Her şey bir hadis-i şerifle başladı ve bir ayet-i kerimeyle umuda dönüştü. Müslümanların bilhassa hükümdarların rüyası, o meşhur hadis-i şerifin övgüsüne mazhar olabilmekti. Hükümdarlar ve orduları; aşk ve şevkle defalarca sefer düzenleyip kaleleri kuşattılar. Nihayetinde tarihler 1453’ü gösterirken, “alınamaz, geçilemez” denilen surlar aşıldı ve şehir fethedildi.
Müslümanları böylesine gayret ettiren ve hedeflerine ulaştıran o meşhur hadisi hemen tahmin etmişinizdir. "Kostantîniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır! Onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!" (Ahmed bin Hanbel, Müsned; c.4, s.335) Fetih Suresi'ndeki “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.” (Fetih 48/1) müjdesiyle İslam alemi büyük fetihler yapmış, belki de Mekke'nin fethinden sonra en büyük fethi İstanbul ile gerçekleştirmiştir. Bu fetihten sonra dünyaya hükmeden zulüm ve haksızlık düzeni gitmiş; yerine adalet, huzur ve paylaşım hakim kılınmıştır. İstanbul’un fethi, jeopolitik önemiyle dünyaya bir dalga misali yayılmış; dinimizin ahlaki değerleri damla damla yeryüzüne dağılmıştır. Mazlumlar huzura kavuşmuş, insanlık derin bir nefes almıştır.
Henüz çocukken oyunlarında İstanbul’un fethini canlandıran Sultan Fatih, padişah olur olmaz Peygamber Efendimizin (sav) o büyük müjdesine nail olmak için ilk iş olarak fethe odaklanmış ve İstanbul’u fethetmiştir.
Fethetmekle kalmayarak İstanbul'u adalet ve bilim merkezi haline getirmek için öncelikle Bizans'ın bilim adamlarını başka devletlere gitmelerini önlemek için özgürce yasayıp çalışmalarının destekleneceğini söyledi. Sonra da dünyanın dört bir yanından alimleri bu şehre davet etmiştir. Bu fetih dünya tarihini derinden sarmış, Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ başlamasına vesile olmuştur.
Bu fetih öyle sıradan bir fetih değildir. Dünyanın günümüz medeniyeti ve teknolojisinin temellerinin atılmasının dönüm noktasıdır. Bugünkü Avrupa'nın temeli Endülüs Emevîlerle atıldı, İstanbul’un fethi ile hızlandığını söyleyebiliriz.
Bu kutlu şehir, bir hadisin iştiyakı ve bir ayetin umuduyla fethedildi. "Allah’ın yardımı ne zamandır? Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır" (Bakara, 214) ayetinin verdiği ilhamla zorluklar karşı8sında yılmadılar ve sonunda başardılar. Fethin sembolü olarak da Sultan Fatih Ayasofya’yı camiye çevirerek İstanbul'un fethini mühürlemiştir.
Ayasofya kilisesi Süleyman mabedine karşılık daha büyük olarak inşa edilmiştir. Yapımı bitince Justinian "Seni geçtim Süleyman " demiştir. Bu söz Allah’ın peygamberini küçümsenmesi anlamına gelip Ayasofya'yı kiliselikten dünyaya dalaleti ve zulmü yaymasından arındırılarak adalet ışığına döndürülmüştür. İstanbul'un camiye çevrilmesi ile “Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır." ayetinin tecellisini minarelerinden yükselen ezan ve selalar İstanbul olmak üzere tüm dünya semalarında dalgalanmaya başladı.
Ne var ki Ayasofya müzeye çevrilince, üzerine bir mahzunluk çöktü ve tüm Müslüman alemini kederlendirdi. Uzun bir müddet sessiz sedasız, tarihinin azameti içinde boynu bükük bekleyen bu ulu mabet, tekrar ibadete açılarak eski ihtişamına döndü ve tekrar minarelerinden ezanlar, halılarına secde eden alınlar, Allah'ın ismini anam dillerin sedaları semaları doldurdu.
İslam’ı yok etmek isteyen, Müslümanlara her türlü zulmü revan gören bütün güçlere inat Ayasofya İslam'ın yenilmez bir güç olduğunu "Onu biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz" (Hicr 15/9) ayetinin tecellisi olarak vakur duruşuyla tüm dünyaya bir ilan niteliğinde ayakta durmaktadır.
Evet, Ayasofya’da bir Cuma namazı kılmak, tüm dünyaya "İslam ölmedi, bitmedi!" diye haykırmaktır. Bilhassa dünyanın dört bir yanından gelen Malezyalısı, Endonezyalısı, Afrikalısı, Arabı ve Acemi ile omuz omuzca kılınan namazla oluşan o muazzam İslam mozaiği gönülleri ferahlatıyor.
Bu duygularla Ayasofya'da Cuma namazını kılmak insana tarif edilmez duygular yüklüyor, gözleri yaşarıyor ve yan yana durduğu yapancı bir Müslümanın olması şunu haykırıyor: “Burası sadece bir cami değil; sanki Kabe’nin, Mescid-i Aksa’nın veya Mescid-i Nebevi’nin bir şubesinde namaz kılıyorsunuz.”
Ayasofya'nın tekrar ibadete açılmasıyla "Allah’ın yardımı ne zamandır? Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır" (Bakara, 214) ayetinin tekrar tecelli edeceğini en yakın zamanda Allah'ın yardımıyla Müslümanların tekrar birlikte beraberlik içinde olup bütün masumları kurtarıp zalimleri ortadan kaldıracağını gönüllere ilmek ilmek işliyor.
Ayasofya’da ilk defa cuma namazı kılacağım. Büyük bir heyecanla içeriye girdiğimde kendine yakışır bir şekilde büyük bir ululukla karşıladı. Her renkten, ırktan milletlerden Müslümanların saf tutması beni farklı hislere götürdü. İslam'ın birliğini ve gücünü gönlümde yaşadım.
Bu duygu ve hislerle ezanı beklerken hocalar Kur’an-ı Kerim okuyorlardı. İşte tam bu düşüncelerin yoğunluğunda, hocaefendilerin dilinden dökülen o ayet müjdeyi ilan edercesine haykırıyordu. "Allah’ın yardımı ne zaman gelecek? Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır." (Bakara, 2/214) bu ayeti duyunca bir işaret olarak tam kalbimin en derinliğinde ayetin tecelli edeceğini, şimdi nasıl tekrar Ayasofya’daki minarelerinden ezanlar, selalar yankılanıyorsa Allah'ın büyüklüğünün ve müjdesinin dünyanın ve Müslümanların üzerinde dalgalanacağına emin oluyorum.
Şuna kesin inanınki; eğer Allah "yakın" diyorsa, o yardım mutlaka gelecektir. Ayasofya’nın minarelerinden yükselen ezanlar ve secdelerle bu müjde tüm gökyüzünde yankılanmaya devam edecektir.