Modernliğin hayatımıza kazandırdığı terimlerden biri de tüketimdir. Bu terim zamanla bir yaşam tarzı hâline getirilerek bize dayatılmıştır.
Evet, şu an hayatımızın merkezinde, dışında tüketim yer almaktadır. Bu sebeple tüketmediğimiz neredeyse hiçbir şeyimiz kalmadı: Zamanımız, geleceğimiz, hayallerimiz, umutlarımız, nesillerimiz, maddi ve manevi değerlerimiz… Hatta bilgimizi ve tecrübemizi bile tüketiyoruz. Sahip olduğumuz her şeyi, sorumsuzca ve bilinçsizce tüketiyoruz.
Yaratılışımızda tüketim vardır. Elbette yaşamak için tüketeceğiz; çalışıyoruz, kazanıyoruz ve kazançlarımızla da ihtiyaçlarımızı karşılamak zorundayız. Burada tüketmeyin demiyoruz. Fıtratımızdaki tüketim, ölçülü ve israftan uzak bir olgudur. Mesele sadece tüketmek değil, bilinçli bir şekilde tüketmek.
Bugün ise ne yazık ki bilinçli olarak değil, dayatmalarla tüketiyoruz. Dayatma demek; bir şeyi zorla karşısındakine yaptırmaktır.
Tabii zorla dayatmamaktadırlar. “Şunu alacaksın, bunu kullanacaksın.” diyerek başımıza bir silah veya tehdit unsuruyla alışveriş yapmaya açıktan zorlamıyorlar. Bu dayatmalar, albenili ambalajlar ve süslü cümlelerle karşımıza çıkmakta. Özgürlük, hazcılık ve şahsiyet, üç sihirli kelime veya sloganla bizi tüketime yönlendiriyorlar.
Özgürlük, hazcılık ve şahısçılık (Bencillik) kavramları; başta reklamlar olmak üzere, filmler ve sosyal medyadaki algılar aracılığıyla bilinçaltımıza empoze edilmektedir. Reklam ve filmlerde, almak, yapmak ve tatmak zorundaymışız gibi bir algı oluşturularak, bunların hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu düşüncesi zihinlerimize yerleştirilmektedir.
Gizli dayatmalardan birincisi olan özgürlükte “Her istediğini almalı, dilediğini yaşamalısın çünkü sen özgür bireysin!” gibi büyülü sözleriyle kişiyi özgür olduğuna inandırmaktadır. Bu cafcaflı söylemlerle özgürlük, tam aksine birer hipnoz ve esaret aracıdır. Gerçekte ihtiyacımız olmayan şeyleri almaya zorlanıyor, “özgürlük” kandırmacasıyla birer tüketim nesnesine dönüştürülüyoruz.
Hazcılık ise, kendimiz için değil bize ürettiklerini dayatanları kazandırmak için yaşamaktır. Hayatı sadece tatmak ve haz almak için yaşamamız gerektiğini bize algılatırlar. “Hayata bir kez geleceksin. Dünyadaki bütün tatları yaşaman gerek. En güzel yiyecekleri, yerleri, zevkleri, yaşam tarzlarını, düşünceleri (Satanistlik, sadistlik, ateistlik, deizm) , her şeyi tatmalısın. Çünkü bir kere yaşayacaksın” düşüncesi empoze ediliyor. Bu anlayış, görünürde kendimiz için gerçekte ise başkaları için yaşamaya zorlanarak yaşamaktan başka bir şey değildir.
Şahısçılık (bencillik) ise, “Sen bir tanesin. Her şeye layıksın. Tek sende olması lazım.” sloganlarıyla birçok alternatif ürün üreterek almamızı hatta almak zorunda olduğumuzu bilinçaltımıza yerleştirerek tüketimi hazcılıkla bilinçsiz bir alışveriş çılgınlığını meydana getiriyorlar.
Bu dayatmayla kanepeye ihtiyacı olmadığı halde buna gereksinim ihtiyacı hissettirilen bir kimse, “Alacağım kanepe sadece bende olmalı.” diyerek dükkanları gün boyu hatta günlerce geziyor. Zor bela “Benim zevkime uygun, benim istediğim gibi.” diyerek bir kanepe satın alır. Esasında onu kendi zevkine veya istediğine göre kendi imal etmedi. Bunu başkaları tasarladı, düşündü ve yaptı. Dolaylı veya direk algı yoluyla kendi zevkine göre aldığını zannetmesini sağladılar.
Saatlerce, günlerce, hatta haftalarca araştıra araştıra aldığımız bu kanepe, evimizde kullandığımız, misafirlerimizi oturttuğumuz normalde sıradan hayatımız için hiçbir değeri olmayan bir araçtır. Maalesef “Tek sende olacak ve herkes tarafından sevilecek, en mükemmeli senin olacak.” dayatmalarıyla sıradanlıktan çıkarak hayatın ve evin en değerli eşyası oluveriyor.
Bir gün bir misafir gelir. Rengini veya herhangi bir yerini beğenmez. Daha alalı bir hafta olmuştur. Sırf o misafir beğenmedi diye değişir. Tekrar haftalar, aylar araştırmalar ve sonra bir tane daha alınır o da başka biri tarafından beğenilmez. Tekrar değişir. Böylece değişim bir kısır döngüye dönüşür. Halbuki zevkler özneldir. Herkesin kendine özgü bir hazzı vardır.
Tüm bu tablo bize şunu gösteriyor: Biz tüketirken aslında kimliğimizi tüketiyoruz. Globalleşme adı altında herkesi aynılaştıran, insanı sadece bir “tüketim varlığı”na indirgeyen bir dünya düzenine doğru sürüklendiriliyoruz. Renkler, ırklar, kültürler, diller silinip geriye sadece tek tip bir “tüketici insan” kalıbına sokarak milletlerin kendine özgü tüm kültürlerini, adetlerini, medeniyetini yani milli yapan özelliklerini kaybetmesini sağlayarak kendilerine modern bir köle yapmak istiyorlar.
Peki bu tüketim köleliğinden nasıl kurtulacağız?
Aslında cevabı çok basit: Ahiret inancı.
Bakara Suresi'nin başında Rabbimiz, müminin vasıflarını anlatır. İman edenin takva sahibi olduğunu anlatır. Takva, dünya ile ahiret dengesini koruyarak yaşamak; günahlardan uzak durmak ve iyi işler yapmak demektir. Bu yolda ilerleyen insanın ilk özelliği, gayba, yani Allah’a iman etmesidir. Ardından namaz kılar, Allah’ın indirdiklerine ve peygamberlerine iman eder. Ve en önemlisi, ahirete yakîn bir imanla inanır.
Ahirete iman, sadece bir inanç değil, bir yaşam perspektifidir. Her alışverişte, her tüketimde, her tercihte hesaba Allah’ı ve ahireti katmak; insanı özgürleştirir ve sorumlu kılar. Ahirete yakîn ile iman eden biri, şuurlu bir imana sahip olarak bilinçli bir hayat sürer. Bunun içinde tüketim de vardır. Yaptığı her işin bir hesabı olduğunu bilir. Yaşamın merkezine Allah’ı ve ahireti koyar. Böylece bir şeyi tüketmeden önce şunu sorar: “Buna gerçekten ihtiyacım var mı? Bu bana dünyada fayda sağlasa da ahiretime ne kazandırır?”
İkinci çıkış yolu ise: yardım etmek ve paylaşmak. Tüketime dayalı sistem bize bencilliği empoze ederken, yardımseverlik tam tersini öğretir. Kur’an’a baktığımızda;
“Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” (Âl-i İmrân, 134) ve “Onlar, kendileri (yemek) istedikleri halde yiyeceği yoksula, yetime ve esire ikram ederler. (Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan 76/8-9) ayetlerinde yardım etmenin ve paylaşmanın insanları ne kadar ahlaki bir yüceliğe ulaştırdığını ve böylece bilinçli bir yaşam sürdürdüğünü anlatıldığını görürüz.
Yardım ve paylaşmak, empatiyi ve paylaşmayı öğretir. Kendini merkeze koymak yerine, başkasının ihtiyacını fark etmeyi sağlar.
Evet, bu yazı tek başına bir kitap başlığı bile olabilir. Fakat burada amacımız kısa ve öz bir farkındalık sunmaktı. Tüketirken nasıl tükendiğimizi, kimliğimizin nasıl elimizden alındığını, bize özgürlük diye sunulan şeyin nasıl bir esarete dönüştüğünü anlatmaya çalıştık. Çözümün ise iman ve bilinçli yaşamda saklı olduğunu vurgulamaya çalıştım.
Bilmem anlatabildim mi?