Yüce Rabbimizin, “Bir işi bitirince diğerine başla” [1] emri gereği, zihnen yorulduğumda dinlenmek için farklı konularda yazılan kitaplardan dikkatimi çekeni alıp okuma alışkanlığımı, ara sıra da olsa devam ettiriyorum. Kitaplarıma göz gezdirirken merhum Nurettin Topçu’nun “Amerikan Mektupları” isimli kitabı dikkatimi çekti ve onu alıp okumaya başladım. “Mektuplar, İstanbul’a gelmiş bir Amerikalının, yine İstanbul’dan bir arkadaşına Cim’e yazdığı metinlerdir ve İstanbul’daki sosyal hayatı, tipleri, insanlar arası ilişkileri, iş dünyasını, meslekleri, sokakları, tarihi binaları, dinî hayatı tenkitçi ve zaman zaman hayıflanan bir gözle anlatmaktadır.” Kurgusal olarak yazıldığı anlaşılan bu mektuplardan Haziran 1948’de Hareket Dergisi’nde yayınlanan 3. mektubundaki şu ifadeleri okuyunca, bunu sizinle de paylaşmak istedim.
“Hele hırsızlık … Dinleri emniyetin, tarihleri mertliğin timsali olan bu adamlar arasında şimdi Akdeniz milletlerinin bu ezeli felâketi salgın halindedir. Öyle görüyorum ki koca şehirde bir dükkânı kendisine emniyet edebilecek bir çırak bile bulunamıyor. Emniyetsizliğin âdet halini aldığı bu yerde hareket mesahanız elinizle gözlerinizin ancak koruyabildiği çevreye kadar uzanabiliyor. Her an dikkat altında tutmaya mecbur olduğunuz bu çemberin dışında itimatla iş göremezsiniz: Eseriniz çalınır, suiistimale uğrar, tahrip edilir, yok edilir ve her halde feyizli hareketiniz kurtulur. İşte büyük medeniyete götürücü muvaffakiyetli eser veremeyişlerinin bir sebebi de budur.”
“Öyle hadiselerde vardır ki onların gerçekte bir hırsızlık olduğunu düşünmekten çok uzak bulunuyorlar. Faraza sözünde durmamanın, randevusuna zamanında gelmemenin sizin zamanınızdan çalma olduğunu nedense hiç akıllarına getirmiyorlar. Bu hususta biz Garplıların tasavvur edemeyeceğiniz kadar lâkayt davranıyorlar. Zamanı öldürmek, başkasının zamanını öldürmek sanki bir zafer, bu yüzden projeler, tasavvur ve kararlar yerine getirilemiyor ve hepsinin hayatı içinden çıkılmaz bir hercümerce dalıyor. Hayat nizamı diye bir şey kurabilmelerine bu şartlar içinde elbette imkân yoktur. Daima çok kazanmak isteyen bu insanların hiçbirisi saat kullanmasını bilmiyor ve bu yüzden çok kazanabilmek, zamanın sabırla ve sistem sayesinde elde edilmiş bir eseri değil, çok kere vurgunculuk ve tesadüf eseri oluyor.”
Dostum, bütün bu dertlere deva aramadan önce hastalığa teşhis koymak icap ederse, tereddütsüz diyebilirim ki, insanı bu derecede küçülten ve bir insanlığı bugün bir medeniyet seviyesinden mahrum eden bu musibetlerin hepsinin sebebi, insana kıymet vermeyişleridir.” [2]
Hırsızlık, “Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alınması” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımı biraz açacak olursak, hırsızlığın basit, nitelikli, gasp, emanete ihanet, bilgi ve zaman hırsızlığı gibi türlerinin de bulunduğu görülecektir. Hırsızlık, hukuk açısından suç olduğu kadar, ahlâkî açıdan da kötü, çirkin ve güven sarsıcı bir davranış tarzıdır. Zira hırsız, her şeyden önce vicdanının sesine kulak vermeyen, başkasının emeğine saygı duymayan, haksız kazanç elde eden; kul hakkı yiyen; yaptığı işi meşrulaştıran, böylece hem bireydeki hem de toplumdaki güven duygusunu yıkan kişidir. Burada hırsızlığın en az bilinen, çoğu insanın hırsızlık olarak bilmediği, hatta düşünmediği bir türünden, zaman hırsızlığından söz etmek istiyorum. Zira Uğur Gür’ün güftesini yazdığı Faruk Tınaz’ın da meşhur ettiği bir şarkıda, “insanın ömrünü çalan yıllardan” söz ediliyor. Gerçekte yıllar mı bizim ömrümüzü çalıyor, yoksa biz mi ömrümüzü boş ve anlamsız şeylerle meşgul edip ondan yıllarımızı mı çalıyoruz?
Bugün hepimiz, zamanın çalındığı bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medya bildirimleri, anlamsız ekran kaydırmaları, bitmeyen diziler, “beş dakikalık molalar” derken ömrümüzün sessizce elimizden kayıp gittiğini fark edemiyoruz. Daha açık bir ifade ile ne zaman bir şey yapmak isteyip de yapmadığımız veya “daha sonra yaparım” dediğimizde kendi ömrümüzden bir parçayı da çaldığımızın farkında olamıyoruz. Çoğu kere sadece kendi zamanımızı çalmıyor, aynı zamanda başkalarının da zamanı çalıyoruz..
Bunu da randevularımıza geç kalarak, ilmî toplantılarda uzun konuşmalar yaparak, işlerimizi savsaklayarak, özel veya genel toplantılarda lafı dolandırarak yapıyoruz. Özellikle konferans, sempozyum, panel gibi bilimsel faaliyetlerde ve ilmî toplantılarda zamana riayet etmeme, vaka-i adiyeden sayılıyor. Zira çoğu zaman bu tür etkinlikler, ya zamanında başlamıyor, ya da zamanında başlayan etkinliklerde kimi bilim insanı, verilen süreye riayet etmiyor; diğer bilim insanlarının sürelerinden çalıyor ve bunu da bir sorun olarak görmüyor. Başkalarının zamanından çalma, her ne kadar yasal bir suç olmasa da bunun vicdanî ve ahlâkî bir sorumluluk olduğunda asla şüphe bulunmuyor. Bir Müslüman için zamanı iyi yönetme, bir hayat felsefesine sahip olma, kurallı, ilkeli ve düzenli bir hayat yaşamayı; zamanı iyi yönetememe ise bu niteliklerden yoksunluğu ifade ediyor.
Allah Teâlâ, “Asr” suresine zaman üzerine yeminle başladığı ve zamanın önemine dikkat çektiği halde, biz zamanı, hoyratça harcıyoruz. Allah’ın zamana yemin etmesi ise zamanın sadece bir ölçü değil, aynı zamanda zamanın bir emanet olduğunu da bize hatırlatıyor. Dolayısıyla zamanını israf eden insan, aslında kendisine verilen emaneti de ziyan etmiş oluyor. Bu nedenle zamanı verimli kullanmak, kimsenin de zamanını çalmamak icap ediyor. Zamanı çalan insan, geleceğini de çalmış demektir. Belki de bu yüzden en büyük hırsızlık, zamanı çalmaktır. Zira çalınan bir eşya, bir gün yerine koyulabilir, ama çalınan veya kaybedilen bir zaman asla yerine konulamaz ve geriye getirilemez.
Kur’an, sadece “çalmayın” demiyor, aynı zamanda “Emanete ihanet etmeyin” de diyor. Zira hırsızlık, sadece birinin malını veya zamanını çalma değil, emanete de ihanettir. Bu emanet bazen bir eşyadır, bazen bir güven, bazen bir zaman, bazen de bir insandır. Bir toplumda emanet duygusu kayboldu mu, artık hiçbir yasa, o güveni yeniden tesis edemez. Bu yüzden mesele sadece adalet değil, aynı zamanda vicdanı da yaralamamak ve köreltmemektir. Vicdan yaralandı mı, toplumsal güven zedelenir; toplumsal güven zedelenince de herkes birbirinden şüphe etmeye başlar; kimse kimseye güvenmez olur. Güvenin olmadığı yerde de asla huzur olmaz. Meşhur bir hikayedir, hep anlatılır:
Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlar. Adam, bedeviyi görünce su ister. Bedevi, adama içmesi için bir kap su verir. Suyu içen adam, birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlar. Bunun üzerine deveyle kaçan hırsızın arkasından bedevi, bağırarak şöyle seslenir: “Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!”
Bu isteği tuhaf bulan hırsız, biraz duraklayıp, geriye döner ve bedevîye neden böyle dediğini sorar. Bedevî de “Eğer anlatırsan, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.” Der. Ne hazindir ki bu hikayede anlatılan olay, günümüzdeki hırsızlık ve gasp olaylarıyla mukayese edildiğinde deve de kulak bile olmuyor. Dolayısıyla da “Deveyi havutu ile yutanlar” ın çoğaldığı bir toplumda, emeğe, emanete, zamana ve “kul hakkı” na riayet edilmiyor ve bunlara gereği gibi saygı gösterilmiyor. [3] Oysa Peygamberimiz,
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.” [4] Sözü ile ümmetini uyardığı halde, çoğu insanın bu sözü dikkate almadığı ve bu söze gereken önem ve değeri vermediği görülüyor. Kısaca Nurettin Topçu’nun yıllar önce kurgusal olarak anlattığı anıyı, günümüzde yaşanan olaylarla mukayese ettiğimizde ne hâllere düştüğümüzü, derin derin düşünmemiz ve içine düştüğümüz bu girdapta boğulmadan fert ve toplum olarak bir an önce kurtulmanın çarelerini aramamız icap ediyor! Zira zamanı korumak, onu anlamlı ve sorumlu bir şekilde kullanmak, sadece bireysel bir erdem değil, aynı zamanda kul hakkına riayetin ve ahlâkî olgunluğun da vazgeçilmez bir parçasıdır.
[2] Nurettin Topçu, Amerikan Mektupları, İstanbul 2004, s.20-21.
[3] Bu yazıda internet ve ChatGPT’den de yararlanılmıştır.
[4] Tirmizî, Sıfatü”l-kıyâme, 1.