Giriş: Medeniyetin Unutulan Unsuru Olarak İnsan
Medeniyet tartışmaları çoğu zaman devletler, kurumlar, şehirler, teknolojiler, ekonomik üretim biçimleri, bilimsel gelişmeler ve siyasal organizasyonlar üzerinden yürütülmektedir. Oysa bütün bu unsurların arkasında bulunan ve onları anlamlı bir bütün hâline getiren temel unsur insandır. Bir medeniyetin kurumsal yapıları, hukuk sistemi, bilim anlayışı, sanat dünyası, eğitim kurumları ve siyasal düzeni, nihai olarak belirli bir insan tasavvurunun ürünüdür. Bu nedenle medeniyet meselesini yalnızca kurumların, yapıların veya maddi üretim kapasitesinin meselesi olarak görmek, onun ontolojik ve antropolojik temelini gözden kaçırmak anlamına gelir.
Medeniyet, yalnızca insanın çevresini dönüştürmesi değildir; aynı zamanda insanın kendisini, toplumsal ilişkilerini ve birlikte yaşama biçimlerini dönüştürme kapasitesidir. Bu nedenle medeniyet inşasının temel sorusu yalnızca “Nasıl bir toplum?” veya “Nasıl bir devlet?” sorusu değildir. Bunlardan daha önce sorulması gereken soru şudur: “Nasıl bir insan medeniyet kurabilir? Bu soru, medeniyet düşüncesini doğrudan insanın niteliği problemine taşımaktadır.
Çünkü bilen fakat düşünmeyen; düşünen fakat muhakeme etmeyen; muhakeme eden fakat ahlaki sorumluluk taşımayan; özgür olduğunu iddia ettiği hâlde iradesini kullanamayan; hukuku yalnızca başkalarının uyması gereken bir araç olarak gören; hakikati değil çıkarını arayan; anlam üretmek yerine hazır anlamları tüketen; sorumluluk almaktan kaçınan ve gerektiğinde itiraz edemeyen bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplum, yüksek teknolojik ve ekonomik kapasiteye sahip olsa dahi kurucu bir medeniyet öznesi meydana getiremeyebilir.
Buradan hareketle bu çalışmanın temel iddiası, medeniyetin sürdürülebilirliğinin yalnızca kurumların niteliğine değil, bu kurumları meydana getiren ve yeniden üreten insan tipinin niteliğine bağlı olduğudur. Bu bağlamda “medeniyet kurucu özne”, yalnızca toplumsal sistem içerisinde yaşayan bir birey değildir. O, içinde bulunduğu dünyayı anlamlandırabilen, mevcut gerçekliği sorgulayabilen, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya çalışabilen, kendi kararlarının sonuçlarını üstlenebilen, hukuku ve adaleti önemseyen, hakikat arayışını sürdüren, ortak anlam dünyaları üretebilen ve gerektiğinde mevcut düzenin yanlışlarına karşı itiraz edebilen aktif bir insan tipidir.
Dolayısıyla medeniyet kurucu özne, itaat eden insan ile yalnızca karşı çıkan insan arasında üçüncü bir konum oluşturur. O, ne her şeyi sorgusuzca kabul eden pasif bir taşıyıcıdır ne de yalnızca yıkıcı bir muhaliftir. Kurucu özne, sorgulama ile sorumluluğu, özgürlük ile hukuku, eleştiri ile inşayı, bireysellik ile ortak iyiyi birlikte düşünebilen insandır. Bu noktada özne kavramı özel bir önem kazanmaktadır. Özne olmak, yalnızca birey olmak anlamına gelmez. Birey biyolojik ve hukuki bir varlık olabilir; fakat özne, kendi düşüncesinin, iradesinin, kararlarının ve eylemlerinin faili olabilen kişidir. Başka bir ifadeyle özne, kendisine yöneltilen etkileri yalnızca kabul etmeyen; onları değerlendiren, anlamlandıran, dönüştüren ve gerektiğinde reddedebilen insandır.
Bu nedenle medeniyet inşasının önündeki en büyük engellerden biri, insanın özne olma kapasitesini kaybetmesidir. Özneleşme zayıfladığında insan, giderek hazır düşüncelerin tüketicisine, mevcut kurumların pasif kullanıcısına, siyasal ve kültürel kalıpların taşıyıcısına dönüşür. Böyle bir durumda insanın düşünme kapasitesi dışarıdan belirlenen kategorilere, ahlaki değerlendirmeleri güç ilişkilerine, hukuki bilinci konjonktürel çıkarlara ve hakikat arayışı ise grup aidiyetlerine bağımlı hâle gelebilir.
Buna karşılık medeniyet kurucu insan, kendi zihinsel ve ahlaki özerkliğini koruyabilen insandır. Onun kuruculuğu yalnızca yeni kurumlar meydana getirmesinden kaynaklanmaz. Asıl kuruculuk, insanın kendisini kurabilmesinden başlar. Bu nedenle medeniyet kurucu özne modelinin temelini oluşturan on nitelik birbirinden bağımsız özellikler olarak değil, birbirini tamamlayan bir bütün olarak ele alınmalıdır: Bilen insan, gerçeklikle ilişki kurmanın epistemolojik temelini oluşturur. Düşünen insan, elde ettiği bilgiyi sorgulayarak zihinsel özerklik kazanır. Muhakeme eden insan, farklı bilgiler, değerler ve sonuçlar arasında akıl yürüterek hüküm verebilir. Ahlaki sorumluluk taşıyan insan, eylemlerinin yalnızca sonuçlarını değil, ahlaki anlamını da üstlenir. Özgür iradesini kullanabilen insan, başkalarının iradesinin nesnesi olmaktan çıkar ve kendi eylemlerinin faili hâline gelir. Hukuku önemseyen insan, kendi özgürlüğünü başkasının hakkını ihlal etmeyecek biçimde sınırlar ve ortak yaşamın normatif temelini kabul eder. Hakikati arayan insan, çıkar, propaganda, ideoloji ve güç karşısında epistemik bir direnç geliştirebilir. Anlam üreten insan, yalnızca mevcut dünyaya uyum sağlamaz; dünyaya ilişkin yeni anlamlar, değerler ve gelecek tasavvurları oluşturur. Sorumluluk üstlenen insan, toplumsal sorunların yalnızca başkalarının görevi olmadığını kabul eder. Gerektiğinde itiraz edebilen insan ise medeniyetin kendisini düzeltme ve yenileme imkânını canlı tutar.
Bu özelliklerin toplamı, bireyi yalnızca özgür bir kişi olmaktan çıkararak kurucu bir kişi hâline getirir. Burada özellikle vurgulanması gereken husus, özgürlüğün tek başına medeniyet kurmaya yetmeyeceğidir. Sorumluluktan kopmuş özgürlük bencilliğe, hukuktan kopmuş özgürlük keyfîliğe, hakikatten kopmuş özgürlük manipülasyona, anlamdan kopmuş özgürlük ise nihilizme dönüşebilir. Bu nedenle medeniyet kurucu öznenin özgürlüğü, aynı zamanda bilgi, muhakeme, ahlak, hukuk ve sorumluluk tarafından sınırlandırılmış ve anlamlandırılmış bir özgürlüktür. Aynı şekilde bilgi de tek başına yeterli değildir. Çok şey bilen fakat bildiklerini ahlaki sorumlulukla ilişkilendiremeyen bir insan, medeniyet kurucu olmaktan ziyade teknik kapasiteye sahip bir aktör hâline gelebilir. Dolayısıyla medeniyet kurucu insan modeli, bilgi ile hikmeti, özgürlük ile sorumluluğu, hakikat ile adaleti, bireysellik ile ortak iyiyi birlikte düşünmek zorundadır. Bu açıdan bakıldığında medeniyet, insanın dış dünyaya bıraktığı kurumsal izlerden ibaret değildir. Aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında meydana getirdiği zihinsel, ahlaki ve iradi dönüşümün toplumsal yapılara yansımasıdır.
Buradan hareketle çalışmanın temel sorusu şu şekilde formüle edilebilir: Bir insanı sıradan bir toplumsal aktörden çıkarıp medeniyet kurucu bir özne hâline getiren temel nitelikler nelerdir? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bireysel gelişim açısından değil, toplumların uzun vadeli tarihsel kapasitesi açısından da önem taşımaktadır. Çünkü medeniyetler yalnızca güçlü kurumlara değil, kurumları kurabilecek, koruyabilecek, eleştirebilecek ve gerektiğinde yeniden inşa edebilecek insanlara ihtiyaç duyar.
SONUÇ
Medeniyet, yalnızca güçlü kurumların, gelişmiş teknolojilerin, yüksek ekonomik kapasitenin veya etkili siyasal organizasyonların meydana getirdiği bir yapı değildir. Bütün bu unsurların arkasında onları kuran, sürdüren, eleştiren ve gerektiğinde yeniden inşa eden insan bulunmaktadır. Bu nedenle medeniyet meselesinin nihai olarak dönüp dolaşıp insan meselesine ulaşması kaçınılmazdır. Bir toplumun medeniyet kurma kapasitesi, sahip olduğu maddi imkânlardan önce, bu imkânları hangi insan tipiyle anlamlandırdığı ve kullandığıyla ilgilidir.
Bu çalışmada ortaya konulan “medeniyet kurucu özne” modeli, insanı yalnızca toplumsal düzenin pasif bir unsuru olarak değil, kendi düşüncesinin, iradesinin, kararlarının ve eylemlerinin faili olan aktif bir özne olarak ele almaktadır. Bilen, düşünen, muhakeme eden, ahlaki sorumluluk taşıyan, özgür iradesini kullanabilen, hukuku ve adaleti önemseyen, hakikati arayan, anlam üreten, sorumluluk üstlenen ve gerektiğinde itiraz edebilen insan; medeniyetin yalnızca taşıyıcısı değil, aynı zamanda kurucu gücüdür.
Bu bağlamda medeniyet kurucu özne, itaat eden insan ile yalnızca karşı çıkan insan arasındaki kurucu üçüncü konumu temsil eder. Onun ayırt edici niteliği, özgürlük ile sorumluluğu, eleştiri ile inşayı, bireysellik ile ortak iyiyi ve hakikat ile adaleti birlikte düşünebilmesidir. Dolayısıyla medeniyet kuruculuğu, mevcut düzeni reddetmekten ibaret olmadığı gibi, mevcut düzene sorgusuzca uyum sağlamak da değildir. Asıl kuruculuk, yanlış olanı görebilmek, ona itiraz edebilmek ve aynı zamanda daha doğru, daha adil ve daha anlamlı bir düzenin sorumluluğunu üstlenebilmektir.
Burada özellikle vurgulanması gereken nokta, söz konusu niteliklerin birbirinden bağımsız özellikler olmadığıdır. Bilgi düşünmeyle, düşünme muhakemeyle, muhakeme ahlaki sorumlulukla, özgürlük hukukla, hakikat arayışı adaletle ve bireysel irade ortak sorumlulukla tamamlanmaktadır. Bu bütünlük bozulduğunda insanın sahip olduğu herhangi bir kapasite, medeniyet kurucu bir niteliğe dönüşmeyebilir. Nitekim sorumluluktan kopmuş özgürlük bencilliğe, hukuktan kopmuş özgürlük keyfîliğe, hakikatten kopmuş özgürlük manipülasyona ve anlamdan kopmuş özgürlük nihilizme dönüşebilir.
Bu nedenle medeniyet inşasının en temel yatırımı, yalnızca kurumların geliştirilmesi değil, kurumları kurabilecek, koruyabilecek, eleştirebilecek ve gerektiğinde yeniden inşa edebilecek insanın yetiştirilmesidir. Çünkü kurumlar insanlardan bağımsız olarak kendilerini yenileyemezler. Kurumsal düzenin niteliği, büyük ölçüde onu meydana getiren insanın zihinsel, ahlaki ve iradi kapasitesine bağlıdır. Özneleşme zayıfladığında ise insan, hazır düşüncelerin tüketicisine, mevcut yapıların pasif taşıyıcısına ve güç ilişkilerinin nesnesine dönüşme riski taşır.
Sonuç olarak, medeniyet kurmanın başlangıç noktası insanı değiştirmekten önce insanın nasıl bir varlık olması gerektiği sorusunu yeniden düşünmektir. Gerçek bir medeniyet, yalnızca dış dünyayı değiştiren değil, kendi iç dünyasını da kurabilen insanların eseridir. Bu nedenle medeniyetin geleceği, yalnızca ne kadar güçlü kurumlar kuracağımıza değil; ne kadar bilen, düşünen, muhakeme eden, ahlaki sorumluluk taşıyan, özgür iradesini kullanabilen, hakikati arayan, adaleti gözeten ve gerektiğinde yanlış karşısında itiraz edebilen insanlar yetiştirebileceğimize bağlıdır. Medeniyetin kurucu öznesi nihayetinde kendisini kurabilen insandır. Çünkü insan kendisini kurmadan kurumlarını, kurumlarını kurmadan toplumunu ve toplumunu dönüştürmeden medeniyetini kalıcı biçimde inşa edemez. Bu açıdan medeniyet inşasının en derin meselesi, yeni yapılar kurmaktan önce, yeni yapıları kurabilecek nitelikte bir insanı yeniden düşünmek ve yetiştirmektir.