ABİLER ABLALAR NAPIYORUZ
MEVZUU ERGEN ÇOCUK MU?
Sanal medya ve yanlış beslenme ergenlik yaşını öne çeken etkenler arasında sayılıyormuş. Erken ergenliğe giren çocuklarda da dengesizlikler görülüyormuş.
Şu son zamanlarda fazlası ile muhatap olduğumuz çocuk, bıçak ve cinayet zincirlemesi de acaba bunun bir sonucu mu?
Bildiğimiz, on beş yaşındaki bir çocuğun üzerinde en olmaması gereken nesne bıçaktır.
Ne demiş, İstanbul’daki cinayetin faili, “küfretti üzerimdeki bıçağı çektim.” gerisi malum.
Sanki kemerden, cep telefonundan söz ediyor.
Bütün yetkili yetkisiz kişi ve kuruluşların, doktor, savcı, gazeteci, psikiyatr, yani aklınıza kim geliyorsa, işte onların bununla uğraşması lazım.
Hani birkaç gün önce “çocuklara verilen karneden Atatürk’ün resmi kaldırıldı” diye ortalığı ayağa kaldıranlar var ya. Onlar ve kaldırdıkları kişiler, en başta Millî Eğitim Bakanlığı bence bütün vaktini bu söze ayırmalı.
Dikkat ediniz, çocuk sıradan bir eşyadan söz edercesine rahat.
Eee nerde ilk sırada Barolar olmak üzere bazı sivil toplum kuruluşları?
Onları ilgilendirmiyor mu diye soruştururken diğer haber düştü önümüze. Bu defa Samsun’dan çıktı bıçaklı çocuk kabadayımız.
“Üzerinde taşıdığı bıçakla” iki kişiyi bıçaklayıverdi.
Üstelik aynı masada otururken.
BİR ALKIŞ ÖYKÜSÜ
Sırayla; orta yaşlı kadın daha yaşlı bir kadına, genç kız orta yaşlı kadına, yaşlı bir erkek genç kıza, olup bitenin farkında değilmiş gibi kulağındaki kocaman kulaklıklarla müzik dinleyen delikanlı da yerini yaşlı adama verdi.
Hepimiz alkışladık.
MODERN SÖZLÜK
REFAHIN MALİYETİ
Bilirsiniz genellikle Amerikan filmleri alışıldık bazı klişelere sahiptir. Bu klişelerden birisi de filmin başlangıcındaki etkileyici bir müzik eşliğinde geniş bir sokağın iki yanında bahçeli imrendirici evlerin yer aldığı jenerik görüntüleridir.
Oyuncuların ve diğer çalışanların isimlerinin yer aldığı bu bölümde müzik ve görüntünün uyumu ile adeta kendinizden geçersiniz.
Bu refahın görüntüye dönüşmüş halidir.
Sessiz mırıldanırsınız, “adamlara bak abi nerelerde yaşıyorlar.”
Böyle bir refah düzeyine ulaşmak elbette birçok zorlukları aşmayı ve zengin olmayı gerektirir.
O zaman şöyle sormak gerekiyor, ikinci dünya savaşından sonra gündeme giren “refah toplumu” nasıl oluştu.

Bütün şehirleri yıkılmış, ekonomisi yerle bir olmuş ülkeler nasıl oldu da bunu başardılar?
Bu refahın maliyetini kim veya kimler nasıl ödediler.
Öteden beri bize anlatılan masalların başında gelen “adamlar çalıştı abi” masalı gerçek miydi yoksa.
Başta ABD olmak üzere, en fazla 10-15 ülkenin yaşadığı bu refah nasıl sağlandı?
Sistem ve vatandaşlar bu maliyeti nasıl karşıladılar?
Kurulan sömürü düzeni ile mi sağlandı bu refahın maliyeti.
Milyarlarca insan adeta aç yaşarken, ülkeler kendi zenginliklerini kullanamazken refah içinde olan bu ülkelerin insanları bu çelişkinin farkında değiller mi?
Eğer bu sadece çok çalışmak, üretmek, keşfetmek ise ABD neden dünyanın en borçlu ülkesi.
Bütün dünyaya dayattıkları ekonomi kuramları bunu nasıl açıklıyor?
Ve en önemlisi metroda bile kitap okuyan bu ülkelerin insanları sahip oldukları refahın kaynağının sömürdükleri ülkeler, maliyetin ise o ülkelerin kanları ve gözyaşları olduğunun farkında değiller mi?
AYNI SANDIKTAN ÇIKMAK YETERLİ DEĞİL Mİ?
Bu yumurta tavuk hikayesi değil, sandık ve oy durumu.
Şöyle efendim, bizim burnu büyük bazı politikacılarımız, her nasılsa aynı sandıktan çıkan başkalarını yok sayabiliyor.
Yumurtanın tavuğu beğenmemesi gibi bir gariplik.
Seçim zamanında sandıklar kuruldu, vatandaşlar sandık başına gitti ve ellerine tutuşturulan zarflara seçtikleri cumhurbaşkanını, partiyi, muhtarı falan koyup attılar sandığa.
Sonra o sandıktan muhtarlar, siyasi partiler ve cumhurbaşkanı çıktı.
Sonra o sandıktan çıkan birileri, yine o sandıktan çıkan başka birilerini aşağılamaya, yok saymaya başladı.
Bu bugünün garabeti mi? Elbette değil. El sıkmama, törene katılmama, davete icabet etmeme gibi değişik gariplikler dünden miras bize.
Özellikle muhalif siyasetin sığındığı bulanık sular. Tavuktan çıkıp civciv olmamış gibi, aynı tavuktan çıkan başka bir civcive tepeden bakıyor.
Aslında yok saydığı, küçümsediği aynı sandıktan çıkan bir başkası değil. O sandığa oyunu atarak tercihini göstereni küçümsüyor beyler.
Sanki sandığın girişinde sensörler var ve oyları analiz ederek ayrıştırıyor.
Bir kişinin iki farklı kişiye aynı anda oy verebilme olasılığını düşünmüyorlar bile.
Taktıkları “at gözlüğü” bile değil.
KÜTÜPHANEMDEN
Sufilerin el kitabı
İBN ACİBE
TÜRKÇESİ AHMET MURAT ÖZEL
Ketebe yayınları

On sekizinci yüzyılda Fas’ta yaşamış bir büyük arifin yazdığı bu eserde tasavvuf terminolojisindeki hal ve durumlara ait 143 terim anlatılıyor.
Örneğin; İlme’l Yakin, Ayne’l Yakin ve Hakka’l Yakin terimleri.
İlme’l Yakin,akli kanıttan doğar. Ayne’l Yakin keşif ve belirginlikten (beyan) doğar. Hakka’l Yakinse, müşahede ve apaçık görmekten doğar.
Böylesi ilginç ve kültür dünyasına katkıda bulunup yeni kapılar açacak bir eser.

Haftaya tekrar buluşabilmek dileğiyle
SARPER SAN
