“Öyleyse sakın yetimi ezme, isteyeni azarlama” ayetlerini okudu dün hutbede hoca efendi. Bir kez daha sarsıldım.
Öğleden sonra da adam kere adam bir adamın “Gönül gönüldür olsa da göğsünde bir kahpenin / Onu kıran girmesin tavafına Kabe’nin” dediği yerde kaldım. Çünkü söylediği şeyin ne yakıcı ne zalim bir döngüye dönüştüğünü çok eskiden beridir bilirim.
Karşımda doğal, hadi moda tabirle söyleyeyim, organik olarak ağlayan birini gördüğümde ne yapacağımı pek bilemem ben. Herkes beni ustası zanneder hayatın ama öyle biri değilimdir. Elim ayağıma dolanır hakiki duygular karşısında. Yanlış bir söz söylemekten, yanlış bir tepki vermekten ödüm kopar. Birden başkası oluveririm ki bir rivayete göre zaten ben hep bir başkasıdır.
“Ben ona ağlamıyorum, ona ağlamıyorum ben” demişti burnunu çeke çeke ağlarken. Aynı sokaklarda büyümüştük ama iyice tanıdığım biri değildi. Arada görürdüm. Güzelliğini üzerinde bir tehlike, hatta neredeyse bir lanet gibi taşırdı.
“Neye ağlıyorsun o halde?” diye sormak istedim ama pek uygun olmadığını düşündüm. Sakinleşmesini bekledim.
Aslında zayıflığını göstermenin ölmekle eşdeğer sayıldığı bir yerin insanlarıydık. Kolumuz kopsa “azıcık kanadı” demekle yetinip devam etmeliydik yaşamaya, aksi takdirde dümdüz ölürdük. Öldürürlerdi bizi. O filmde o annenin, oğluna, “Pısma Bayram, ürkme Bayram! Daha öküzümüzü bıçaklayacaklar, tarlamızı yakacaklar” dediğini duyduğumda, Bayram’ı, büyüdüğümüz yerin adamı saymıştım. Daha Kemal Tahir’in, “Kurtlukta, düşeni yemek kanundur” cümlesini okumama çok vardı ama kanunun kendisini kafamıza vura vura öğretmişlerdi. “Ayık olacan oğlum, güçlü duracan, kan kussan kızılcık şerbeti içtim diyecen, yir bu millet insanı” cümleleriyle büyümüştük. İkimiz de.
Burnunu çekmeyi azalttı, nefesi düzenlendi. Bir müddet boşluğa baktı. Ağlamaktan şişmiş göz altları, kızarmış burnu güzelliğinden bir şey eksiltmiyordu.