Bir evin ayakta kalması duvarla, kolonla olmaz.
Evi ayakta tutan şey, aynı sofrada buluşabilme iradesidir.
Eskiden sofra; sadece karın doyurulan bir yer değildi.
Sofra; hal hatırın sorulduğu, göz göze gelinen, susarak bile anlaşılabilen bir mekândı.
Anne orada öğretmendi, baba orada örnekti, çocuk orada insan olmayı öğrenirdi.
Bugün ise sofralar kuruluyor ama sofra olamıyor.
Aynı evin içinde, farklı dünyalarda yaşayan insanlar olduk.
Bir tarafta televizyonun gürültüsü,
bir tarafta telefon ekranlarının sessiz istilası…
Herkes bir şeye bakıyor ama kimse birbirine bakmıyor.
Birlikte yemek var belki,
ama birlikte zaman yok.
Birlikte zaman yoksa,
birlikte kader de yoktur.
Aile dediğimiz şey; aynı çatı altında kalabalık olmak değil,
aynı hikâyeye dâhil olabilmektir.
O hikâye anlatılmadığında,
dinlenmediğinde,
paylaşılmadığında;
çocuk büyür ama ait olmayı öğrenemez.
Bugün toplumun ödediği ağır bedelin kaynağı tam da burasıdır.
Kökünü sofrada kaybeden bir nesil,
istikametini sokakta arar.
Evde konuşulmayan söz,
başkasının dilinde şekil bulur.
Şiddet konuşuluyor,
bağımlılıklar konuşuluyor,
ahlâk erozyonu konuşuluyor…
Ama kimse şunu sormuyor:
Bu çocuk en son ne zaman ailesiyle aynı sofrada, göz göze oturdu?
Sofra dağılırsa, ev dağılır.
Ev dağılırsa, mahalle dağılır.
Mahalle dağılırsa, toplum çözülür.
Bu yüzden mesele yemek meselesi değildir.
Mesele; durmak, yüz yüze gelmek, susup dinlemek meselesidir.
Günde yarım saat bile olsa,
telefonu bir kenara koyup,
televizyonu kapatıp,
aynı sofrada oturabilme meselesidir.
Çünkü çocuk, nasihati değil;
sofradaki hâli hatırlar.
Eş, sözü değil;
beraber susabilmeyi unutmaz.
Belki her şey kaybolmadı.
Belki hâlâ geç değil.
Ama şunu bilmek lazım:
Toparlanmak istiyorsak,
önce sofrayı toplamak gerekir.
Sofra yeniden kurulmadan,
ev yeniden inşa edilemez.
31.12.2025
Hasan Günay