Bu coğrafyada üç yüz yıllık bir eziklik geçmişi ile yaşıyor ve bu eziklik ile yüzleşmeyi asla düşünmek istemiyoruz. Zaten zaman içinde bu eziklik çoğumuzu acizleştirmiş bulunuyor. Lakin o aciz ve eziklere sorsanız, bunu asla kabul etmeyecekleri gibi bir de böyle düşündüğünüz için sizi aşağılamaya kalkarlar.
Üstelik buna hakları olduğunu da düşünürler.
Eziklik tarihimiz, yenilgi ile tanışıp gerilemeye başladığımız yıllara uzanır. Bu acı kırılma noktasını sağduyu ile değerlendirme yerine kafadan “Evropalılaşmamız lazımdır” hükmü verilmiş ve “evropalı” olmanın “kılık ve kıyafetten, harften, sözden” ibaret olduğu kanısına varılmıştı.
Bu zavallı tutum ve davranışlar günümüzde de aynen devam ediyor. İçimizde geri kalmışlığımızın nedeni olarak bize yutturulan, örneğin Arap alfabesi ile yazım, kılık kıyafet falan filan ısrarından vazgeçilmiş değil.
Fakat aslında bu hezeyanın ana nedeninin alfabe, kılık kıyafet, gelenek ve görenek olmadığını hepimiz biliyoruz.
Çünkü kendi halklarına bu insafsızlığı yapanlar, benzer geleneği sürdüren başka halklara son derece saygılı ve hoşgörülüler.
Çünkü, onlar Müslüman değil. Bir yaman çelişki söz konusu.
Gelin kaba hatları ile bu çelişkiye bir göz atalım.
Yıllardır Arapça’ya karşı olumsuz bir tavır var. Efendim, zor yazılır zor okunurmuş. Kargacık burgacıkmış. Onun için Latin harflerine geçilmişmiş. Falan filan.
Bunları ileri sürenlerin asıl niyetlerinin ne olduğunu bugün herkes anlamış bulunuyor.
Geçen hafta da değinmiştik. Bazılarının “daha yaratıcı” olmaları gerekiyor. Yani, İslam’la sorununuz varsa ki, öyle gözüküyor, Arapçayı falan işe katmadan daha tutarlı ve yaratıcı bir tez geliştirmediniz? Geliştirmiyorsunuz?
Youtube da eski ve emekli bir kurmayı, bir internet rastlantısı sonucu dinlemek zorunda kalınca, bu sığlığın aynen devam ettiğini utanarak gördük. Yo kendimiz için değil, söze çağdaşlıkla başlayıp çok süslü kelimelerle modernizmi falan anlatıp, demokrasiden dem vuran ve o aşamalara gelmek için gerekli olan olmazsa olmazları anlatan emekli ve eski kurmay adına utandık.
Anlaşılan o ki, kimileri için Müslüman Arap’la, Müslüman olmayan Arap arasında yaşamsal bir tercih söz konusu. Tıpkı İslami metinler için kullanılan Arapça ile kullanılmayan Arapça arasında olduğu gibi.
Örneğin bu beyler için, Dubai’deki çok ünlü bir otelin değişik katlarında yer alan Arapça yazılar hiç de rahatsız edici değilken, Mekke’de herhangi bir yerdeki Arapça her nedense “itici” olabiliyor.
Bu köktenci farkı ve tercihi insani düzeyde de görebiliyorsunuz.
Ama bu birileri için, örneğin Hintçe, Korece, Çince, Japonca, Taylandça, Rusça, Yunanca…
Arapça gibi sağdan sola yazılan İbranice’ ye kimsenin itirazı yok. Olmadı.
Bütün bu diller hiç de itici ve zor anlaşılır değil.
Hatta bazıları için İsrail bölgenin en laik ülkesi. Buna Netenyahu bile gülüyor ama bizdeki aciz ezikler de utanma hala yok. Adamlar Müslüman değil ya, varsın olsun havasındalar.
Yıllardır diyorlar ki; ”Japonya’nın gelişme döneminin etken güçlerinden biri geleneği korumak.” Elbette bu gelenek diye övülenin içinde Japon alfabesi de yer alıyor.
Bir tane Japon çıkıp da, “yahu nedir bu bazı şekillerden oluşan alfabemiz. Tez kaldırın atın” dememiş. Demiyor.
İlkellik işte. Olunca böyle oluyor demeyeceğiz. Çünkü sokaktaki sıradan bir vatandaş bile Japonları anlatmaya kalksa gelenekten başlayıp, kadim kültürden bitirmiyor mu?
Bize gelince yerde yemek yemek geri kalmışlık.
Japonlara gelince geleneğin geleceğe onurlu yansıması.
Ya yerde elleri ile yemek yiyen Hintliler?
Siz hiç onların eleştirildiğini gördünüz mü? Tamam ineğe tapmayı falan eleştirmiyorlar, nihayet dini inanca saygıları var. Peki, İslam’a inananlara niye yok? Diyesiniz geliyor geliyor da diyemiyorsunuz. Farkındayım.
Yıllardır bilinen bir gerçeği, yani eskilerin “yaman çelişki” deyip geçtikleri bir hakikati bir kez daha dillendirdik ama, kendi adıma bir çelişki göremediğimi de vurgulamam gerekiyor. Bu daha çok “aciz eziklerin” kahrolası tarihinin acı bir özeti gibi duruyor.
OTEL ODASINDA BASILMANIN
DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Anlaşılan o ki, insan güçlendikçe gözü kararıyor ve idrak ve akıl yürütme yeteneğini kaybediyor.
Bankada hesapsız parası, sayısız şirketleri, her türlü nazının geçtiği çevresi olmasına karşın bazı güçlü gözüken kifayetsiz muhterisler bir otel odasında basılabiliyor.
Memleketin birinde her türlü güce, zenginliğe sahip bir kişi “şehir merkezindeki en ünlü binanın duvarına tuvaletini yapmak istemiş.” Bu istek bir arzuya, giderek hırsa ve artık vazgeçilmez bir tutkuya dönüşmüş.
Ve bir gece gitmiş, pantolonunu indirmiş keyifle duvara yapmaya başlamış. Zevkten suratı kaykılmış. Tam “işte bu, yapıyorum yapıyorum” diye bağıracakken ışıklar yanmış yanına gelen iki kişi, evet demişler işte yakaladık. Her gece duvarımıza pisleyeni enseledik.
Mahkemeye çıkan adamın süklüm püklüm, rezil kepaze bir durumda ama yüzünde bir sırıtmanın var olduğunu gören hakim,
-“ Neden” demiş “neden yaptın. Memleketin en tanınmış kişilerinden birisisin. Tuvalet mi bulamadın?”
-“Yok” demiş adam.

-”Tuvalet falan aramadım zaten. Ben her yere her şeyin içine s..çabileğimi göstermek istedim.”
Bir otel odasında basılmak, sadece basılmak değildir!
***
Kütüphanemden:
AHMET HAMDİ TANPINAR
BEŞ ŞEHİR
DERGAH YAYINLARI

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyakın” “BEŞ ŞEHİR’in” asıl konusu olduğunu söyler.
Eseri Yahya Kemal’e ithaf etmiştir. Bunda haksız değildir.
Yer yer Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’unda yer alan yazılarından esintiler görülür eserde.
Tanpınar bu unutulmaz eserinde coğrafyamızın beş şehrini anlatır.
İstanbul, Bursa, Konya, Erzurum ve Ankara’dır bu şehirler.
Tanpınar bu şehirlerde kendi insanımızı ve hayatımızı vatanın manevi çehresi olan kültürümüzü görmenin daha doğru olduğunu anlatır.
Bir kitap okumak isteyenler için tekrar tekrar okunacaklardan.
Tekrar görüşebilmek dileğiyle,
Sarper SAN
