Yargı Krizi Anayasa Mahkemesi ve Siyasi İktidarın Sınırlandırılması
Ülkemiz, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde şimdiye kadar görülmemiş bir hukuk/yargı krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Anayasa’nın açık hükmüne rağmen Yargıtay 3. Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyulmamasına karar vermiştir.
GÜNDEM
Paylaş
21.11.2023 14:44
1 yorum
334 okunma
Av. Necati Kırış

Ülkemiz, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde şimdiye kadar görülmemiş bir hukuk/yargı krizi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Anayasa’nın açık hükmüne rağmen Yargıtay 3. Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyulmamasına karar vermiştir. Bu karar, hukuk tarihimizde ilk defa karşılaşılan bir hukuk faciasıdır. Zira Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bu kararı sıradan bir hukuk ihlali değildir. Şöyle ki;

1. YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ’NİN KARARI

Yargıtay 3. Ceza Dairesi özetle;

* Anayasa Mahkemesi’nin 25.10.2023 tarih ve 2023/53898 Sayılı bireysel başvuru hakkında verdiği ihlal kararına hukuki değer ve geçerlilik izafe edilemeyeceği cihetle… 28.09.2023 tarihinde Dairemizin 2023/12611 esas 2023/6359 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen ve infazı kabil bir hükmün mevcudiyeti karşısında; Anayasa Mahkemesi’nin anılan kararına UYULMAMASINA,

* Bireysel başvuru sahibi hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün milletvekilliğini düşüreceği gözetilerek, hükümlünün milletvekilliğinin düşürülmesine yönelik işlemlere başlanması için kararın bir örneğinin TBMM başkanlığına GÖNDERİLMESİNE,

* Anayasa hükümlerini ihlal eden ve kendisine verilen yetki sınırlarını yasal olmayacak şekilde aşarak hak ihlalinin kabulü yönünde oy kullanan Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda BULUNULMASINA şeklinde karar vermiştir.

2. YARGITAY 3. CEZA DAİRESİ’NİN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

2.1. Söz konusu Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararının içeriğine baktığımızda öncelikli ve asıl sorunun, Anayasa Mahkemesi kararına UYULMAMASI ve bu kararın yerine getirilmesine karşı DİRENİLMESİ meselesi olduğunu görüyoruz.

2.2. Bir hukuk devletinde, Anayasa Mahkemesi kararlarına UYULMAMASI mümkün değildir. Zira öncelikle Anayasanın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘hukuk devleti olduğu belirtilmekte, hatta Anayasanın 4. maddesinde, ‘2. ve 3. madde hükümlerinin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez’ olduğu vurgulanmaktadır.  

Hukuk devleti ilkesi ise, her şeyden önce devletin; yasama, yürütme, yargı organlarının, bütün gerçek ve tüzel kişilerin ve idari makamların anayasaya uygun hareket etmesini, anayasa ile bağlı olmasını zorunlu kılmaktadır. Nitekim Anayasanın “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlıklı 153. Maddesi’nin son fıkrasında;

Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” şeklinde gayet açık bir hüküm yer almaktadır. Anayasanın bu hükmü, şüphesiz ki, Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştirilmesini ve sorgulanmasını yasaklamıyor. Ancak Anayasa Mahkemesi kararlarının eleştirilmesiyle onun verdiği kararlarının uygulanmaması aynı şey değildir. Bu gerçeği her hukukçu bilir. Hatta hukukçu olmayan bir kimse bile anayasanın 153. maddesini okuduğunda aynı sonuca varacaktır. O halde Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğu ve resmi-sivil her kişi ve kurumu bağlaması, anayasanın emridir. ‘Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü’ başlığını taşıyan 11.maddesinde de; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” denilmektedir.

2.3. Anayasaya göre hiçbir kişi ve kurumun Anayasa Mahkemesi kararlarına UYMAMA ya da onlara karşı DİRENME yetkisi yoktur.

Anayasa madde: 6/3’de “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” şeklinde bir hüküm yer alırken, madde: 138/1’de ise, “Hâkimler… anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak… hüküm verirler” denilmektedir. Görüldüğü gibi anayasa, hâkimlerin anayasaya, kanuna ve hukuka uygun karar vermeleri gerektiğini, hiçbir organın, anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını amirdir. Buna göre, bugünkü hukuk sistemimizde hiçbir kişi ya da kuruma Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı direnme yetkisi tanınmamıştır. Anayasaya göre hâkimler, anayasaya, kanuna ve hukuka uygun karar vermeleri gerektiğine göre Yargıtay 3. Ceza Dairesi hangi anayasa ya da kanun maddesine dayanarak direnme kararı verdiğini açıklayamamıştır. Anayasanın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kararına uyması gerekirken uymamıştır. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, anayasa Mahkemesi kararına karşı anayasada ve kanunlarda bulunmayan direnme yetkisini kendisi icat etmiştir. Yargıtay’ın söz konusu kararı, hukuk sistemi açısından oldukça vahim sonuçlara neden olabilecektir. Zira Yargıtay’ın ortaya koyduğu fiili durumun varlığı kabul edildiğinde, diğer devlet kurumları (yasama, yürütme/idare) da anayasanın açık hükümlerini görmezden gelerek Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayacak ve bu kararlarla bağlı olmadığını ileri sürebileceklerdir.

2.4. Hukuk sistemimizde mahkemeler arasında bir hiyerarşi yoktur normlar hiyerarşisine göre anayasanın üstünlüğü ve devlet organları arasında yetki paylaşımı vardır.

Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve her kişi ve kurumu bağlayıcı olması, Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında bir hiyerarşik ilişki olduğunu göstermez. Burada Anayasa Mahkemesi kararlarının herkesi bağlaması, anayasanın normlar hiyerarşisine göre en üst konumda bulunmasındandır. Kaldı ki, bir temyiz mercii olan Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruya tabi olmayan uyuşmazlıklarla ilgili verdiği kararlar da kesindir ve tarafları bağlar. Yargıtay’ın, kesin olarak verilen ‘Anayasa Mahkemesi kararını uygulamıyorum’ demesi, Yargıtay’ın kesinleşmiş kararlarına karşı taraflardan birinin ‘ben bu Yargıtay kararını uygulamıyorum/tanımıyorum’ demesi kadar komiktir, hukuk dışı bir tutumdur. 

2.5. Yargıtay 3. Dairesi ve diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymaması, sıradan bir hukuk ihlali değildir.

İncelediğimiz somut olayda tartışılan konu, anayasa ve kanun hükümlerinin mahkemeler tarafından yorumlama farklılıkları değil, anayasaya göre kesin ve mahkemelerce uyulması zorunlu olan Anayasa Mahkemesi kararına uyulmamasıdır. Hukuk sistemimizde bir kanun yolu olan bireysel başvuru sonunda verilen Anayasa Mahkemesi kararının, içeriği hukuken tartışmaya açık olsa da, hiç geciktirilmeden yerine getirilmesi anayasal bir zorunluluktur. Bu kararı yerine getirmeyen bir mahkeme ve bu hukuk garabetine zemin hazırlayan siyasi iktidar, yargı içinde şimdiye kadar hiç görülmeyen bir krize neden olduğu gibi, aslında kendi varlık nedenini de ortadan kaldırmaktadır. Zira o mahkeme ve siyasi iktidarın bizatihi kendileri, yok saydıkları anayasa hükümlerine göre görev yapmaktadırlar. Bu durum, Nasrettin Hocanın fıkrasında ifade edildiği gibi ‘kendi bindiği dalı’ kesmeye benzemektedir.    

Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, normal/sıradan bir hukuk ihlali olarak görülemez. Hukuk kurallarının ihlal edilmesi halinde bunun çözümü, hukukun yine kendi içinde doğal bir durum olarak hukuk sisteminde gösterilmiştir. İhlal halinde belirli yaptırımlar uygulanır ve ortaya çıkan hukuka aykırı durum giderilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi kararlarının (ve genel olarak yargı kararlarının) uygulanmaması, sıradan bir hukuk ihlali değildir. Yargı kararını uygulamayan kişi ya da herhangi bir kurum, aslında bu davranışıyla hukukun temel direklerini yıkmakta, hukuk ve yargı kararlarının ihmal edilebileceğini göstermektedir. Bu yüzden yargı kararının uygulanmaması olayı karşısında bütün hukukçuların ayağa kalkması gerekir. Zira bu olay, hukukun temel direklerini yıkmakta, hukukun varlık nedenini ortadan kaldırmaktadır. Böyle bir durumda hukuk şeklen var gibi görünür ama işlevsel olarak yoktur. Hiçbir yasal düzenleme, yargı kararlarının yok sayılması eylemini telafi edemez. Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması şeklinde kendini gösteren hukuk dışı bu karar ve eylem, hangi devlet görevlisi tarafından yapılırsa yapılsın, hukuk sistemini bütünüyle tahrip etmektedir. Hele bu karar ve eylemin, hâkimlik statüsünü taşıyanlar tarafından ortaya konulması hukuken anlaşılamaz bir durumdur.  

Yargı kararını uygulamayan kurum, aslında kendi varlık nedenini de yok saymaktadır.[1] Somut olayımızda Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayan Yargıtay 3. Dairesi, sadece anayasayı ve Anayasa Mahkemesini değil bizatihi kendi varlık nedenini de yok saymaktadır. Başka bir deyişle yargı binasının temel direklerini yıkıp yok etmektedir. Burada sıradan bir hukuk ihlali değil, çok farklı bir durum söz konusudur. Hukuk düzeni adeta tepetaklak olmakta, bütünüyle yıkılmaktadır. Böyle bir hukuk anlayışında; hukuk, uygulanması gereken bir değer değil, büyük ölçüde bir araçtır. Yani hukuk belli bir görevi yerine getirecek ancak o görevi yerine getiremediği kanaatine varıldığında bir kenara atılabilecek nesne olarak görülmektedir.

Ülkemizde önceki yıllarda bazı idare mahkemesi kararlarının idare tarafından uygulanmamasıyla başlayan hukuk dışı tutum, şimdi de Anayasa Mahkemesi kararının ilk derece mahkemesi olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ve temyiz mahkemesi olan Yargıtay tarafından uygulanmaması nedeniyle zirve noktaya çıkmıştır. Bu hukuk dışı tutumun arka planında, siyasi iktidarların sınırsız bir devlet yetkisi kullanma arzu, istek ve düşüncesinin bulunduğu muhakkaktır. Sınırsız iktidar yetkisi kullanabilmenin önündeki en büyük engellerden birisi ise, anayasa ve anayasaya uygunluk denetimi yapmakla görevli olan Anayasa Mahkemesidir. Anayasayı ve yargısal denetimi kendilerine ayak bağı olarak gören iktidar anlayışının, sınırsız iktidar hedefine ulaşabilmek için yapmayı planladığı anayasa değişikliğinin yolunu açmak, ona meşruiyet kazandırmak amacıyla ‘kontrol edilebilir yargı krizi’ çıkardığına dair ciddi iddialar ileri sürülmektedir. Hatta Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması eyleminin, -anayasayı yok sayması itibariyle- darbe niteliği taşıdığını ileri sürenler dahi bulunmaktadır. Bazı üst düzey siyasi aktörlerin, Anayasa Mahkemesinin kapatılması gerektiğine dair bugüne kadar yaptıkları açıklamalar ve şimdiye kadar yapılan bazı uygulamalar bu görüşleri teyit etmektedir. Bir anayasa maddesinin, erbabınca eleştirilmesi mümkündür. Ancak bir hukuk devletinde mevcut anayasa hükümlerine uyulmaması, asla kabul edilebilir bir durum değildir. Peki, bir siyasi iktidar, anayasal ve yasal sınır tanımaksızın sınırsız bir devlet yetkisi kullanmaya kalkması halinde nasıl bir hukuksuzluğun ortaya çıkacağını düşünmek gerekmez mi? Yargıya güvenin zaten azaldığı ülkemizde böyle bir hukuk/yargı krizinden ya da siyasi krizden sonra yargı kurumuna olan güvenin daha çok azaldığı görülmüyor mu? Hukuksuzluğun hâkim olduğu bir toplumsal hayatta, insan hak ve özgürlükleri nasıl korunacak ve güvence altına alınacaktır? Diğer taraftan devleti yöneten siyasi aktörlerin ya da bir mahkemenin, anayasaya ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadığı bir ortamda bir vatandaş da çıkıp ben de vergi ödenmesine dair yasaya uymuyorum derse ne olacaktır? Zira yöneticilerin anayasa ve yargı kararlarına uymaması ile vatandaşın vergi yasasına uymaması arasında nitelik bakımından bir fark yoktur.

2.6. Türk-İslam kültür ve tarihine bağlı olduğunu söyleyenlere ibretlik hukuki belgeler

Türk-İslam siyaset felsefesinde, hakka, hukuka ve yasalara öncelikle yöneticilerin uymaları, bu konuda vatandaşa örnek olmaları esastır. Nitekim Türklerin siyasi ve sosyal tarihinde devlet ve hukuk kavramlarının ayrı bir yeri vardır. Öncelikle yöneticiler başta olmak üzere herkesin uymak zorunda olduğu adil yasalar (köni törü) vardı. Bu yasaların eşit olarak uygulanması da gerekliydi. Bu husus, Yusuf Has Hacib’in manzum şaheseri olan Kutadgu Bilig’de şöyle yer alır:

Hükümdarlar (yöneticiler) eğer örf ve kanuna riayet ederlerse, halk da aynı şekilde örf ve kanuna itaat eder.” (Kutadgu Bilig)

Hükümdarlık uludur, iyidir fakat daha iyi olan hukuktur ve onun herkese eşit (tüz) uygulanmasıdır” (Kutadgu Bilig).

Bilindiği gibi Türk-İslam devlet ve siyaset felsefesinde, Tabgaç Türklerinden beri bilinen ve günümüze kadar gelen töre kavramı, Türk devletlerinde siyasi ve sosyal hayatı düzenleyen yazılı olmayan anayasaya verilen ismi ifade eder.[2] Eski Türklerde töre’ye (hukuka/anayasaya) uymayan kim olursa olsun yaptırım uygulanırdı. Bu açıdan töre’nin bağlayıcılığı ve yaptırım gücü vardı. Töre’ye/ayasaya uygunluk denetimi yapan meclis ya da kurultaylarda, hükümdarların töre’ye uygun olmayan karar ve uygulamalarının bile iptal edildiği, hatta töre’ye uymayan hükümdarın azledildiği bile görülmüştür. Bunun en tipik örneği, Göktürk tarihinden verilebilir. Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra, Göktürk tahtına oğlu İnel geçtiyse de, töre’ye (anayasaya) uymadığı için, kurultay’ın üyeleri olan kabile beylerinin kararıyla azledilmiş ve Kül Tegin tarafından tahttan indirilmiş, yerine Bilge Şad kağan seçilmiştir.[3] Yine Göktürk hükümdarlarından Ta-po’nun, hiçbir kişi ve kurumla istişare etmeden kendi yerine Talo-pien’i varis bırakması, devlet meclisi (kurultay) tarafından töre’ye (anayasaya) aykırı bulunarak reddedilmiştir.[4] O çağda bile hükümdarlık makamından ayrı ve bağımsız olarak böyle bir meclisin varlığı, bugünkü hukuk sistemlerinde hukuka ve yasalara uygunluk denetimi yapan Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ı hatırlatmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, o çağlarda devlet ve hukuk sistemi günümüzdeki kadar sistematik bir yapıya sahip olmamakla birlikte, hükümdar ve devlet yöneticilerinin karar ve eylemlerinin hukuki açıdan denetlenebilmesi, siyasal iktidarın sınırlandırılması açısından çok ileri bir yönetim anlayışını ifade etmektedir. Türk-İslam toplumu, yaklaşık 11 asır önce böylesine çok ileri düzeyde hukuk devleti anlayışına sahip iken ve bu anlayışı asırlarca çok geniş bir coğrafyada uygulamış olduğu halde, nasıl böyle bir noktaya gelindiği konusu ayrıca irdelenmelidir.   

3. Sonuç

Ülkemizde son günlerde ortaya çıkan hukuk/yargı krizinin temel nedeni, devlet iktidarının sınırsız kullanılması arzu ve isteğine dayandığı söylenebilir. Tarih, devlet yönetiminde sınırsız yetki kullanımının çok sayıda olumsuz örnekleriyle doludur. İktidarlarını hukuk ve adaletle bağlı saymayan birçok yönetimler devlet mekanizması eliyle nice zulümler yapmışlardır. Dolayısıyla tarihte yaşanmış olan uzun ve acı tecrübeler, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ‘hukukun üstünlüğü/hukuk devleti’ ilkelerinin hayata geçirilmesi ve siyasi iktidarların mutlaka hukukla sınırlandırılması gerektiğini açık olarak göstermektedir. Bu hakikati aklıselim sahibi herkes kabul etmektedir. Kısaca, insanın temel hak ve özgürlüklerinin, yöneticilerin lütfuna ve bireysel insafına bırakıldığı dönemler tarihin karanlık dönemlerinde kalmıştır. Hukuk ve adalete, insan onuru ve haysiyetine dayalı Türk-İslam medeniyeti, tarihte insan merkezli hukuk ve adalet anlayışının en güzel örneklerini hem teorik hem de uygulamaya yönelik olarak ortaya koymuştur. İnsanoğlu, bugünkü ‘hukuk devleti’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ ilkelerine uzun ve zorlu bir sürecin sonunda ulaşabilmiştir. Eksik yönlerinin olduğu söylenebilir, ancak günümüzde siyasi iktidarları hukukla sınırlayan en uygun modelin ‘hukuk devleti’ ve ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi olduğu genel kabul gören bir anlayıştır. Hukukun üstünlüğünün, siyasi iktidarların keyfi uygulamalarına karşı insan hak, özgürlük ve onurunu korumak için tartışılmaz bir ilke olduğu uluslararası belgelerde de vurgulanmıştır. Zira Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın 1990 yılında Kopenhag’da yayınladığı bildiride, insan hak ve özgürlüklerinin sistem olarak güvence altına alınması için çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez olduğu açıklanmıştır.

Bir hukuk devletinde yargı krizlerine meydan verilemez; hukuk düzeni mutlaka sağlanmalıdır. Hangi nedene dayalı olursa olsun hiçbir yargı kurumunun, meri bulunan anayasa ve kanunlara açıkça aykırı olarak fiili durumlar yaratması hukuken kabul edilemez. Yargıtay 3. Ceza Dairesi verdiği karardan geri dönmelidir. Esasen bu konuda asıl görev, Anayasa Mahkemesi kararının gönderildiği ilk derece Mahkemesi olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne düşmektedir. Mahkemenin, esasa ve usule ilişkin herhangi bir tartışmaya girmeksizin ve vakit kaybetmeksizin, Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen işlemleri gerçekleştirmesi ve böylece hiç ortaya çıkmaması gereken bu yargı krizini sonlandırmasıdır. Son cümlemizi, devlet yönetiminde töre’nin yani anayasanın önemini vurgulayan Kutadgu Bilig’in şu beytiyle tamamlayalım: “Devlet silâhla kurulur, lakin kalemle ve töre’yle yani hukukla yönetilir.[5]

 


[1] Bkz. Necati KIRIŞ, HUKUK ve ETİK-Hukuk Mesleğinin Ahlaki Boyutu, İstanbul 2016, Boğaziçi Yayınları, s. 394, 395.

[2] A. Donuk, Eski Türklerde Devlet ve Teşkilatı, Doktora Tezi, 1978, s. 85; E. Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003, s. 12.

[3] Halil Cin,  Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, C. I, Kamu Hukuku, Konya 1989, s. 40, 41.

[4] A. Taşağıl, Gök-Türkler, T.T.K. Yayınları, Ankara 1995, s. 34.

[5] Kutadgu Bilig; B. 2711.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Toplam 1 yorum yapıldı
AYM
"Delinin birisi bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış". Döviz neden yükseliyor, yabancı sermaye niye gelmiyor, uluslararası ölçütlerde niye puanımız düşüyor diye hayıflanmaya gerek yok artık.
Yorum Ekleyen: Atalay Şahin     21.11.2023 19:25:59
::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya