HAKİKATİ BOĞAN EGO
MAKALE
Paylaş
01.11.2026 18:13
460 okunma
Hüseyin Demir

Yanlış yapmak değil, yanlışı savunacak bir vicdan inşa etmek asıl felakettir

İnsanın en büyük imtihanı hiç hata yapmamak değildir. Çünkü insan şaşar, yanılır, nefsine yenilir. Asıl mesele, yanıldığını gördüğünde geri dönebilmektir. Zira hata insanîdir; fakat hatayı haklı çıkarmak, sonra da onu bir düşünceye, bir kimliğe ve nihayet bir “hakikat” iddiasına dönüştürmek, ahlâkî bir çöküştür.

Bugün fertlerden cemaatlere, kanaat önderlerinden siyasî ve dinî yapılara kadar geniş bir alanda gördüğümüz temel hastalıklardan biri budur: İnsanların kendi kusurlarıyla yüzleşmek yerine, kusurlarını savunacak gerekçeler üretmesi.

Böylece tenkit, ıslahın kapısı olmaktan çıkar; tehdit kabul edilir.

Oysa sahih tenkit, insanın düşmanı değil, aynasıdır.

Ayna yüzümüzdeki kusuru meydana getirmez; sadece gösterir. Nefis ise çoğu zaman yüzünü düzeltmek yerine aynayı kırmayı tercih eder.

İşte ego burada devreye girer.

İnsan kendisine yöneltilen her sözü “aleyhimde” diye algılamaya başladığında artık hakikati dinlemekten çok kendisini korumaya çalışıyor demektir. Kur’an’ın münafıkların psikolojisini anlatırken kullandığı “her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar” ifadesi, doğrudan her eleştiriyi tehdit olarak algılayan bir ruh hâlini tasvir eder.

Elbette bu ayeti günümüzdeki herhangi bir kişi veya gruba doğrudan teşmil etmek doğru değildir. Fakat ayetin ortaya koyduğu ahlâkî ve psikolojik ilke, insan tabiatındaki önemli bir zaafa dikkat çeker: Korku, suçluluk ve savunmacı ego büyüdükçe insan, kendisini uyaran sesi bile düşman sesi zannetmeye başlayabilir.

Burada asıl mesele tenkit değildir.

Tenkit karşısında ne yaptığımızdır.

İnsanın kendisini hakikatin ölçüsü zannetmesi, kibrin en tehlikeli biçimlerindendir.

Kibir yalnızca insanlara tepeden bakmak değildir. Bazen “Ben yanılmam.” demektir. Bazen “Benim bulunduğum yapı yanlış yapmaz.” demektir. Bazen “Bana itiraz edilemez.” demektir.

Bazen de daha tehlikeli bir şekle bürünür:

“Benim yanlışımı eleştirmek, davaya saldırmaktır.”

İşte burada şahıs ile fikir, lider ile hakikat, grup ile din birbirine karışmaya başlar.

Bir insanın görüşü olabilir; fakat görüşünü hakikatin kendisi hâline getirmesi başka şeydir.

Bir öndere saygı gösterilebilir; fakat onun yanılmaz kabul edilmesi başka şeydir.

Bir cemaatin hizmetleri takdir edilebilir; fakat o yapının eleştiriden muaf tutulması başka şeydir.

Hakikat şahısların üzerinde tutulmadığı zaman, dinî düşünce yavaş yavaş hakikati arama yolundan çıkıp otoriteyi koruma mekanizmasına dönüşür.

Bu noktada en büyük kayıp, düşüncenin kaybıdır.

Çünkü herkes aynı şeyi söylemeye başladığında, ortada her zaman birlik yoktur; bazen yalnızca korkunun ürettiği bir sessizlik vardır.

Kur’an’ın bir başka uyarısı da bugün üzerinde yeniden düşünmemiz gereken şu hakikati ortaya koyar:

“Her grup kendisinde bulunan ile sevinmektedir.”

Buradaki problem yalnızca farklı grupların bulunması değildir. Farklı düşünceler insan hayatının tabii bir gerçeğidir. Asıl tehlike, insanın kendi elindeki parçayı hakikatin tamamı zannetmesidir.

Kendi görüşümüzü savunabiliriz.

Fakat onu putlaştırmamalıyız.

Kendi grubumuzu sevebiliriz.

Fakat onu ölçünün yerine koymamalıyız.

Bir âlimden istifade edebiliriz.

Fakat onun sözünü vahyin yerine geçirmemeliyiz.

Bir lideri takip edebiliriz.

Fakat liderin yanlışını doğru diye tasdik etmek sadakat değildir.

Sadakat, hakikate sadakattir.

Gerçek bağlılık, gerektiğinde sevdiğimiz insana “Burada yanılıyorsunuz.” diyebilmektir.

Bugünün en ciddi problemlerinden biri de dinî bilginin nefsin terbiyesine değil, nefsin savunmasına hizmet etmesidir.

İnsan çok şey öğrenebilir fakat öğrendikleriyle kendisini hiç değiştirmeyebilir.

Ayet bilir, hadis bilir, tarih bilir, fıkıh bilir; fakat öfkesini yenemez, kibriyle mücadele edemez, eleştiriye tahammül edemez, kendi hatasını kabul edemez.

O zaman bilgi hikmete dönüşmemiştir.

Çünkü gerçek ilim, insanın başkalarının kusurlarını görmekten önce kendi nefsinin kusurlarını görebilmesini sağlamalıdır.

Nefsin terbiyesiyle ilgili klasik İslâm ahlâk düşüncesinin merkezinde de bu anlayış vardır: İnsan kendi iç dünyasını hesaba çekmeli, kötü huylarını teşhis etmeli ve onları tedavi etmeye çalışmalıdır. Kur’an tefsir geleneğinde de nefsin kendini sorgulaması ve terbiye edilmesi, insanın ahlâkî yükselişinin temel unsurlarından biri olarak ele alınır.

Dolayısıyla insanın gerçek olgunluğu, ne kadar insanı kendisine inandırdığıyla değil; ne kadar hakikate teslim olabildiğiyle ölçülmelidir.

Bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:

Ben hakikati mi arıyorum, yoksa kendi kanaatimin haklılığını mı?

Eğer hakikati arıyorsak, sahih tenkitten korkmayız.

Delile bakarız.

Doğruysa kabul ederiz.

Yanlışsa gerekçesiyle reddederiz.

Fakat sırf bizi rahatsız ettiği için hakikati susturmayız.

Çünkü hakikat bazen insanı sevindirmez; önce sarsar.

Nefis ise sarsılmak istemez.

Nefis övgü ister.

Hakikat ise hesaplaşma ister.

Nefis kendisine taraftar arar.

Hakikat delil arar.

Nefis “Beni tasdik et.” der.

Hakikat “Beni araştır.” der.

İşte bütün mesele burada düğümlenir.

Bir insanın yanılması büyük bir problem olabilir; fakat yanılabileceğini kabul etmemesi daha büyük bir problemdir. Yanlışını savunması ise daha da büyüğüdür. Yanlışını dinî, ahlâkî veya fikrî gerekçelerle meşrulaştırması ise artık ferdî bir kusuru toplumsal bir hastalığa dönüştürür.

Çünkü yanlış düzeltilmediğinde karaktere, karakter korunmadığında kimliğe, kimlik kutsandığında da dokunulmazlığa dönüşür.

Sonunda insan yanlışını taşımakla kalmaz; yanlışını kendisi zanneder.

İşte hakikati boğan ego budur.

Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan daha fazla slogan değil, daha fazla nefis muhasebesidir.

Daha fazla taraftar değil, daha fazla şahsiyet.

Daha fazla tartışma değil, daha fazla hikmet.

Daha fazla “Ben haklıyım.” iddiası değil:

“Hakikat karşısında ben neredeyim?”

sorusudur.

Çünkü hakikatin karşısındaki en kalın perde bazen cehalet değildir.

İnsanın kendi nefsini hakikatin ölçüsü zannetmesidir.

Selam ve dua ile.

 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya