Türkiye’nin 11 Mayıs 2011 yılında imzaladığı, 12 Mart 2012'de TBMM'nde kabul edilen 1 Ağustos 2014 yılından beri yürürlükte olan “İstanbul Sözleşmesi olarak” toplumumuzabatının dayattığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” ve uygulamalarını; Aile kurumunu yıkan,geleceğimize yönelik bir tehdit ve tehlike olarak görüyor ve bu yanlıştan dönülmesini talep ediyoruz.
Son günlerde, “İstanbul Sözleşmesi” kadına şiddet, aile içi şiddet, cinsiyet eşitliği kavramları üzerinden kamuoyunun gündeminde tartışılmaktadır. Doğrusu toplumumuzun siyasi, sosyal, kültürel, manevi ve ahlaki değerler alanını ilgilendirmesi sebebiyleduyarlı olan akil insanların, sivil toplum kuruluşlarının, devlet kurumlarının bu konu üzerinde ciddiyet ve hassasiyetle durması, konunun irdelenmesi, değerlendirilmesi ve objektif kararlar alınması, tavır belirlenmesi gerekmektedir.
Konunun önemi;
Beşer olarak insanlığın ortak değerleri vardır. Farklı kimlik, hayat tarzı ve millet bilincini oluşturan din, tarih, kültür ve coğrafi özellikler, farklı toplumları, milletleri ve devletlerin varlığını ortaya çıkarmıştır. Dolayasıyla Batının emperyalist pagan kültürünün mahsulü cinsiyet eşitliği kavramı üzerinden varmak istediği hedef nedir? Erkek-Kadın bunun neresinde, ailenin milli kültür ve manevi dünyamızdaki yeri ve önemi ne? Aile kurumumuz üzerinden oynanmak istenen oyun ve tuzaklar nelerdir? Yapılmak istenenler nelerdir, bilmeli ve ona göre değerlendirmeliyiz.
İNSAN; bilim adına üretilen birtakım faraziyeler dışında, özelikle İslam dini açısından yaradılış ve varoluş gerçeğine inanır. İnsan erkek ve kadın iki farklı cins olarak;birbirini tamamlayan,birbirine muhtaç olan, doğuştan can, mal, ırz-namus-neslin devamı, akıl ve inanç konusunda tam olarak eşit haklara sahip canlı bir varlıktır. Ayrı cins, ırk ve renklerde yaratılmış olup, farklılıklar kavga sebebi değil, birlikte daha kolay anlaşma ve yaşama yolu olarak görülür.
Karşılıklı haklara ve sorumluluklara, birlikte yaşama iradesine sahip, sağlıklı bir neslin devamıbu iki cinsten oluşan toplumun temelini aile denilen kurumoluşturur.
Aile ve Önemi:
Anne ve babadan oluşan işte bu iki cins birlikte çocuklarıyla, torunlarıylaailenin maddi-manevi iklimini örf, gelenek, kültürel hayat tarzı ve ilkelerini oluşturarak, hayatını idame ettirme, yaşamını sağlama gücünü, kuvvetini, sıhhatini sağlar. Sağlıklı aile yapısına sahip toplumlar-milletler ayakta kalabilirler.
Böylece dünyada değişik zaman ve coğrafyada ırklar, kavimler, milletler oluşmuş, devletler kurulmuş, hükümdarlıklar doğmuştur. Hatta bizim toplumumuzda aile, toplumun varlık ve beka konusu olmuştur. Endülüs, Selçuklu, Osmanlı gibi medeniyetler bu aile anlayışının ürünüdür.
Bu nedenle milletimize ve devletimize düşman ve hasım olanlar hep, aile kurumu üzerinden, devletimizi ve milletimizi parçalamayı amaç ediniyorlar. Hedefleri yeni bir medeniyet kuruluşuna engel olmaktır. Bunun için siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, teknolojik alanlarda her türlü saldırı vasıtalarını kullanmaktan çekinmemektedirler.
İnsanlık tarihinde yeryüzünde kurulmuş nice milletler, devletler, medeniyetler Merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle “Servet, Şehvet ve Şöhret”gibi dünyevi menfaatler paylaşımından dolayı, hak-hukuk, ahlak tanımaz tutumları, ekonomik, siyasi güç vedini, etnik farklıklar, kölelik, cariyelik, paryalık ve benzeri statüler içinde zulüm ve işkencenin her türlüsünü hemcinslerine, reva görmüşlerdir. Bu konuda cins olarak kadınların daha çok işkence ve zulme maruz kaldığı da tarihen sabittir. Ama şiddet ve zulmü durdurmak, insani ilkeler bazında çözümlemek yerine, cins farklılığı esas alınarak, kadınla erkeği karşı karşıya getirerek, AİLEYİ hedef alan yaklaşım göstermişlerdir. Bugünde en acımasız şekilde kadının bedeni üzerinden istismar devam ettiriliyor. Amaç kadın hakları üzerinden erkekle-kadını savaştırmak ve Aileyi parçalamaktır.
İNSANA ŞİDDET ve AİLE İÇİ ŞİDDET
Hikâye Nasıl Başladı?
Bu hikâye, batı dünyasında 18. Yüzyılda oy kullanma, eğitim hakları talebi gibi “Kadın Hakları” hareketiyle başladı. 19. Yüzyılda kadınların ekonomik ve yaşama şartlarının iyileştirilmesi, eşit ücret, fırsat eşitliği mücadelesine dönüştü. 1960’lı yıllarda cinsiyet üzerinde yoğunlaşan mücadele FEMİNİZM ‘i doğurdu. Bu durum kadının bedeni üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunma amacını içeriyor ve simgesi doğum kontrol hapları oluyordu.
Post modern kültürün küreselleşmesi, kavganın erkek düşmanlığına ve cinsel sapmalarda patlamayı meydana getirdi. Liberal akımlar içinde bireysel kadın hareketleri, haklar hareketi yerine, hazlar hareketine dönüştü.
Böylece kadın hareketi, kadın haklarını, kadının bedeni ve cinsel özgürlüğü üzerinden tamamlamaya kalkıştı, kadının bedeninin talan edilmesi, paraya ve güç aracına dönüştürdü.
Uluslararası bir proje olarak;
· Olaya, cinsel yönelim açısından bakıldığında ise, savaşın üç aşamadan oluştuğu görülür. İlki, uluslararası kuruluşların çalışmaları ile 1955 yılında eşcinsellik, zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, suç ve hastalık olmaktan çıkarılmıştır. Kızlık kavramına red, namus değerlerine reddiye hedeflenmiştir.
· İkinci aşama, eşcinselliğin bir yaşam tarzı olarak kabul edilmesi. Bu yolla, Siyonist Rocfoller imparatorluğunun desteklediği bir proje olarak, Siyonizm’in “ Arı, Seçilmiş, Üstün Irkın” dünya hâkimiyeti için diğer ırkları ailesiz, çocuksuz, sürüleştirilmiş bir yığın haline getirilmesi hedeflendi. Bunun için Türkiye dâhil bütün ülkelerde kampanyalar açılarak, muhalifler susturulmuş, bu faaliyetler uluslararası ve yerel STK ‘lar ve kurumlar eliyle yapılmıştır.
· Toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinde çalışanlar, ayrımcılığın ana kaynağının din ve dini söylem olduğunu, özellikle kadınlara “örtünme emrinin” kadın özgürlüğünün tercihine müdahale olarak niteliyor ve cinsel ayrımcılık olarak mütalaa ediyorlar.
· Üçüncü aşama ise uluslararası sözleşmeler yoluyla toplumsal cinsiyet eşitliği vebu konuda yapılan çalışmalara siyasi, sosyal, kültürel, hukuki ve yasal koruma sağlamaktır. Bunun ilki, 1999 yılında CEBAW ek protokolü kabul edilerek “TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ” politikaları ülkelerin onayına sunulmuştur. Türkiye bu protokolü 2002 de onaylamıştır.2010’dan itibaren yeni bir sözleşme insanlığın ve ülkemizin gündemine girmiş ve 2011 yılında İstanbul’da taraflar buluşmuştur.
İSTANBUL SÖZLEŞMESİYLE İLGİLİTESPİTLER
Her ne kadar, “Kadına şiddet, Aile de Şiddetin Önlenmesi”ile mücadele sözü sempatik gözükmekteyse de, aslında zehrin altın tasta sunulması gibi, bu sözleşme ile hedef toplumumuzun aile yapısına, ahlak ve hukuk ilkelerine yeni bir şekil verilerek genleri ile oynanmak istenmektedir.
Sözleşmeden Tespitlerimiz Şunlardır.
a) Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin önlenmesi ve bunlarla Mücadele Hakkında ve Avrupa Sözleşmesi” dir. İSTANBUL ‘da hazırlanmıştır.
b) Türkiye 11 Mayıs 2011’de şerh ve şart koymadan ilk imzalayan, 14 Mart 2012’de TBMM nde ilk onaylayan ve Ağustos 2014’ten beri ilk uygulayan ülkeler arasındadır.
c) 2018 Verilerine göre sözleşmeyi 45 ülke imzalamış, 27 ülke onaylamış, Rusya, İngiltere dâhil 18 ülke değerleriyle uyuşmadığı için onaylamamış ve uygulamamaktadır. Norveç gibi bir kısım ülkeler de aynı nedenle bazı maddelere şerh koymuşlardır.
d) Bu sözleşmelerden önce cinsel kimlik, cinsel ayrımcılıkla ilgili başka yasal belgelerde vardır.
Çeviri Sorunludur
İngilizce metinde “Ev İçi Şiddetle Mücadele”, Türkçeye “Aile İçi Şiddetle Mücadele” şeklinde, asıl metinde “Ev İçinde” kavramı “aile birliği”, “eş ve partnerler kavramı”, “Eşler ve Ebeveynler” şeklinde tercüme edilmiştir.
Önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların “kökünü kazımak amacıyla” tabiri, “ortadan kaldırmak amacıyla” olarak tercüme edilmiştir. Böylece kavramlarla işin vahameti yumuşatılmak istenmiştir sanırım.
Bağlayıcı olan Türkçe tercüme değil asıl metindir.
Bu Sözleşme ne amaçlıyor?
Sözleşme incelendiğinde üç ana hedefi olduğu anlaşılıyor.
§ Kadına ev içi şiddetin önlenmesi,
§ LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüel) birey olarak tanınması ve ayrımcılık uygulanmamasının sağlanması.
§ Özellikle bu iki konu iç mevzuata konarak yasal zemine taşınmış, yaptırım ve izlenmesinin sağlanmıştır.
§ Sözleşme, kadına yönelik şiddete feminist literatürden bakıyor,“tarihten gelen erkek ve kadın güç ilişkisinden kaynaklandığını ve toplumsal cinsiyete dayandığı” şeklinde görüyor. Biyolojik ve doğuştan olanı görmüyor.
§ Toplumsal cinsiyetten kasıt “belli bir toplumu kadın ve erkek için uygun gördüğü sosyal olarak inşa edilen davranış, etkinlikler ve yaklaşım olarak görmektir.”
§ Kadına yönelik şiddet, her türlü insan hakkı ihlalidir. Aile içi şiddet (Ev içi [Ebeveynler, önceki-sonraki eşler, evi paylaşmış oldukları kişiler üzerindenoluşturulan fiziki, cinsel, psikolojik, ekonomik, tüm türler]) Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadına kadın olduğu için orantısız güç kullanımı olarak görülür.
§ Toplumsal cinsiyet hakkı gibi konularda materyal üretimi, müfredatına, eğitimin her seviyesinde eklemek için adımlar atmaktan devlet sorumlu tutuluyor.(Madde 4/1)
§ Taraf devletler arabuluculuk, uzlaşma gibi alternatif çözüm süreçlerini yasaklamak için her türlü yasal tedbiri alır,(Madde 48) deniyor.
§ Sözleşmenin denetimi için uygulamanın denetim kurumu (Grevio) vardır. Taraflar denetim ve soruşturma için her türlü tedbir alır. Ulusal Sivil Toplum Kurumu ziyaretlerine imkân sağlar.
§ Destek aldığı kurumlar (Türkiye’de),UNDF (BM Kalkınma Programı Türkiye Ofisi) finanse ettiği Web sitesi.
§ Soros’a bağlı kurumlar, Bilgi Üniversitesi, Koç Üniversitesi, İmece isimli Web sitesi
§ TÜSİAD, BM Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO), UNESCO, TEPAV (Habitat Derneği Web sitesi.)
§ Anayasa Mahkemesine Müracaatla, Anayasanın 50. Maddesi gereği iptal imkânı yoktur.
§ Sözleşmenin feshi mümkün, ancak belli prosedürler var. Ancak uluslararası yaptırımlar uygulanabilir.
DEĞERLENDİRME
Kadına ve aile içi şiddeti önleme ve Cinsiyet Eşitliğini konu edinen bu İstanbul Sözleşmesinin; Katılımcı ve hazırlayıcılarının büyük bir ekseriyeti batılı (Hristiyan Protestan, Liberal ve birey’ciliği önceleyen) anlayışı temsil eden devletler ve gruplardır. Destekler de hep bu anlayışı temsil eden iç ve dış ekonomik, kültürel ve sosyal gruplardan gelmektedir ve bu sözleşme ULUSLARARASI bir projedir.
TÜRKİYE bu sözleşmeyi 2011 yılında imzalamış, 2012’de TBMM onaylamış ve 2014’de uygulamaya koymuştur. Bu sözleşme 20 Mart 2012tarih, 6284 no’lu “AİLENİN KORUNMASI VE KADINA KARŞI ŞİDDETİN ÖNLENMESİNE DAİR KANUNLA” güvence altına alınmıştır. Toplumumuzun; kültürel, manevi, sosyal değerlerine ters düşen, her tür cinsel anlayışı, milli ve manevi kimlik ve değerlere değil, bireylerin tercihine bırakan, sadece bireysel hazzı esas alan, adının bireyselleşmek ve liberalleşmek olarak gören bir anlayışın kabulü ve izahı mümkün değildir. Bu sözleşmenin uygulanmaya başlanmasıyla aile içi kavga, boşanmalar, kadına şiddet azalmamış, artmış. Aile kurumu gittikçe örselenmekte ve çatırdamaktadır. Manevi yansımalar ileriki yıllarda daha da artacağından endişeliyiz. Şikâyet sonucu yasal olarak hiçbir belge ve delil olmadan verilen tedbir kararı hukuk adına bir felakettir.
Toplumumuzun hücresi olan Aile kurumunun hassasiyetlerini yok sayan, aile birliğinin felaketini hazırlayan, cinsel anlayış ve kadına şiddeti önleme adına yapılan bu SÖZLEŞME‘ye uygun AİLEKORUMA KANUNU ve uygulamalarını kabullenmek ve anlamak zordur. Hele sözleşmenin ve yasanınhükümlerinin uygulamasınınuluslararası, bağımsız tam yetkili GREVÜR’ler (Denetçi) vasıtasıyla denetimi ayrı bir rezalet ve kabul edilemez bir durumdur. Çünkü devlet kurumlarının GREVÜR’lerin dedikleri istikamette proje üretimi ve ona uyma dışında yapacakları bir yetkisi yoktur.
YAPILMASI GEREKENLER
Bu aşamadan sonra yapacak ve yapamayacaklarımıza gelince; sözleşmenin, ülke hukukuna tümüyle yansımasını önleyecek baştan konmayan şerhi yeniden koyma şansımız gözükmüyor. O zaman ne yapabiliriz?
1. Uluslararası bedeller ödenecekse, ödenerek sözleşme feshedilmelidir.
2. Toplumsal ahlakı, milli, hukuki, sosyal değerler esas alınarak, Kanun; kadına, erkeğe, çocuğa, ebeveyne, özetle insana yapılan şiddetti önleyecek şekilde değiştirilir. Doğrusu budur sanırım. Zararın neresinden dönerseniz kardır.
3. Cinsellik konusu sadece bireylerin tercihine bırakılarak, her türlü rezaletin serbest olması, buna kamu ve özel kuruluşlarca destek sağlanması toplumumuz ve geleceğimizin felaketidir.
4. Konu cinsiyet eşitliğinin sağlanması, amaç kadına şiddeti önlenmesi ise; bunu milli, manevi, ahlaki, insani bir görev kabul ederek gerekli yasal, kültürel, eğitim ve pratik toplumsal düzenlemeler yapılmalı ve uygulamaya konulmalıdır.
5. Şiddetin önlenmesinde kadın ve erkeği insan bazında ele alıp, her türlü ayrımcılığa, cinsel istismara ve ahlaksızlığa dur demeliyiz. Değil insana, her varlığa karşı şiddeti önlemeliyiz. Meslek örgütleri, medya kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, toplumumuzun resmi ve sivil kurumları, duyarlı kesimleri bu konuda demokratik tepkilerini ortaya koymalıdırlar.
6. Kadın ve erkeğe, insana ve canlıya karşı şiddeti önleme manasında, aile, devlet, sosyo-kültürel yapı, dini, ilmi, milli alanlarda seferberlik ilan etmeliyiz. Çünkü geleceğimiz buna bağlı.
7. Aile içinde var olan şiddeti, onu parçalayarak değil, kadın-erkek-çocuk her bireyin şahsiyet hakları korunmalı, ama aileyi yaşatan milli, manevi, kültürümüze uygun çözümler üretmeli ve kurumlar oluşturmalıyız. Çözümü AİLE BÜTÜNLÜĞÜ içinde aramalıyız, aileyi parçalayarak değil.
8. Cinsiyet farklığının doğurduğu bir sorun varsa hiçbir medya-sosyal-siyasive benzeri, ticari çıkar amaçların istismarına bırakılmadan, manevi, ahlaki, milli ve ilmi çerçevede uzmanlar ve STK‘lar vasıtasıyla çözüm üretilmeli, pratik hayata aktarmalıyız.
9. Ülkeyi uluslararası kurum ve kuruluşların menfi projelerinin uygulama alanı olmaktan kurtarmalıyız.
10. Annelik gibi manevi ve ulvi değere sahip kadını ve biyolojik varlığını her türlü tuzaktan koruyacak şekilde tedbirler almalı, Analar için özel haklar sağlamalı ve düzenlemeler yapmalıyız.
11. Bu nedenle öncelikle bugün Aile ile ilgili Ceza Hukukuve diğer Hukuk dallarındaki yasalarda var olan eğitim, kültür, dini hayatla ilgili düzenlemeler ve uygulamalar gözden geçirilmeli, yanlışlardanvazgeçilmelidir.
12. Konuya MEDENİYET perspektifinden bakarak aile üzerinden, yeniden medeniyetimizin inşasının yolunu aramalıyız. Milletçe iktidarı, muhalefeti, bürokratı, akademisyeni esnafı, tüccarı, genci, yaşlısı, resmi, sivil toplumun bütün kesimleribu göreve talip olunmalıdır.
Sonuç olarak, bir şerden bir hayır nasıl çıkarılacağını, göstermeliyiz. Aksi halde bu sözleşmenin önü alınmaz aile içi şiddet veparçalanma, cinsel felakete neden olacağı, toplumun aile yapısının çökeceği düşüncesi ve endişesini taşıyoruz.
Hayrullah BAŞER
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Başkanı