Etrafımızı kuşatan insanlara ve ülkelere bakıldığında dikkat çeken önemli noktalardan birisi farklılıklardır. İster düşünce açısından isterse toplumsal hayat ve pratikler açısından bakılsın, neticede birbirinden farklı düşünce ve pratikler bizi karşılamaktadır.
Bugünün dünyasında iletişim teknolojisinin artmasıyla bu farklılıkları daha kolay şekilde gözlemleyebilmekteyiz. Hatta mekânsal bir birliktelik olmaksızın bu farklılıklarla görüş alışverişinde bulunmaktayız. Yine daha önce bilmediğimiz, tanımadığımız “fark”ların farkına varmakta ve tanışabilmekteyiz. Bu durum çoğulculuk bağlamında konuşulmasını zaruri kılmaktadır.
Esasen bir yandan küresel dünyada sınırların artık eski kapalılığını kaybetmesi sonucu kısa ve uzun süreli seyahat ve ikametlerle ülkelerdeki farklılıkların çeşidi artmakta, diğer yandan din, inanç, birlikte yaşama, göçmen gibi başlıklar üzerinden yapılan tartışmalarla tartışmalar ve gerilimler oluşmaktadır. Aslında bu manzara meselenin iki farklı yüzü gibidir.
Fakat burada çoğulculuğun nasıl bir felsefi zeminde imkan bulacağına dair İslam düşüncesi çerçevesinde bir mülahaza geliştirmeye çalışacağım. Öncelikle bazı müslümanlar arasında bugün farklılıklar toplumsal bir gerçeklik olmakla birlikte, bunu bir güvenlik sorunu şeklinde görüp açık ve örtük “homojenlik” taleplerinin olduğunu bilmekteyiz. Bu biraz da tarihten gelen “yabancı”nın tehlike arz ettiği inanışından da kaynaklanmaktadır. Konuyla ilgili kimi analizlerde çoğulculuğun zaten tek tanrılı dinlerin aynı kökenden gelmesi itibarıyla sorun olmadığı pratikleri üzerine dayandırılmak istenmektedir. Bu yaklaşımın hem bir felsefi zeminden yoksunluğu söz konusudur hem de kapsayıcı değildir.