İnsanın en büyük talihsizliklerinden biri, kendi yaptığı mağaraları dünyanın kendisi sanmasıdır. Taşlardan yapılmış mağaralardan çok daha kalıcı olanları vardır: korkuların, alışkanlıkların, dogmaların, ezberlerin ve insan adına düşünmeye başlayan otoritelerin kurduğu mağaralar. İnsan bazen açık bir gökyüzünün altında yaşarken bile kapalı bir dünyanın içinde olabilir. Önünde bütün bir dünya durduğu halde yalnızca kendisine gösterilen yere bakabilir ve içinde bulunduğu karanlığı hayatın doğal hali sanabilir.
Mağaradan çıkmak bu nedenle yalnızca karanlıktan aydınlığa geçmek değildir. İnsan dışarı çıktığında kendisine verilmiş bir dünyanın içinden çıkarak dünyayla kendi ilişkisini kurmaya başlar. Karşısında hazır cevaplardan önce gerçeklik vardır: güneş, toprak, ağaçlar, su, başka insanlar ve kendi bedeni. Dünya, insanın onun hakkında kurduğu düşüncelerden daha geniştir. Bu genişlik kimi zaman ferahlatıcı, kimi zaman ürkütücüdür; çünkü dışarıda kesinliklerden çok karşılaşmalar ve sorular vardır.
Güneşin altında yaşamak, yalnızca aydınlıkta bulunmak anlamına gelmez. Işık nesneleri görünür kıldığı kadar insanın bakışını da görünür hale getirir. Dışarı çıktığımızda yalnızca dünyaya değil, dünyaya nasıl baktığımıza da dikkat etmeye başlarız. Bir ağacı yalnızca kullanılacak bir kaynak olarak mı, yoksa kendi yaşam ritmine sahip bir canlı olarak mı görüyoruz? Başka bir insanı kendi ölçülerimizle değerlendirdiğimiz bir nesne olarak mı, yoksa kendine ait bir hayatı olan bir insan olarak mı algılıyoruz? Doğa bizim dışımızda duran bir manzara değil, içinde oluştuğumuz dünyanın kendisidir.
İnsan doğanın dışında duran bir varlık değildir. Bedenimiz, duyularımız, duygularımız ve hayatımızın maddi koşulları doğayla iç içedir. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, üzerinde yürüdüğümüz toprak ve içinde yaşadığımız iklim varlığımızın dışındaki şeyler değildir. Doğayı dönüştürme gücümüz arttıkça, bu gücün sonuçları da daha belirgin hale gelir. Doğayla kurduğumuz ilişkinin niteliği sonunda kendi yaşamımızın niteliğine dönüşür.