Çok önemli bulduğum bu kavramın aslında insan olmanın en belirgin özelliği olduğunun farkına Prof Dr. Erol GÖKA Hoca'nın bir programdaki konuşmasına ait videoyu izlediğimde vardım.
Hoca bunu Bakara Suresi 31 ve 33 ncü ayetlerine atfen dile getirerek akıl gibi duygu gibi diğer tüm insana has kabul edilen özelliklerin az ya da çok bir şekilde hayvanlarda da görülebileceğini ancak Allah'ın insana öğrettiği (talim-i esma) varlıklara ait isimleri bilme ve bunları kullanarak konuşup anlaşabilme kabiliyetinin sadece insana has olduğuna dikkat çekiyordu.
Bir çok düşünür ve mütefekkir de insanın düşüncesinin sınırlarını, bildiği ve kullandığı kelimelerin çokluğu ya da azlığının belirlediğini söyler.
O halde okumak ve yazmak kadar konuşmak da önemli.
Kullanılan kelime sayısının gün geçtikçe azaldığını görmek bu yüzden bir acı veriyor insana.
Yazarken kısaltmaların kullanılmasının bile bir kurala tâbi olduğu dilimizin zenginliği ve güzelliği yanında şimdilerde, üretilen kuralsız mesnetsiz kısaltmalarla konuşan bir gençliğin varlığı zaman zaman bu anlamda karamsarlığa düşürmüyor değil insanı.
En zengin dillerden birine sahipken ne yazık ki harf devriminde dengenin korunamamış olması ve ifrata kaçılması sonucu ilmî, edebî, tarihî, içtimaî ve kültürel hafızamızın silinmesi kısaca toplumsal hafızamızın bugünkü tabirle formatlanması sonucu dilimizdeki zenginlik de yavaş yavaş kayboldu.
Alfabe değişimi cumhuriyet inkılapları ile gündeme gelmiş bir konu değildi zaten. Daha meşrutiyet dönemlerinde bu konu üzerine nerdeyse öneri geliştirmeyen aydın yokmuş. Ama hiç birinde önceki alfabeyi ve bununla üretilmiş onca eseri hafızalardan kazıyacak şekilde tukaka etmek niyeti olmamış.
Aslında bunun bilimsel olarak da mümkün olmadığı ortadayken, Fatih'in kendinden önceki Selçuklu dönemi ve hatta daha öncesinde kaleme alınmış ulaşabildiği Arapça yazımı tüm ilmî (hem fenni hem de islâmi) eserleri Osmanlıca Türkçesine çevirtip ulemanın hizmetine kazandırması gibi eğer biz de Cumhuriyet döneminde Osmanlıca Türkçesi ile yazılı tüm eserleri geçilen yeni alfabeyle yazdırarak ilim ve bilim dünyamıza sunmuş olsaydık belki de Fatih'in bu hizmeti sonrası şahlanışa geçen Osmanlı gibi biz de çok daha kısa sürede ulaşırdık "muasır medeniyetler seviyesi"ne.
Hatta bir çekim merkezi bile olabilirdik bu anlamda.
Yine de umudu kesmeyelim biz. Belki de bugünler fabrika ayarlarımıza dönmeye başladığımız günlerdir.
Doğrusu "kelimeler" diye başlarken yazmaya, anlatmak istediğim bunlar değildi.
Ancak yazmak böyle bir şey işte.
Yazmaya oturduğunuzda cümlelerinizin ne olacağını sizin ne istediğiniz değil de zihninizdeki düşüncelerden hangisinin mayalanmayı tamamlayıp gün ışığına çıkmaya hazır olduğu belirliyor.
Bu da Yaradanının insana ayrı bir lütfu olsa gerek.
Uzun bir parantezden sonra kelimelere yüklenen anlamlar ve onların bizim yaşantımıza etkisi üzerinde de durmak gerek bir nebze de olsa.
Bilim adamları, görmenin de duymanın da hasılı tüm duyuların fizyolojik ya da biyolojik bir eylem olmadığını söylüyor.
Bu duyu organlarının bir sensör gibi sadece beyine veri aktardığını ve asıl eylemin orada oluştuğunu ifade ediyorlar.
Yani göz sadece bir ışık demetini alıp beyine iletiyor görme orada oluşuyor ve varlıklar anlam kazanıyor şekilleniyor.
Kulak sadece frekans ya da duyma için gerekli diğer veriler neyse onları iletiyor ve bunlar beyinde ses haline gelip anlam kazanıyor.
Ya da dokunmak...
Böyle olunca her insanda bunlar farklı anlamlar kazanabiliyor.
Hani bazı testler vardır ya hemen herkes bunu en az bir kez denemiştir. Bir karışık şekiller manzumesi vardır ve ilk baktığınızda ne gördüğünüzü sorar. Sonra da gördüğünüz şekile göre de bazı analizler yapar.
Eğer görme gözle olsaydı herkesin göreceği şey aynı olurdu.
Ama değil.
Kelimeler de böyle.
Mesela anne kelimesi, kimine göre şefkatin ve sevginin merhametin adıdır kimine göre de bir yoksunluğun özlemin adıdır. Kimine göre ise hatırlanması istenmeyen bir çocukluğun mimarıdır.
Çoğu zaman da kelimelere belirli anlamlar yüklenerek zihinlerimiz yönlendirirlir ve esaret altına alınır.
Örneğin Avrupada özellikle İtalyada bir zamanlar "Türk" kelimesine yüklenen anlam gibi.
Ya da günümüzde "İslam ve Müslüman"a yüklenen ve müslümanların bile acizâne ve mahcubâne bir şekilde içselleştirdiği "terör-terörist" yaftası gibi. Hatta beraberinde bonus olarak "cihad" kavramını "vahşet" ile eş anlamlı olarak zihinlere yerleştirmişlerdir. Oysa İslâmi bir kavram olan "cihad"ın anlamına, şartlarına ve kurallarına baktığınızda aksine "savaşın vahşetten arındırılmış hali"dir.
Çoğu zaman "Aman yaa şimdi buna mı takıldın" der geçeriz, kelimelerin yanlış kullanılmasına verilen tepkilere.
Oysa öyle öyle oluşur bu yanlış algılar. Yavaş yavaş... farkettirmeden.
Mesela bir kişi ya da figürü nefret objesi haline getirirler sabır ve ısrarla bıkmadan ve usanmadan. O arada birçoğumuz "onların demesiyle o değerinden mi kaybeder" der geçeriz. Sonunda da bir bakarız ki nefret ile körleşmiş bir koyun sürüsü olarak dikilmiştir karşımıza yığınlar. Hem de en yakınımızdakiler bile içindedir o sürünün. Ve daha da trajikomik olanı, kendileri dışındakileri "koyun" olmakla suçlarlar.
Mesela ben en çok "ölüm" kelimesine takılırım.
Ne çok korkuyoruz bu kelimeden...
Oysa her canlı gibi kendimizin de aslında ölmek için doğduğunu biliriz. Bu kadar doğal ve normaldir aslında ama... Derler ya dilde kolaydır bu.
"Allah ölümün de hayırlısını versin" diye dua ederken muradımız, korkularımıza göre şekillenen ölüme maruz kalmamak mıdır? Ağır bir kütlenin altında ezilmek gibi, suda boğulmak, işkence altında ölmek, yanarak ölmek gibi...
Hadi diyelim ki istediğimiz gibi öleceğimizi biliyoruz... O zaman korkmayacak mıyız?
Ölümü sık sık anıp rahatça konuşabilecek miyiz?
Yoksa bizi asıl korkutan ölüm sonrasına dair bilinmezlikler mi ?
Ölüm sonrası hayata inanıyorsak başka (ki Allah'ın kitabında üzerinde önemle ve sıkça vurguladığı imandır bu) inanmıyorsak başkadır bu korkunun nedeni.
İnanıyorsak eğer korkumuz ahiretten çok bu dünya hayatımızla ilgili demektir. Öyle ya bu dünya ahiretin tarlası olduğuna ve biz de eken olarak o tarlaya ne ektiğimizi bildiğimize göre...
İnanmıyorsa eğer bir insan bu daha kötü. Bir hiçlik boşluğu kaplar tüm ruhunu. Zira her insan fıtratı gereği sonsuzluğu arzular ve buna taliptir. Belki de bu yüzdendir ölümsüzlüğün peşine düşenlerin inanmayanlardan olması. Ancak nafile... Aradıkları sonsuzluk bu dünyada değil.
İnananlar içinse bu dünya geçici, ölümse sonsuzluğa açılan kapıdır. Yokluk yoktur onlar için.
Bu yüzdendir Allahualem, Efendimiz (SAV) in bize sık sık mezarlık ziyareti yapıp ölümü hatırlamamızı tavsiye etmesi ve kendimizi ölmeden önce öldürüp hesaba çekmemizi istemesi.
Yine bu yüzden olsa gerek tarlaya ektiğinden emin olanın tevekkül içinde ölümle barışık yaşaması ve ondan korkmaması.
Ölümünü "Şeb-i aruz" olarak ifade etmesi.
Peygamber Efendimiz(SAV) bir gün ashabıyla sohbet esnasında "Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) biribirlerini davet edecekler."
Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” deyince Efendimiz (SAV) ;
"Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak."
Yine bir adam: "Vehn nedir ya Rasûlullah?" diye sorunca:
"Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir." buyuruyor (1)
Evet kelimelere yüklediğimiz anlamlar bu denli önemli.
Ölüme korku yüklersek eğer, bize ölümü hatırlatan herşeyden kaçar hale gelir, zillete (2) düşeriz.
Bu dünya hayatımızdan emin olacak şekilde yaşar ve ölüme, bizi sonsuzluğa ulaştıracak bir köprü anlamı yükler tevekkülle karşılarsak da aziz (3) oluruz.
Vesselam.
(1) (bk. Ebu Davud, Melahim, 5)
(2) TDK'ya göre hor görülmek, aşağılanmak, onurunu kaybetmek veya aciz duruma düşmek anlamlarına gelen bir deyimdir.
(3) Arapça kökenli bir kelimedir "güçlü, saygın, değerli, kıymetli, şerefli ve mağlup edilmesi mümkün olmayan" anlamlarına gelir. Ayrıca Allah'ın sıfatlarından biri (El-Aziz)dir.
Âli İmrân 168. Ayet Prof. Dr. Ömer Çelik Meali
"Kendileri evlerinde oturup savaştan geri kaldıkları yetmiyormuş gibi, üstelik savaşıp şehit düşen kardeşleri hakkında da: “Sözümüzü dinleselerdi öldürülmezlerdi” dediler. Onlara de ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi ölümü kendi başınızdan savın da görelim!”