Gördüğün Değil Nasıl Baktığın
MAKALE
Paylaş
31.10.2026 11:15
577 okunma
Mesut Akdağ

Hepimizin bildiği, yarısı dolu veya yarısı boş bardak meselesi vardır. Bir bardağı yarısına kadar suyla doldururlar ve insanlara, “Ne görüyorsunuz?” diye sorarlar. Kimisi “Bardağın yarısı dolu.” der, kimisi de “Bardağın yarısı boş.” diye cevap verir. Oysa hepsi aynı bardağa bakmaktadır. Peki, neden farklı şeyler görürler?

İşte bu örnek, neyi gördüğümüz kadar, ona nasıl baktığımızı da anlatır.

Bir olay, bir nesne veya herhangi bir şey, bakan herkes için aynıdır. Fakat insanlar gördüklerinden kendi eğitimlerine, karakterlerine, ahlaki değerlerine ve düşünce dünyalarına göre farklı anlamlar çıkarırlar. İnsan çoğu zaman olayları olduğu gibi görmek yerine kendi yargılarına ve görmek istediği şeylere göre değerlendirir.

Bunu günlük hayatta pek çok örnekte görebiliriz. Bir olayda kimin haklı, kimin haksız olduğu konusunda bile insanlar kendi mizaçlarına, değerlerine ve bakış açılarına göre farklı hükümlere varabilirler. İyi ve kötü, güzel ve çirkin hakkındaki değerlendirmelerimiz de kimi zaman kişiden kişiye değişebilir. Hatta bazen iyiye kötü, kötüye iyi diyenlerle karşılaşırız.

Öyleyse neye bakarsak bakalım ne yaşarsak yaşayalım ne duyarsak duyalım ve ne algılarsak algılayalım, bakış açımız, gördüğümüzü, duyduğumuzu ve anladığımızı etkiler.

Burada anlaşılıyor ki göz sadece bir kamera gibi görme fiilini gerçekleştiren bir araç bir vasıtadır. Buradan şu soru ortaya çıkıyor: Göz, yalnızca görme fiilini gerçekleştiren bir araçsa asıl gören, yani göze hükmeden kimdir?

Bu soruya cevap vermeden önce insanın yaratılışına bir bakalım. İnsanı iki yönü vardır, bir maddi yönü bir de manevi yönü. Maddi yönü akıldır, manevi yönü ise kalptir. Akıl hislerden ve algılardan uzaktır. Sadece mantık kurallarıyla olayları analiz eder. Ancak aklının ve mantığının sınırları içinde düşünür ve görür. Bu sebeple sadece ve sadece gördüğüne odaklanır, duyduğuna inanır ve olayların görünen kısmına takılıp kalabilir. Bir olayın arkasını, önünü ve bütününü gözden kaçırabilir; gördüğü parçayı bütün zannedebilir.

Gönül ise hislerimizi, hayallerimizi, vicdanımızı ve ahlaki değerlerimizin tamamını kapsamaktadır. Gönül sadece dışarı değil içe bakar yani olayın ve görünen nesneleri bir parça olarak değil bir bütün olarak görür. Olayın önüne, arkasına, öncesine ve sonrasına bakar. Ön yargılardan uzak, yargısız infaz yapmadan vicdan ve hislerini çalıştırarak her şeye doğru açıdan bakmaya çalışır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadisinde şöyle buyurur: “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün vücut iyi olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107)

Kalbin insan hayatındaki önemini anlatan bu hadis, bize yalnızca akıl ve mantıkla değil, gönül ve vicdanla da bakmamız gerektiğini hatırlatır. Atalarımızın “Gönül gözüyle bak.” sözü de bu hakikati ifade eder.

Basiret gözü, yalnızca görüneni değil, görünmeyeni de görür. Bir olayın sadece görüldüğü ana değil geçmişini önünü arkasını da görür. Yalnızca dış yüzüne değil, iç yüzüne de bakar. Çünkü görünen her şey, hakikatin tamamı değildir.

Bir kamera kaydının bile insanı nasıl yanıltabileceğini düşünelim. Bir kavgada, gerçekte saldırıya uğrayan kişi, görüntünün yalnızca belirli bir bölümü gösterildiğinde saldırganmış gibi görünebilir. Belki de o kişi, kendisine yöneltilen saldırıya karşılık vermiştir. Ancak görüntü, olayın öncesini göstermiyor ve yalnızca onun attığı yumruğu tekrar tekrar öne çıkarıyorsa izleyenler yanlış bir kanaate varabilir. Böylece olayın asıl sorumlusu geri planda kalırken karşılık veren kişi haksızmış gibi gösterilebilir.

Bugün Filistin'de yaşananlar da algıların ve bakış açılarının ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden biridir. Filistinliler yıllardır işgalin, baskının ve ağır insani kayıpların acısını yaşarken İsrail, gerçekleştirdiği saldırıları kimi zaman kendini savunma söylemiyle sunabilmektedir. Böylece zulme uğrayanın yaşadığı acılar geri planda kalırken, zulmü gerçekleştiren taraf kendisini haklı göstermeye çalışabilmektedir.

İşte burada mesele, yalnızca neyi gördüğümüz değil, gördüğümüzü hangi bilgiyle, hangi vicdanla ve hangi ölçüyle değerlendirdiğimizdir.

Bu noktada, özellikle Risale-i Nur'da üzerinde durulan mana-yı harfî ve mana-yı ismî kavramlarını hatırlayabiliriz.

Mana-yı ismî, bir şeyi kendi başına, yalnızca kendisi olarak görmek ve değerlendirmek şeklinde açıklanabilir. Mana-yı harfî ise bir varlığa, onu meydana getiren ve varlığına anlam kazandıran Yaratıcı'yı hatırlatan bir işaret olarak bakmaktır.

Örneğin bir ağaca yalnızca gövdesi, dalları, yaprakları ve meyveleri bakımından bakabiliriz. Bu, ağacın görünen özelliklerini anlamamızı sağlar. Fakat ona mana-yı harfî nazarıyla baktığımızda ağacın yaratılışındaki ölçüyü, düzeni, hikmeti ve onu var eden Allah'ın kudretini de düşünürüz. Böylece yalnızca ağacı değil, ağacın işaret ettiği hakikati de görmeye çalışırız.

Aynı bakış açısı hayatımızdaki olaylar için de geçerlidir. Bir olayın yalnızca görünen sebeplerine takılıp kalmak başka, o olaydan ibret almak ve yaratılışın ardındaki hikmeti düşünmek başkadır.

Kur'an-ı Kerim'de, hakikati görmeyen insanların durumunu anlatan ayetler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46)

Bu ayet, asıl körlüğün gözlerde değil, hakikati kavrayamayan kalplerde olabileceğini bildirir. İnsan gözleriyle görebilir, kulaklarıyla işitebilir; fakat gördüklerinden ibret almıyor, duyduklarından hakikate ulaşamıyor ve vicdanının sesini dinlemiyorsa hakikati anlamakta güçlük çekebilir.

Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır. (Bakara 2/7) ayetinde anlatılan kalbin mühürlenmesi de bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. İnsan yalnızca görünen sebeplere takılıp kalır, olayların ardındaki anlamı ve kendi sorumluluğunu sorgulamazsa hayatın derinliğini kavramakta zorlanır. Varlığın anlamını, hayatın gayesini ve Allah'ın ayetlerinin işaret ettiği hakikatleri idrak etmekten uzaklaşabilir.

İşte insanın en büyük yanılgılarından biri, Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. (Araf 7/179) ayetinde anlatıldığı üzere hayatı yalnızca maddi ölçülerle değerlendirmek ve görünenin ötesine geçememektir. Oysa hakikati görebilmek için bakışımızı derinleştirmemiz gerekir.

Peki, nasıl bakacağız? Gerçeği ve hakkı nasıl göreceğiz?

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” (Bakara, 2/269)

Öyleyse hakikati görmek için hikmete ihtiyacımız vardır. Hikmet, olayların yalnızca dış görünüşünü değil, anlamını ve sonuçlarını da kavramaya çalışmaktır. İrfan ise bu anlayışın insanın gönlünde ve yaşayışında derinleşmesidir. İnanan insan, hayatı Allah'ın yarattığı bir bütün olarak görmeye; yaşadıklarından ibret almaya ve olayları yalnızca kendi dar bakış açısıyla değerlendirmemeye gayret eder.

Burada önemli bir ayrım vardır: Her olayın ardındaki hikmeti bütünüyle bildiğimizi iddia edemeyiz. Ancak karşılaştığımız her olayda bir anlam arayabilir, hayra yönelmeye çalışabilir ve yaşadıklarımızdan ders çıkarabiliriz. Gönül gözüyle bakmak, her şeyi sorgulamadan kabul etmek değil; görünenin ötesini de düşünerek hakikate ulaşmaya çalışmaktır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayatından aktarılan şu örnek, bu bakış açısını anlatmak bakımından dikkat çekicidir: Bir gün sahabelerle birlikteyken yerde bir hayvanın başını gören sahabeler, onun çirkinliğinden söz ederler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onun dişlerinin güzelliğine dikkat çeker.

Bu örnekte önemli olan, bir varlığa yalnızca kusurları üzerinden bakmak yerine onda güzel olanı da görebilmektir. Gönül gözü, yalnızca eksikliği fark etmez; güzelliği, inceliği ve üzerinde düşünülmesi gereken yönleri de keşfeder.

Sonuç olarak göz görür, fakat gördüğümüzü nasıl anlamlandırdığımız bakış açımızla ilgilidir. Akıl değerlendirir, gönül hisseder, vicdan sorgular; hikmet ise bütün bunları daha derin ve anlamlı bir kavrayışa dönüştürmemize yardımcı olur.

Öyleyse mesele yalnızca ne gördüğümüz değil, nasıl baktığımızdır. Çünkü bazen gözümüzün önündeki hakikati göremeyiz; bazen de gönül gözümüzle baktığımızda, daha önce fark etmediğimiz nice güzelliği ve anlamı keşfederiz.

Unutmayalım: Göz, görüneni gösterir; gönül ise görünene anlam kazandırır. Basiret, görünenin ötesindeki hakikati arar; hikmet de o hakikatten ibret almayı öğretir.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya