Kaybeden Neyi Bulur
MAKALE
Paylaş
28.02.2026 15:21
313 okunma
Mesut Akdağ

Teknoloji, uzay, bilim çağı olarak isimlendirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Gerçekten öyle bir asırdayız ki göz açıp kapama hızında her gün hatta her saat bir buluşla karşılaşıyoruz.  Bu çağ bize dışarıdan bakıldığında büyük kazanımlar, sonsuz bir konfor ve sınırsız imkanlar sunuyor gibi görünüyor. Hayatımızda konfor var, teknolojik aletlerle rahatımız yerinde.

Ne yazık ki bu kadar kazanımlara rağmen ben bu çağa "Kayıplar Çağı" olarak nitelendiriyorum. O zaman bu soru aklımıza gelmekte; “Neyi kaybediyoruz? Daha doğrusu kaybettiklerimiz nelerdir? En büyük kaybımız nedir?” Kur’an’da dikkat ederseniz Allah birçok defa zamana yemin etmektedir. Vaktin her anına sabah, öğle, akşam, fecir gece. Yani ömrümüzün her anına Allah yemin ederek demek istiyor ki dünyadaki en büyük hazine zamandır.

Evet, geçen zamanı geri getiremeyiz. İster yüz yıl ister otuz yıl yaşayalım; boşa geçirdiğimiz her an büyük bir kayıptır. Şu dünya tarihinde nice insanlar uzun yaşamış ama isimleri silinip gitmişler. Kimileri 25-30 yıl gibi çok kısa denilecek hayatının baharında ölmüşler. Arkasında bıraktığı eserler kıyamete kadar devam etmekte. "Henüz 20 yaşında matematiğin kaderini değiştiren Évariste Galois, 26 yaşında ölümsüz eseri Hüsn ü Aşk’ı kaleme alan Şeyh Galip ve 53 yıllık ömrüne koca bir kütüphane sığdıran İmam Gazali; bizlere zamanın uzunlukla değil, iyi değerlendirilerek bereketleneceğini kanıtlayan en berrak örneklerdir.

Demek ki mesele ömrün uzunluğu değil, içinin nasıl doldurulduğudur.

İşte kaybeden Neyi bulur sorusuna önce, “Kaybeden neyi bulacak ki?” diyerek "Hiçbir şey bulamaz, hüsran bulur." Diyebilirsiniz. Kaybın başına bir sıfat, isim eklediğimizde (Umudunu, inancını, malını, mülkünü, ilmini) o zaman bir anlam ifade ederek kaybeden hüsran bulur, hüzün bulur, acı bulur vb. Şuna dikkat edelim; bunlar elle tutulan, gözle görülen maddi kayıplardır.

Hayatı hiçbir gayesi olmadan faydasız işlerle uğraşıp ömrünü boş vakitlerle geçirerek ömründeki manevi şeyleri kaybeden ne kadar kazanmıştır? Çok uzun yaşasa da ne kadar maddi imkanlara sahip olsa da ruhunu kaybetmiştir. Umudunu kaybetmeye de çok yakındır.

Bazen kaybetmek, görünürde zarar gibi dursa da hakikatte kazancın başlangıcıdır. Gerçekte olan fakat fark edemediğimiz bir kavram, “Kar kaybı.” yani kaybedenin kara geçtiği kayıplar da vardır. Peki “Bu nasıl mümkün olur?” diye soracak olursanız buna nasıl bir cevap verilebilir? Şöyle yanıtlamaya çalışalım: En başta nefsini kaybeden, şeytanını kaybeden yani nefsine uymayan, nefsinin bütün hevalarına uymayan, tüm istek ve arzularına gem varabilen, şeytanın bütün aldatmalarına kapılmayan kişi kardadır. Yaşadığımız şu asrımızda teknoloji ve bilim çağında her şeyin hazza döndüğü, hayatın anlamı ve gayesi sadece eğlence, yeme, içme ve şehvet olan bu zamanda nefsini körelterek bunlara kapısını kapatan huzuru bulur, başarıyı bulur. Böylece hem bu dünyada hem ahirette ölümsüzleşir. 

Burada anlayacağımız husus; mal, mülk, servet, güzellik gibi maddi kayıplar değil de manevi olan kötülük, günah, günaha götüren yolları kaybeden iyiliği, güzelliği, ebedi hayatı bulur.

Şimdi gelelim şu an yaşadığımız Ramazan-ı Şerife. Rahmeti, mağfireti ve daha nice güzellikleri bulma ayında bulmak için önce kaybedeceğiz. Kaybedeceğiz ki arayacağız, arayacağız ki bulacağız. Neyi kaybedeceğiz? Önce Ramazan'ın günümüzdeki bize yansıtıldığı anlayışını, yaşam tarzını unutacağız, kaybedeceğiz.

Günümüzün Ramazan anlayışı, iftar, eğlence ve alış-veriş. Hemen hemen tüm sosyal medyada, basında zengin iftar menüleri, nasıl açacağız, ne yiyeceğiz, en çok ne acıktırır, ne tok tutar gibi haberlerle Ramazan'ı oruca, orucu da sadece ve sadece açlığa indirgemişiz. Orucun ne kadar feyze sahip olduğunu, bize huşu veren yönünü unutturarak sadece aç bırakma eylemi olarak algılamamıza çalışıyorlar. Bilhassa Osmanlı zamanındaki şatafatlı iftarlardan ve Ramazan eğlencelerini anlatan programlarla ve günümüzde de maalesef gösterişli iftarlar ve ramazan eğlenceleri televizyonlarda gösterilerek eski ve şimdi ibadetten öte bir kültür, bir gelenekmiş gibi anlamamızı ve yaşamamızı bizlere işlemeye çalışıyorlar.

Halbuki, Ramazan rahmet, af ve mağfiret ayıdır. Allah'ın rahmetinin bol bol indiği aydır. Öyleyse o rahmeti şatafatlı iftarlarda, eğlencelerde, sadece açlık olarak orucu tutmakta ve Kur’an okunmadan ve ahlakını hayatımıza yansıtmadan geçirmekte aramayacağız. Gönüllerimizde arayacağız. Orucun yalnızca aç kalmak değildir; nefsin terbiyesi, kalbin arınması, ruhun dirilişi olduğunu kavramaya çalışacağız.

Ramazan'ı gönlüme misafir edeceğiz. Maddi olarak değil manevi hazlarla yaşayacağız. İşte, o zaman nefsimizin açlıkla sınav boyutuna geçmiş olarak nefsimizi unutmuş, kaybetmiş olacağız. Böylece rahmeti, mağfireti ve cehennemden de azad olmayı bulacağız.

Unutmayın; aramadan bulunmaz, kaybetmeden aranmaz. Önce nefsimizi bu dünyada "kaybedelim" ki, ebedi olanı heybemize koyabilelim.

Her şey gönlünüzce, ruhunuz huzurla dolsun. Ramazanımız mübarek olsun.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya