İnsanoğlu, var olduğu günden itibaren iki temel duygu arasında bocalayıp durmuştur. Bu iki duygudan biri korku, diğeri ise umuttur. Dolayısıyla korku, insanı karanlığa ve belirsizliğe çekerken; umut ise insana ışık olmuş, ona yol göstermiş, cesaret vermiş ve en zor zamanlarında bile onun ayakta kalmasını sağlamıştır. Zira umudunu yitirmeyen insan, içinde bulunduğu şartlar ne kadar ağır olursa olsun, yaşadığı anı değersiz görmez. Çünkü o an çektiği her sıkıntının, olgunlaşmasına bir zemin oluşturacağını ve katkı sunacağını bilir. Bu nedenle de yaşadığı zorlukları geçici; umudu ise aktif bir direniş olarak görür; “başarabilirim” duygusunu geliştirir ve alternatif çözümler üretmeye çalışır. Umudunu kaybeden insan ise geleceği karanlık görür; içine düştüğü bunalımdan kurtulma çarelerini aramaz, yeteneğini ve bilgisini küçümser ve sonunda da psikolojisi bozulur ve depresyona yatkın hâle gelir.
Bu nedenledir ki tarihî süreç içinde büyük dönüşümlerin ve gelişimlerin arkasında hep umut olmuştur. En zor şartlarda bile mücadele eden insanlar, çoğu zaman ellerinde somut bir güç olmadan, sadece umutlarına tutunarak yollarını bulmuşlardır. Nitekim buna Kartacalı komutan Hannibal’ın, MÖ. 218’de fillerle Alpler’i geçerken ordusunun umutsuzluğa kapılması üzerine söylediği rivayet edilen “Ya bir yol bulacağız ya da bir yol yapacağız” sözü, imkânsız görünen zorluklar karşısında yılmaz bir kararlılığı ve yaratıcı çözüm üretmeyi ifade eden bir örnektir. Bu nedenle umut, insanın en büyük sermayesidir. Ne dış şartlar ne de başkalarının desteği, umut kadar belirleyicidir. Çünkü umut, insanın kendi içinden doğar ve düştüğü yerden onu tekrar ayağa kaldıran bir etkiye sahiptir.
Nitekim Thomas Edison’un ampulü bulmak için yaptığı yüzlerce deney, umudu yitirmeyişin çarpıcı bir örneğidir. Şayet Edison, ilk başarısız denemesinde umudunu kaybetseydi, muhtemelen sonraki denemeler de gelmeyecek ve böyle bir keşfi de yapamayacaktı. Bu nedenle umut, karamsarlığı gideren bir etkiye sahiptir ve insanı başarıya ulaştıran en temel etkenlerden biridir. Çünkü insan, umudu kadar dirençli ve umudu kadar da güçlüdür. Bu nedenledir ki umut eden insanlar, umut üreten toplumlar kurarlar. Kim bilir belki de bu nedenle Konfüçyüs, “Karanlığa küfredeceğine bir mum yak” deme ihtiyacı hissetmiştir. Zira umutsuz insanlar, maddî imkânlar içinde olsa bile yoksunluk hissi yaşarlar.
Genellikle insanların, en çok umuda muhtaç olduğu zamanlar, işlediği günahlarının ve suçların ağırlığı altında ezildiğini hissettiği ve bu nedenle de umutsuzluğa ve karamsarlığa düştüğü anlardır. Bu nedenle Allah Teâlâ, Kur’an’da umudunu yitiren insana “Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” [1] Diyerek insanın en karamsar anında bile ona bir çıkış kapısının olduğunu söyler. Burada dikkat çeken husus, hitabın özellikle günahkârlara yapılmış olmasıdır. Ayrıca “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser.” [2] Ayeti de umutsuzluğun, sıradan bir ruh hali olmadığını, imanla bir ilişkisinin bulunduğunu da hatırlatmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber’in “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi giderir, günah işleyen ve sonra tövbe eden kullar yaratırdı.” [3] Sözünden de umudun, insanın yaratılış kodları arasında önemli bir konuma sahip olduğu da anlaşılmaktadır.
Çok iyi biliniyor ki hayat, düşe kalka öğrenilen bir yürüyüşü ifade eder. Zira her insan hata eder, yanılır veya uçlara savrulabilir. Burada önemli olan insanın, hata ettiğini bilip bu hatadan dönmesidir. Zira bu dönme, yolun sonuna gelindiğini değil; insanın yolunu bulmak için gayret gösterdiğini ve çaba harcadığını ifade eder. Şayet insan, hiç hata yapmasaydı veya günah işlemesiydi, affetmenin veya af edilmenin de bir anlamı olmazdı. Bu nedenle korku, insanı günah işlemekten alıkoyan bir etken olurken, umut da onu ayağa kaldıran bir etken olmaktadır. Şayet sadece korku olsaydı insan, ne yapacağını bilemezdi; sadece umut olsaydı, düz yoldan çıkar ve uçlara savrulup giderdi. Bu nedenledir ki İslâm düşüncesinde “Beyne-l havf ver- reca/korku ile umut arası” ilkesi, Müslümana yön tayin etmekte ve umut ışığı olmaktadır.
Nitekim Hz. Peygamber’in Ebu Bekir ile birlikte hicret ederken sığındıkları Sevr Mağarası’nda müşriklerin mağara civarında seslerini işittiklerinde Hz. Peygamber’in Hz. Ebu Bekir’e “Korkma, Allah bizimle beraberdir” sözü de onun içinde yanan umut ışığının dışa yansıyan bir göstergesidir. Bu durum, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir:
“Hani onlar mağaradaydılar, hani o arkadaşına, “Üzülme, Allah bizimle beraber!” diyordu. Allah da hemen, onun üzerine huzur ve güven duygusunu indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yüce olandır. Zira Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” [4]
Bu yönüyle umut, acılara, sıkıntılara ve çaresizliğe karşı insanın kullandığı en güçlü silahtır. Çünkü hayatın zorlukları, kayıpları ve hayal kırıklıkları, her an insanı yıkabilecek bir güçtedir. Buna rağmen insan, sahip olduğu direnme gücü ve iradesiyle “bu da geçer yahû” diyebiliyorsa asla yıkılmaz ve ayakta kalır.
İnsana bunu sağlayan etkenlerin başında ise tövbe kapısının açık oluşu; dua, tevekkül ve sabır gelmektedir. Tövbe, insana her hatanın ve günahın bir dönüşü olduğunu; dua, kulun Rabbine yönelmesini; tevekkül, üzerindeki yükün hafiflemesini ve sabır da zorlukların geçici olduğunu insana ilham etmektedir. Diğer bir deyişle umut, insanın sadece geleceğe dair olumlu beklentisini değil; aynı zamanda Allah’ın rahmetine ve yardımına güvenmeyi de ifade eder., Bu durumda insan, önünün kapalı olmadığını düşünür, günahlarından vazgeçer, Allah’tan af dileyerek iyi bir kul olmaya çalışır.
Peygamberimizin, “Kıyametin kopacağını bilseniz bile, elinizdeki fidanı dikin” [5] sözü de son ana kadar ümitsizliğe kapılmadan hayırlı işler yapmayı, sorumluluk bilincini ve doğaya hizmeti vurgular. Umutsuzluk anında bile geleceğe yatırım yapmayı öğütleyen bu söz, kötülüğe veya yıkıma karşı iyiliği ve üretimi simgeler. İnsan, ne kadar düşerse düşsün; şayet içinde bir parça umut ışığı taşıyorsa, hâlâ ayağa kalkabilecek bir güce sahip demektir. Zira insan, diğer canlılar gibi “şimdi” ile sınırlı değil, yarınını da düşünebilen bir varlıktır. Bu nedenle hayal kurabilir ve henüz gerçekleştirememiş olduğu şeyi, zihninde inşa edebilir. Bu da ona umut verir.
Umut, insanın sadece geleceğe tutunma çabası değil; aynı zamanda varoluşunu anlamlı kılan etkenlerin de başında yer alır. Bu nedenle umut, karanlığın ortasında yakılan bir kandildir; küçük de olsa insana yön tayin eder ve onu ayakta tutar. Çünkü insan, umudu kadar direnir, umudu kadar yeniden başlar ve umudu kadar insan kalır. Unutulmamalıdır ki insan, düşmekle değil; düştükten sonra kalkmayı düşünmemek ve çaresizliği kabul etmekle kaybeder. İnsan, umudunu yitirdiği an değil; umutsuzluğu, bir kader olarak gördüğü zaman yenilir. Bu nedenle bütün olumsuz şartlara ve imkânsızlıklara rağmen insanın elinde her daim yarınlar için dikebileceği bir umut fidanı olmalı ve bu fidanı da asla kaybetmemelidir.
Rivayet olunur ki Abbâsî halifesi Harun Reşid, bir gün veziriyle birlikte kıyafet değiştirerek halkın arasına karışır. Şehri dolaşırken bir bahçede hurma fidanları diken yaşlı bir adama rastlar ve ne yaptığını sorar. Yaşlı adam, hurma fidanları diktiğini söyleyince Harun Reşid ona şöyle der: “Bu fidanlar ne zaman büyüyecek, ne zaman meyve verecek de sen onların meyvesini yiyeceksin?” Yaşlı adam tebessüm ederek şu hikmetli cevabı verir: “Bu yaşlı hâlimle onların meyvesini görmem belki mümkün olmayacak. Fakat biz, bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini yedik; benim diktiğim ağaçların meyvelerini de bizden sonrakiler yiyecek.”
Bu sözler Harun Reşid’in çok hoşuna gider. Yanındaki keselerden birini çıkarıp ihtiyara verir. Bunun üzerine yaşlı adam gülümseyerek: “Bakın, daha fidanlar büyümeden ilk meyvesini verdi!” der. Bu nükteli söz halifenin daha da hoşuna gider ve bir kese altın daha verir. İhtiyar bu defa şöyle der: “Herkesin diktiği ağaç yılda bir kez meyve verir; benim diktiğim fidan ise daha şimdiden iki kez ürün verdi!” Bunun üzerine Harun Reşid, vezirine dönerek gülümser ve şöyle der: “Haydi gidelim; yoksa bu ihtiyar bizi bütün hazineyi vermeye mecbur bırakacak!”
Sonuçta insanı geleceğe bağlayan en güçlü duygu umuttur. Çünkü umut; insanın karanlığa rağmen ışığa, yokluğa rağmen imkâna, yıkıma rağmen yeniden inşa etmeye inanabilmesidir. Bu sebeple insan, meyvesini göremeyeceğini bilse bile fidan dikmeye devam etmeli; iyilik, emek ve umutla geleceğe iz bırakmalıdır. Zira yarınları güzelleştirenler, bugün umutla yaşayan ve umutla üreten insanlardır.
[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/184.