Türkiye 31 Mart 2019 tarihinde yerel yöneticilerinin seçimini yaptı. Sonuçlar ülkemiz, devletimiz, milletimiz, için hayırlı olsun. Seçim sonuçlarıyla ilgili parti sözcüleri ve yöneticileri açıklamalarında nalıncı keseri gibi hep kendilerinden yana yontuyorlar.
Ama önce kendilerinin ne kazanıp ne kaybettiklerini, yanlışlarının ne olduğunu, nedenini, sonra ülke açısından kazanım ve kaybedilenler yorumlanarak konuşulmuyor.
Hatta bırakın siyasi parti yöneticileri ve sözcülerini taraftarları ve seçmenleri günübirlik ve popülist bir yaklaşımla, birbirine hasmi tavırlar sergileniyorlar.
Yapılan seçim çalışmalarında kullanılan seçim dilleri, az çok oy farklılıkları, çıkan rey oranları üzerinden oh oldu, ders oldu, iyi oldu gibi toplumu ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı yorumlar, birbirlerinin seçimden önceki ülkeye hizmetlerine daha iyi katkı üretmek yerine, birbirinin çalışmasına nasıl takoz konulur, engellenir bunlar konuşuluyor.
Doğrusu seçimde kimin oy oranının ne olduğu, kazandıkları başkanlıkları sonuçlar önemli ancak bunları bir tarafa bırakarak; ülke açısından seçim dönemindeki yapılan yanlışlar, sonuçları, neden kaynaklandığı, ne götürüp ne getireceğini bütüncül ve dinamik bir şekilde konuşalım, tartışalım, istiyorum.
Bunu yaparken amaç; ne kimseyi veya siyasi kurumu aklamak veya karalamak değil, doğruların yanında, yanlışın yanlış olduğunu özgürce ve açıkça ifade etme ilkesine bağlı kalarak, siyasette de hak ve doğruyu yakalama, yanlışı görme, toplumun sıkıntılarına, problemlerine çözüm arama ihtiyacını gidermenin yol yordamı, ilm-i siyaset sanatı bilerek tahlil edelim diyorum.
YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ
Doğru netice ve çözüme varmanın sağlıklı yolunun en azından yakın tarihimize bakarak yapılacak bir tahlil ve değerlendirmenin doğru olacağı kanaatindeyim.
Siyasi tarihimiz içinde 1940-1950 yıllarında, devlet ve toplum hayatımızda, laik ve pozitivist felsefi anlayışın en katı şekilde uygulandığı, insanların dini, fikri, kimliğinin baskı altında yok sayıldığı, toplumda tek tip siyasi anlayışın oluşturulmaya çalışıldığı bir dönemdir.
Siyasi, dini, ideolojik, fikri manada çoğulcu akımların oluştuğu dönem, 1950-1960 lı yıllara tekabül etmektedir. Bu yıllarda öyle bir hızlı bir değişim yaşandı ki, yerli ve milli anlamda ciddi bir üretim olmadığı halde, yerden ot biter gibi yabancı, sol, sağ ve dini tercümelerin yarattığı fikri kaosla birlikte ülke ideolojik akımların istilasına uğradı. Kısa sürede radikalleşen klikler, özellikle gençlik ve işçi örgütleri, küresel güçlerin de yönlendirmesiyle terörize edilerek, kendi hesaplarına siyasi çıkar amaçlı olarak da acımasızca kullanıldı.
Sonunda 1971 muhtırası, 1980 ihtilalini yaşadık.
• Ülke adına üretim yapacak binlerce (sağ-sol) kesimden genç nesli ya mezara ya da cezaevine gönderdik. Ailelere, evlere ateş düştü. Ferdi, toplumsal klikleşme ve düşmanlıklar oluştu.
• Toplumda mezhep, etnik köken, ideolojik, dini farklılıklar üzerinden siyasi, sosyal, kültürel fay kırıkları meydana geldi. Siyasette bu değerler, farklılıklar vasıta, kullanılır hale geldi.
• Ülkede ekonomik, kültürel, sosyal, manevi, ideolojik ayrışma sonucu, birbirine düşman, zümreler guruplar gelişti.
• Maalesef siyasi yapılar kendilerine yakın buldukları bu ayrışmış organize gruplardan daha fazla yararlanmak adına girdikleri siyasi ilişki, grupların çıkar ilişkisine dönüştü ve istismar edildi. Tavizler verildi, ülkenin sanayi, ekonomik, ilmi, bilimsel, maddi ve manevi değerler anlamında gelişim yerine popülist- pragmatik yaklaşımlar öncelendi.
Ülkemizdeki 1980 ihtilalinden ve dünyadaki GLASNOST - PERESTROİKA açılımından sonra bölgemizde, Batı, ABD ve Küresel güçler; Büyük Ortadoğu Projesi, Ilımlı İslam Projesi üzerinden ülkemiz ve Ortadoğu ülkelerinde enerji, yeraltı zenginliklerini kontrol, İsrail’in güvenliği adına bölgede etnik, dini, itikadi- ameli mezhep farklılıklarını, Müslüman toplum içerisinde sofistik akımların, neo-selefi dini akımların hayata geçmesinin siyasi dinamiklerinin yolu açıldı. Türkiye’deki 28 Şubat Süreci diye bilinen Postmodern darbe hikâyesi de bu projenin bir diğer uygulamasıdır, sanırım.
Türkiye siyasetinde önemli bir dönüm noktası olarak nitelenen 1991 yılında Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi İTTİFAKINDAN sonra Türkiye’de, Milli ve İslami duyarlılığı olan siyasi akımların geliştiğini görüyoruz. 28 Şubat 1997 ÖRTÜLÜ DARBE hareketine rağmen bu gelişmeler devam etti.
AK PARTİ İKTİDARI
2002 yılına gelindiğinde Refah Partisi içinden mutedil, uzlaşmacı, yenilikçi, genç bir ekip, Adalet ve Kalkınma Partisini kurdu. Milli, manevi, ekonomik, sanayi, bilim ve benzeri değerler alanlarda yeni iddiaları olan bu parti, toplumda sempati bularak ilk seçimde iktidar oldu.
Batı bu işe önce sıcak bakıyor, ama laik, liberal, milliyetçi temayüllerin katkısı yanında, Türkiye’nin siyasi tarihinde cemaatler adeta iktidara ortak oluyor. Bakanlıklar, Devlet Bürokrasi veya Yerel Yönetimler bazında devlete nüfuz ederek, devlet imkânlarını alabildiğine (ihale, imar işleri, vb.) pervasızca çıkarları için kullanmalar başlıyor. Gurup menfaati, her şeyi, siyasi, hukuki, ahlaki ölçüde meşrulaştırıyor. Devlet içindeki paralel yapılanmalar da işte böyle başlıyor. Bu gelişme, iktidara karşı küresel güçler için emniyet supabı kabul edilir hale geliyor.
Ayrıca gurupların yöneticileri, seçim dönemlerinde gurupları adına ideolojik yapılarına veya çıkarlarına uygun siyasi parti grupları ile rey ve desteklerini pazarlık konusu yapan tavırları bir meziyet olarak gösteriyorlar. Hatta uluslararası boyutlara uzanıyor. Bu durum grupların kendi aralarında birbirini tekfire varan acımasız bir rekabete dönüşüyor.
Siyasi manada bütünlük arz eden, İslami duyarlılığı olan potansiyel güç, parçalanmışlıklara dönüşüyor, karşılıklı güç gösterileri yaşanıyor.
AK PARTİ iktidarının ilk dönemi, AB ile uyum yaslarının çıkarılması kapsamında dış politikada uyumlu, olumlu, ayrıca içeride, Güneydeki (Kürt insanlarımız) kimlik ve kültürel haklar sağlanması, devlette siyasi, ekonomik, sanayi, alt yapı çalışmaları, güvenlik vb. alanlarda olumlu, ümit verici mesajlar verildi, gelişmeler oldu. Devlet vatandaşıyla sanki bir barış dönemi yaşadı.
Ancak 2007 ile başlayan, Ak Parti iktidarının ikinci dönemiyle, MAVİ MARMARA – VAN-MİNÜT olaylarıyla, batıyla ilişkilerin soğumaya başlaması, HDP’nin kuruluşu ve mütedeyyin Kürt vatandaşlarımızın da benimde partim var diyerek, sağduyulu seçmende yeni bir parçalanma meydana getirdi. İş burada kalmadı, GEZİ OLAYLARIYLA başlayan 17-25 Aralık Olayları ve 15 Temmuz DARBE TEŞEBÜSÜYLE, PARELEL YAPI oluşumu ve FETÖ GERÇEĞİ ortaya çıktı.
Darbenin sonunda yapılan ihraçlar, yargılamalar çerçevesinde oluşturulan “yanlışlıklar yapılıyor algı operasyonu”, toplumda meydana getirilen sosyal fay kırıklığı, rahatsızlığı gören, feryat eden duyarlı insanlara kulak asılmaması sonrası, bugüne yansıyan yeni bir parçalanmışlık. Bu konuda kalıcı çözüm üretilmemesi (Vakıf olarak konuyla ilgili tam beş rapor hazırladık.) Sanki DARBEYİ yaptıranlar amacına ulaşmış gibi.
İKTİDAR’ın siyasi, bürokratik, ekonomik, alanda imkânlarını paylaşmakta, guruplar ve bireyler arası rekabet, rekabet sonucu kaybedenleri, sözleri dinlenmeyenlerin muhalefeti, hoşnutsuzlar, küskünler, kırgınlar, yeni problemler, yeni çözülmeler.
Ayrıca MHP bünyesinde yapılan parçalanma operasyonu, kim haklı, kim haksız çokta önemli değil, Ama birileri ülkemizin, insanımızın değerleri ve birliğiyle oyun oynuyor sanki.
Sonunda devletin dar ve sınırlı bir kadroya emanet edildiği gerçeğini de görmek gerekir.
Sonuçta Türkiye seçimini yaptı. Oylar şuna veya buna verildi. Şu veya bu Yerel Yönetimlerde İl, İlçe, kasaba başkanlarını kazandı.
Seçimlerde yok devlet imkânları kullanıldı, aday tespitinde yanlış olmuş ve propaganda çalışmaları, stratejideki doğruluk ve yanlışlık, her neyse, bu gün şunu düşünmek zorundayız; ülkemizin geleceği açısından hangi projeler, planlar, programlar ve hedefler gelecek adına, çocuklarımızın adına, birliğimiz, maddi ve manevi gelişmemiz adına oylamaya katılıp, seçim neticesini buna göre değerlendirdik mi?
Reylerin dağılımına rakamlar bazında baktığımızda aslında iktidar ve muhalefet partileri açısından bir değişiklik olmadığı görülmektedir. Cumhur İttifakı: 45+7 =%52, Millet İttifakı: 30+7 =%37, HDP: %7. Rakamlar bazında değerlendirdiğimizde iktidar meşruiyetini devam ettiriyor. Zevahiri kurtarmış, başkanlıklar paylaşılmış, Ak Parti ve CHP genel oylarında da önemli bir değişiklik yok. Değişik atraksiyonlarla birkaç puan kazanmak, başkanlıklar almak, onun üzerinden nutuklar atmak neyi değiştirir.
Ama iktidar partisi Ak Parti, kendine rey veren insanların neden eskiden olduğu gibi arzulu, istekli, coşkulu bir şekilde sandığa gitmiyor? Neden mensupları sandığa sahip çıkmıyor, neden teşkilatlar fokur fokur kaynıyor? Toplumda ötekileşme, kırgınlıklar oluşuyor, eğitim, kültür, dini hayattaki sorunlar çözülemiyor? Ak Parti bunu sorgulama yaparak seçimi değerlendirirse daha hayırlı olacaktır. Seçmenin kerhen oy verdiğini görmek zorundadır.
Ana muhalefet partisi CHP ise, ülkenin birlik ve geleceği açısından şunu kendine sormak durumundadır. Özellikle belli merkezlerde ve şehirlerdeki (Katı Laikçi) seçmen tabanın, toplumun milli, manevi ve ahlaki değerlere karşı duruşlarını değiştirmedikçe ve barışmadıkça, saygılı davranmayı başarmadıkça, sadece bireysel tercihler, günlük ve politik yaklaşımlarla, kalıcı bir çözüm üretemeyeceklerini bilmelidirler.
Türkiye’nin ana muhalefet partisi iktidar adayı bir parti neden ülkenin üçte ikisinde olmadığını, yokluğunu sorgulamalıdır. Alınan rey, sağdan da baksan soldan da baksan üç aşağı beş yukarı sonuç aynı. Bu yapıda değil iktidar olmak, ne ana muhalefet ne muhalefet olunur.
Tüm siyaset erbabının sorgulaması gereken konu: Milletin bütünlüğü, ülkenin geleceği için milli, manevi, kardeşlik, birlik, adalet, barış ortamının tesisi adına, bilim, ekonomi, teknoloji, sanayi, kültür, eğitim, dini, milli gelişme ve kalkınma konusunda hangi programla, planla, projeyle seçmenin karşısında olduk.
Seçmen de kendini bu tercihler üzerinde düşünerek, neden mezhebi, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, nefsi hesabına göre rey verdiği sorgulamalıdır. Bir bölücü Marksist, bir Komünist, bir Kemalist, Milliyetçi, İslamcı düşünceye mensup, bir raya gelmesi mümkün görünmeyen kişi ve gruplar, nasıl oldu da kuzu sarması bir araya gelip aynı şahsa rey verdiler, sorgulanmalıdır. Seçmen kendine sormalıdır.
ÖNERİLER
Sonuç olarak, iktidar partisi ve muhalefet partileri ve ittifakı, buna göre kendini ÇEK-TEST etmelidir.
Bu değerlendirmeler ışığında, her siyasetçi ve siyasi kuruluş, siyasi yapılanmalarını gözden geçirmeli, milletin tümünü kucaklayacak anlayışa inandırıcı olarak ulaşmalıdırlar.
Batıda Alman Sosyal Demokrat lider Vilibrant’ın “Bizim ahlak anlayışım Hristiyan Protestan mezhebi ahlak anlayışı” dediği gibi, bizim siyasetçiler de, bizim ahlak anlayışımız İslam Ahlakı diyebilecekler mi? Doğu ve Batıdaki toplumların, kendi toplumlarında uyguladıkları inanç, töre, kültür, ahlak değerleriyle yetişmiş aydın hassasiyetini bilim, sanat, teknoloji, ekonomi, vb. projeler üretecek, ehliyetli, liyakatli kadroların önünü açabilecekler mi?
Kültürel, milli, ilmi değerlerle yetişmiş, gelişmeye açık, kalbi ve beyni ipotek altına alınmamış, insanlara ihtiyacın olduğu, siyasi kurumlarca benimsenmiş birlik, kardeşlik, barış, adalet, hoşgörü dilini kullanacak, uzlaşma kültürüne sahip bir neslin nasıl yetişeceği, projeler ve planları oluşturabilecek miyiz?
İşte o zaman milletimizde devletimizde BEKA sorunu çözülür.
Ülkemize, milletimize, devletimize, manevi değerlerimize karşı hazırlanan tuzakların böyle giderileceği kanaati ve ümidiyle, herkesi sorumlu davranmaya ve sorumluluğunun gereğini yapmaya çağırıyoruz. HERKES GÖREV BAŞINA…
Hayrullah BAŞER
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Yönetim Kurulu Başkanı