Davit Efendinin itibar ve vezareti nereden ileri geliyor? Buna ilişkin fıkrayı biraz aşağıda anlatacağım. Ama ondan önce Lübnan bahsi üzerinde durmamız gerekiyor.
Önceki yazılarımda Lübnan’dan bahsederken orada yaşayanların bir millet olmadığını, dolayısıyla devletleri de olmadığını ve bundan dolayı İsrail saldırılarına karşı seslerinin çıkmadığını izaha çalışmıştım.
Gerçekten, eski Şam (Suriye) vilayetimizde hakiki manada bir millet yoktu. Çeşitli kavimler, çeşitli ırklar, çeşitli kabileler. Ve tabii çeşitli dinler, çeşitli mezhepler. Pek tabiidir ki bu parçalı yapıdan istifadeye çalışan emperyalist devletler. Ki, Fransa, İngiltere, Avusturya, Rusya, Prusya oradalar. Bunlara ilaveten şimdilerde Amerika ve Çin.
Şu bizim anlı şanlı Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra durum daha da karıştı. Ütopik Mustafa Reşit Paşa, sözde din ve vicdan hürriyeti, ırz ve mal emniyeti sağlamak adına yola çıkmıştı. Sözüm ona herkes kardeş olacaktı. Sanki Fatih onlara hak ve imtiyazlar vermemişti. Hatta daha öncesi vardı. Macarlar, kuzeyden gelerek Ortodoks Balkanları Katolikliğe zorlarken, güneyden Murad Hüdavendigâr din ve vicdan hürriyeti ile geliyordu. Osmanlı devletinin Balkanları yurt edinmesi bu hürriyetler sayesinde olmuştu. O tarihlerde adı geçen ülkeler oralarda yoktu, hatta ortada Rusya’nın adı bile yoktu.
Tanzimat’ın ilanıyla birlikte Katolik Marunîler, Dürzîlere karşı kendi aralarında teşkilatlanmaya başladılar. Onlar da diğerlerinden geri kalmayıp aynı yolu tuttular. Öteden beri bu iki büyük grup arasında kavga gürültü eksik olmuyor ama devlet gerekli tedbirleri alarak olayları bastırıyordu. Cidde’de cahil bir halk grubunun çıkardığı kargaşa arasında Fransız ve İngiliz konsolosları öldürülünce olaylar daha da büyüdü. Fransa ve İngiltere, tıpkı sömürgelerinde yaptıkları gibi Cidde’yi topa tuttular, şehri yaktılar. Bu silahlı müdahale Müslüman halkta ve bilhassa Dürzîlerde büyük heyecana sebebiyet verdi. Lübnan’ın Dürzîlerle meskûn bölgelerinde cinayet, yol kesme olayları, yağmalar, yangınlar birbirini takip etti.
Fransa Katolikleri, İngiltere az sayıdaki Protestan’ı, Rusya Ortodoksları himaye bahanesiyle olaylara müdahil oldular. Dışişleri Bakanı Fuat Paşa, olağanüstü yetkilerle Lübnan hadiselerini bastırmak üzere Beyrut’a gitti. Müzakere yolu açıldı. Avrupa komisyonu kuruldu. Lübnan Nizamnamesi imzalandı. (9 Haziran 1861) Lübnan’ı bir Hıristiyan mutasarrıf yönetecekti. Ayrıca yukarıda ismi geçen beş devletin İstanbul’daki elçileriyle Ali Paşa arasında bir de protokol imzalandı v.s.
Bab-ı Âli, işte bu Lübnan Nizamnamesine ve protokole uyarak Lübnan Mutasarrıflığına ilk olarak Davit efendi isminde bir Ermeni Katolik tayin etmiş ve uhdesine vezaret rütbesi vermişti. Davit efendi “Paşa” Telgraf müdürü idi. Yeni vazifesi ve unvanları çok hoşuna gitmiş olacak ki, Sadrazam Âli Paşa’nın konağında iftarda bulunduğu sıralarda; “ Müslümanlığı pek sevdiğini, mani olunmasa Ramazan’da camilere gitmeği arzu ettiğini” söylemesi üzerine Âli Paşa da:
-Senin bugünkü itibar ve vezaretin Hıristiyanlığın içindir yoksa Müslümanlığa meylin için değildir, cevabını vermiştir.
Aziz okuyucu! Bu millet neler gördü, neler yaşadı, anlatmakla bitmez. Aman dikkat diyoruz ve sözümüzü şöyle bağlıyoruz. Son günlerdeki girişimlerle Türkiye’yi Lübnanlaştırmaya çalışıyorlar. Kimler yapıyor bunu? Cahiller, gafiller ve hainler. Tıpkı dün olduğu gibi.