‘’Devlet malı, yetim malı.’’
Müflis hükümetler, devlet kadrolarını şişirir, devleti borçlandırır, ülkenin geleceğini ipotek altına alır.
Bugün devlet, adeta çalışanları çoğaltma kurumu. Yani tembelhane.
Devlete hükmeden hükümetler ve belediyeler her dönem taraftarlarını mutlu etmek için, devlet kurumlarını yol geçen hanına çeviriyor.
‘’ Adamın varsa alınırsın.’’
Bu siyasi istismar öncelikle belediyelerde, sonra devletin kurumlarında ‘’ bankamatik çalışanları’’nı oluşturuyor.
Her yetkinin bir hesap verilirliği de olmalı. Ülkemde sorumsuz, sorgusuz yetkili makamlar ve siyaset ülkeye zarar veriyor.
Makamlar, devleti yönetmek, vatandaşa hizmet etmek için var. Devleti zarara sokan yönetim ve makamlar, hukuk karşısında hesap verebilmeli.
Devlet malı yetim malıdır. Devletin makamları ve imkânları siyasetin, yönetimin çiftliği değildir.
Milletvekillerine kıyak emeklilik, bir kişiye birkaç maaş, şişirilmiş kadrolar, kızağa alınmış bürokrasi…
Bizde devlet adeta ‘’çalışan’’lar devleti oldu. ‘’Devlete kapağı at.’’ yeter. Ondan sonra…
Devletin tüm kurumlarında özellikle de belediyelerde bir kişinin yapacağı işi en az iki kişi yapıyor. Çalışanlar odalara sığmıyor. Dışarıda kalanlara naylon iş üretiliyor. Belediye şirketleri bunun için var. Vicdan, merhamet, acıma yok. Yani ‘’ Vur abalıya.’’
‘’Yatıyoruz.’’ ifadesini her kurumda duyarsınız.
Çalışanların erken emekliliği de devletin ikinci kamburu. Sonra emekliye para veremez hale geliyoruz. Emekli çok, bu para ile geçin, deniyor.
Yeterince prim yatıran da naylon emekli olan da neredeyse aynı parayı alıyor.
Demek ki devletin takozu, sıkıntısı yine devletin kendisi oluyor.
Ankara’ya bağımlılık, merkeziyetçi anlayış devletin, kurumların hareket ve karar verme kabiliyetini yavaşlatıyor. Bazen bir onay yılları alıyor.
Birçok karar, proje… denetlenmek kaydıyla mahalli idarelere bırakılmalı.
Ülkenin birçok meselesinin altında oportünist, kayırmacı, çıkarcı, fırsatçı, oy kaygısı taşıyan siyaset yatıyor.
Devlet ve vatandaşın büyük bir kısmı, dolaylı olarak siyaset tarafından dövülüyor.
Merak ediyorum, aynı işin özel sektörde maliyeti kaç para, devlette kaç para? Araştırdığınızda aynı işi devletin çok pahalıya yaptığını görürsünüz.
Devlet, sosyal devlet olayım, vatandaşa iş vereyim, derken ülkeyi tembelhaneye dönüştürüyor. Resmi binalar çoğalıyor, devlet binalarla ‘’ büyüyor.’’
Ülkemdeki ‘’ Büyükşehir’’ mantığını da anlamış değilim. Haydi İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Konya gibi şehirleri anlarım da Kahramanmaraş, Aydın, Ordu gibi illeri anlamakta zorlanıyorum.
Büyükşehir olunca ilin vergi gelirinin bir kısmı ‘’Büyükşehir’’ e bırakılıyor. Bu bir avantaj. Halbuki Büyükşehir olmadan da bu gelir şehre bırakılabilir. Sonra ’’Büyükşehir’’li olma yeni vergiler getiriyor.
‘’Büyükşehir’’ olmanın devlete maliyeti hiç düşünülmüyor.
Her ilçe ile tüm devlet kurumları ikileniyor, üçleniyor.
Her belediye, her yeni kurum; yeni bina, yeni başkan, yeni müdür, yeni araç, yeni çalışan demektir.
Dolayısıyla büyükşehir olma devletin genel bütçesine korkunç bir yük getiriyor.
Öyle belediyeler var ki bütçesinin tamamını personele ayırıyor. Yatırım yapacak kaynak bulamıyor.
Devlet kurumlarında çalışanı artırmak, ayrıca dolaylı olarak ülkede tüketici sayısını artırmak demektir.
Benim inancıma, kültürüme göre devlet kapısı en son geçim kapısıdır.
Rızkın onda dokuzu ticarettedir. Ziraat bile sonlardadır. Çünkü hâkimiyet, bolluk ticarettedir.
Devlet kapısı, ziraat alanı statiktir. Enerjiyi sabitler. Hareket kabiliyetini ve yetenekleri dondurur.
Hülâsa devlet, bu hantallıktan, milyonlarca çalışandan kurtulmazsa…