı ve satıcının arabasında gördüğü yiyeceği bir an önce alıp yemek için elimi bıraktığı gibi atladı caddeye ve atlamasıyla gelen arabanın ona çarpması bir oldu. Araba frene basmış olsa da çarpma şiddetliydi ve çocuk metrelerce ileriye savruldu.
Ben öylece kalakaldım. Tabii bizi arkamızdan izleyen nene feryat ederek gelirken çevredekiler de koşuştu. Aracın şöförü vicdanlıymış, hemen çocuğu alıp hastaneye götürdüler. Ben hala orada duruyorum. İçimde emanete sahip çıkamamanın ağır yükü kulaklarımda nenenin muhtemelen kendisine eamanet edilen bir çocuğu bir başka çocuğa emanet etmenin vicdan azabını bastırmak için bana saydırdığı suçlamaların çınlaması, öylece kalakaldım bir süre.
Gidemiyorum çünkü kendimi kaçmış hissedecektim oysa ben bırakmamıştım onun elini o küçük sabi elimden kurtulup kendini atmıştı yola ama yine de emanete sahip çıkamama duygusu içimde.
Günlerce ne o eve gidip sorabildim ne de rahat rahat oyun oynayabildim. Gözüm hep o evin penceresinde. Ne zaman başı sarılı da olsa o çocuğu pencerede gördüm o zaman rahatladım bir nebze de olsa.
Peygamberi, daha peygamberlik verilmeden önce bile, şehrinde "el emin" olarak bilinen bir dinin mensubu olarak bizler, emanete riayetin bizi münafıklıktan emin kıldığına inanan insanlarız.
Bazen bir küçük eşya emanet edilir birkaç saniyeliğine ve o kısacık anda bile ona bir şey olmadan yeniden sahibine teslim etmek için bu sorumluluğu hissederiz.
Kimi zaman, bize emanet edilen bir küçük masum sırrı ömür boyu saklarız da unuturuz hatta, kendimizden bile saklarken.
Milletin evlatları emanet edilir okulda, askerde, işyerlerinde.
Hepimize mutlaka bir kereliğine de olsa devletin, üzerinde tüyü bitmemiş yetim hakkı olan malı emanet edilir ama şanlı bayrağı her daim emanetidir bize .
Emanet emanettir bizim için küçüğü büyüğü olmaz.
Ama bazen de idrak edemeyiz emanet olduğunu bize ve hor görür hor kullanırız onu.
Mesela sırf parasını ödeyerek aldık diye bir arabayı tepe tepe kullanmayı hak görürüz kendimizde.
Ya da evlendiğimizde artık benimsin diyerek emanet olduğunu unutur ve hor görürüz eşimizi.
Sadece sebep olduk diye doğan çocuğumuzun da sahibi sanarız kendimizi ve üzerinde her türlü tasarrufu hak görürüz.
Rabbimizin hizmetimize sunduğu tüm mevcudatın sahibi sanma gafletine düşer ve hem israf eder hem de zulmederiz... Oysa sadece emanettir bizlere, ihtiyacımız olduğu kadarıyla hakkımızdır kullanmak ve tüketmek.
Hepsinden öte sahip olmak için hiç bir bedel ödemediğimiz ve çaba sarf etmediğimiz bedenimizin sahibi olarak görür ve emanete riayet etmeyiz. Çünkü, onu emanet bilmeyiz.
Oysa sahip olurken ne kadar etkisizsek, gelen ecel karşısında elimizden kayıp giderken de o kadar çaresiziz bu can bu bedenden çıkarken.
En masumane olarak bile şunu deriz; "yaa zaten bir bu lüksümüz var, yemek de mi yemeyek"
Ama her şeyin olduğu gibi bedenin de bir kapasitesi var. Onun da gereklilikleri var sınırları var.
"E yiyenler öldü de yemeyenler ölmedi mi?" Bu tepki bile, bize bahşedilen bedenin bize emanet olduğunu idrak edemediğimizin bir göstergesi değil mi?
Mesele ölmek de değil ölmemek de mesele emanete ne kadar sahip çıktık ne kadar çıkamadık?
Bunları ve bu minvalde belki daha fazlasını yazmaktı niyetim sabah masama oturmadan önce.
Ancak kahvaltı sırasında haberlerde Vefa kızmızın haberine denk geldim. Filistinde okulun ilk günü katil ve terörist israil denen suç makinesi insanlık dışı siyonist örgütün yamyam faşist teröristlerinin saldırısında, beraberindeki defter ve kitapları varken şehit edilen Vefa kızımızın her şeye rağmen gülebilen o güzel gözleriyle masum yüzünü gördüm.
Ne diyeceğimi bilemedim kendime...
Önce "cennet ve cehennem niye var ki?" diyenlere gelsin bu görüntüler demek geçti içimden. Bir yanda o zulüm deryasında tek umudu cennete iman olan bir küçük kız çocuğunun Allahualem sadece bu imanından aldığı umutla gülen yüzü, diğer yanda cehennemin varlığına inanmayan ancak orada ebedi kalacak olan, imansızlığın hiçlik çukurunu bu dünyada hissederek gören katil sürülerinin, bu korkudan kapkara olmuş ablak yüzleri...
Ama susmak istedim yine de...
Susmak en iyi yaptığımız şey çünkü diyecektim ancak onu bile beceremiyor olmalıyız ki suskunluğumuz ses getirmiyor hala...
Bir turnusol görevi olmak için şehit olmuyor olmalı Filistinli çocuklar, dünyanın iki yüzlülüğünü ifşa etmek adına sadece...
Zaten inanmanın en düşük seviyesindeyiz yıllarca ve sadece buğz edebiliyoruz kalbimizle desem bir hadis-i şerife istinaden, bu defa bir başka soru çıkacak karşıma; "hangi kalp?!"
Evet, gerçekten çok ağır ve büyük bir imtihandan geçiyoruz müslümanlar olarak... Peygamber Efendimiz (sav) 'in bir hadis-i şerifinde tarif ettiği "sayıca çok olduğumuz halde kalbimizde dünyaya karşı aşırı sevgi besleyip ölümü kötü görerek onu istemediğimizden (vehn) dolayı, kafirlerin bize karşı birleşmeye birbirlerini rahatça davet edecekleri" bizim de aciz kalacağımız "o gün", bugün olmalı.
"Biz bu dünyayı çok sevdik, ölüm bizden uzak olsun" şarkısını söyler olduk zulümler karşısında.
Ve bu yüzden emin olduğum tek bir şey var ki şu an için, biz hiç de "emin biri" değiliz bu mazlum emanetler konusunda, topyekün müslümanlar olarak.
Allah (cc) en başta aktardığım ayetin devamında "...Kesinlikle o çok zalimdir, çok cahildir." diyor ya...
El - Hakk... Hem çok zalim hem de çok cahiliz insan olarak
Vesselam.