“KIRIK CAMLAR TEORİSİ” YA DA KÜÇÜK GÜNAHLARI ÖNEMSEMEMEK
MAKALE
Paylaş
23.03.2026 23:05
477 okunma
Prof. Dr. Celal Kırca

1969 yılında Stanford Üniversitesi’nden psikolog Philip Zimbardo, insan davranışının çevresel ipuçlarıyla nasıl yönlendirildiğini göstermek amacıyla bugün “Kırık Camlar Teorisi”nin temeli sayılan çarpıcı bir deney gerçekleştirir. Bu deney kapsamında plakası olmayan ve kaputu aralık iki otomobil kullanılır. Bu araçlardan biri, suç oranı yüksek ve yoksul bir bölge olan Bronx’a; diğeri ise refah seviyesi yüksek, düzenli ve güvenli bir semt olan Palo Alto’ya bırakılır.

Sonuçlar ilk bakışta beklendiği gibidir. Bronx’taki aracın, henüz on dakika geçmeden parçalanmaya, yağmalanmaya ve tahrip edilmeye başlandığı; buna karşılık Palo Alto’daki aracın ise tam bir hafta boyunca kimsenin ilgisini çekmediği ve tek bir çizik dahi almadığı görülür. Ancak Zimbardo, deneyin en kritik aşamasında, Palo Alto’daki aracın camını bir çekiçle kırar. İşte asıl şaşırtıcı sonuçlar bu noktadan sonra ortaya çıkmaya başlar. Camın kırılmasından yalnızca birkaç saat sonra, o “nezih” semtin sakinleri dahi arabayı tamamen tahrip eder; araç ters çevrilir, parçalanır ve kullanılmaz hâle getirilir.

Bu deneyden elde edilen sonuçtan ise düzenin bozulmasının sadece fiziksel olmadığı, aynı zamanda psikolojik bir eşikle de ilgili olduğu, zira bu durumun topluma “kimse umursamıyor” mesajını verdiği, dolayısıyla da anarşiye davetiye çıkarttığı ve meşruiyet kazandırdığı anlaşılır.

Bu gözlemler, 1982 yılında kriminologlar James Q. Wilson ve George L. Kelling tarafından “Kırık Camlar Teorisi” adıyla teorik bir çerçeveye kavuşturulur. Bu teoriye göre bir binanın camı kırılır ve uzun süre onarılmazsa, bu durum çevreye “burada denetim yok” sinyali verir. Ardından başka camlar da kırılır, duvarlar yazılarla kirletilir, çöpler birikir. Küçük ihlallerin ve ihmallerin görmezden gelinmesi, zamanla büyük suçları davet eder. Suç oranı yükseldikçe mahalle sakinleri korkuya kapılır, kamusal alanlar terk edilir ve sokaklar suçun hâkimiyetine girer.

Bu teori yalnızca akademik bir tespit olarak kalmamış, 1990’lı yıllarda New York’ta pratikte uygulanmıştır. Bu pratiğin tartışmalı yönleri olsa da bir fikir vermesi açısından dikkate değer bir örnektir. Dönemin Emniyet Müdürü William Bratton ve Belediye Başkanı Rudolph Giuliani, kamuoyunun beklentisinin aksine büyük suçlara değil, küçük düzensizliklere odaklanmayı tercih etmiştir. Metrolardaki grafitiler her gece boyatılmış, camlardaki en küçük çizik bile onarılmış, biletsiz yolculuk yapanlar dahi titizlikle takip edilmiştir. Verilmek istenen mesaj açıktır: “Bu alan sahipsiz değil.”

Her ne kadar bu uygulamanın sosyo-ekonomik faktörler, demografik dönüşümler ve polis politikaları bağlamında ele alınması gerektiğini savunan eleştiriler mevcut olsa da uygulamanın pratikte bazı olumlu sonuçlar doğurduğu da gözlemlenmiştir. Özellikle biletsiz yakalanan kişilerin önemli bir kısmının ruhsatsız silah taşıdığı ya da farklı suçlardan arandığının ortaya çıkması, küçük ihlallerin ciddiyetle ele alınmasının büyük suçları da dolaylı olarak azalttığını göstermiştir. [1]

Bu teoriyi okuduğumda, ister istemez Peygamberimizin Veda Hutbesinde dile getirdiği şu uyarı aklıma geldi: “Şeytan, bu topraklarınızda kendisine tapılmasından artık ümidini kesmiştir; fakat sizin küçük gördüğünüz işlerde ona uymanızdan memnun olur. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.”

Bu hadis, kırık camlar teorisinin ahlaki ve manevi boyutuna dikkat çeken erken bir uyarı mahiyetindedir. Çünkü insan hayatında da düzen, bir anda büyük günahlarla değil; çoğu zaman küçük görülen ihmallerle bozulmaktadır. Bu nedenledir ki “Bir kereden bir şey olmaz” düşüncesi, insanın iç dünyasında kırılan ilk camdır. O cam hemen onarılmazsa, insanın zihinsel ve ahlaki yapısı kısa sürede sahipsiz bir binaya dönüşebilir.

Sigara, alkol veya uyuşturucu bağımlılığına sürüklenen pek çok insanın hikâyesi, çoğu zaman masum görünen tek bir denemeyle başladığı ve devam ettiği, daha sonra da alışkanlık haline geldiğini göstermektedir. Eşler ve dostlar arasındaki sevgi ve saygının zedelenmesi de genellikle büyük kırılmalarla değil; küçük nezaketsizliklerin, ihmallerin ve onarılmayan kırgınlıkların birikmesiyle gerçekleşir. Aynı şekilde ibadet hayatındaki gevşeme, bir farzın terk edilmesiyle değil, “bugünlük kılmasam da olur” düşüncesiyle başladığı bilinmektedir.

Peygamberimizin de ifade ettiği gibi şeytanın en etkili stratejisi, insanı büyük kötülüklere ve günahlara doğrudan çağırmak değil; küçük günahları ve sapmaları önemsiz göstermektir. Nitekim “gençsin”, “daha vaktin var”, “nasıl olsa Allah affeder”, “sonra tövbe edersin” gibi telkinler, iç disiplin binamızdaki camları birer birer kıran sözlerdir. Zira Kur’an bu konuda insanı, “Sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi Allah ile aldatmasın.” [2] Sözüyle uyarmakta, “Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlemişse onu görür.” [3] sözüyle de insanın sadece büyük günahlarından değil, küçük günahlarından da hesaba çekileceğini haber vermektedir. Zira varlığın mümkün olan en küçük parçasına zerre deniliyor. Ayrıca bu sözcük, Arapçada atom anlamına da geliyor.

Lokman ise oğluna şu öğüdü vermektedir: “Oğlum! İyilik, kötülük bir kaya içinde veya göklerde veya yerin içinde bir hardal tanesi kadar bir şey olsa yine Allah onu kıyamet gününde getirir. Çünkü Allah ince işleri görür, her şeyin iç yüzünden haberdar olur.” [4] Bundan da Kur’an’ın iyiliğin teşvik edilmesini, kötülüğün de engellenmesini istediği anlaşılıyor. Mecelle’nin de (madde 30), Kur’an’ın bu ilkesine uygun olarak “Def’i mefasid celb-i menafiden evlâdır.” kaidesini vaz ettiği görülüyor. Meşhur bir hikayedir, anlatılır:

Fi tarihinde bir çocuk dört- beş yaşlarına geldiğinde komşusunun yumurtasını çalıp annesine getirir. Haram, helal bilmeyen cahil ana, yumurtayı çocuğun elinden alır ve çocuğuna bir aferin çeker ve “Benim akıllı oğlum, aferin,” diyerek çocuğunun başını okşar. Çocuk, artık her gün veya gün aşırı komşuların yumurtalarını eve getirmeye başlar. Bir gün böyle, iki gün böyle derken seneler geçer.

Çocuk yaşına göre hırsızlığı da ilerletir. Yumurtadan tavuğa, tavuktan horoza, horozdan koyuna, koyundan kuzuya derken bir haramzâde olur çıkar. Eski zamanın çocuğu şimdi çevresinin bir numaralı ve azılı eşkıyalarından olur. Artık bu eşkıyayı kimse durduramaz bir hale gelir. Hırsızlıklar, eşkıyalıklar derken bir gün büyük bir cinayet işler. Kanun bunun yakasına yapışıp idama mahkum eder.

Oğlunun idam haberini dinleyen ana, mahkeme salonunda feryadı basar. Saçını, başını yolar. “Aman hakim bey, biricik oğlumu bağışla, benim hayatta ondan başka kimsem yok.” diye yalvarır, ama bunun bir faydası olmaz.

İdam mahkumu eşkıya evlada sorarlar, son bir arzun var mı? Eskiden beri idam mahkumlarının son arzularını yerine getirmek âdet olduğu için bunun da son arzusu sorulur. İdam mahkumu genç, “Bir tek dileğim var. Sevgili anacığımın o mübarek dilini öpmek isterim, izniniz olursa bu arzum, yerine gelsin.” diye rica eder. Mahkumun isteği yerine getirilmek üzere annesi getirilir. “Benim sevgili oğlum, dilimi son bir defa öp bakayım.” diyerek dilini uzatır.

Eşkıya evlat, anasının dilini iki dişlerinin arasına alır. Öyle bir ısırır ki, dişler dili makas gibi keser, dil pat diye yere düşer. Orada bulunanlar, “Vah, vah, vah! Ne olacak eşkıya evlat! Bunca cinayetler yetmiyormuş gibi bir de anasının dilini kopardı.” derler. İdam mahkumu genç, “Ey burada toplanan insanlar! Bilmeden boş yere konuşmayınız. Benim burada idama mahkum oluşum o kopasıca dildendir, koptu ya!” der. Herkes hayretle sonunu dinler. Genç mahkum devam eder, “Ben, çocukluğumda komşumun yumurtasını çalıp getirdiğimde anam bana aferin çekti, yumurtayı alıp başımı okşadı. Eğer, o zaman beni terbiye edip men etseydi, bugün bu ölüm cezası bana gelmeyecekti.” [5] der. Nitekim Yusuf Has Hacib’in de asırlar önce “İyinin serbest dolaşabilmesi için kötünün zincirde veya zindanda olması gerekir ey metin yürek” [6] diyerek, suçluların, serbest olmamasını ve hapsedilmesini, yetkili kişilere tavsiye ettiğini öğreniyoruz.

Kıssadan hisse günlük hayatımızda da küçük ihmallerin ve günahları veya önemsiz görünen bazı davranışların zamanla, fert veya topluma zarar verdiğini, yaşanılan tecrübeler de göstermektedir. Mesela, bir okulda öğrencilerin derse birkaç dakika geç kalması, ilk zamanlarda belki “önemsiz” görülüp tolere edilebilir. Ancak tekrarları halinde bir uyarıda bulunulmaz ise zamanla bu gecikmeler artar, bu nedenle ders disiplini zayıflar ve öğretmenin otoritesi sorgulanmaya başlanır ve bu da akademik başarının düşmesine sebep olur.

Eğitimde küçük kural ihlalleri ve ihmalleri, eğitim kurumunun normatif düzenini bozar ve disiplin kurallarının çözülmesine yol açar. Çünkü eğitimde düzenin varlığı, sadece müfredatla sınırlı değildir, aynı zamanda kurallara yönelik ortak hassasiyetlerin devamında ve disiplin kurallarının sürekliliğine de bağlıdır. Bu hassasiyet ve kurallar zedelendiğinde, öğrenme ortamı kalmaz, verim düşer ve işlevsiz hâle gelir. Böyle bir ortamda gerçek eğitimden de söz edilemez.

Neticede ister bir şehir, ister bir toplum, isterse bireyin kendi iç dünyası olsun, şayet kötülükler engellenmek isteniyorsa, büyük sorunlar meydana gelmeden önce, daha küçük iken o sorunların ele alınarak gerekli tedbirlerin alınması ve gereken uyarıların da yapılması icap ediyor. Görmezden gelinen her küçük kusur veya her küçük günah, zamanla büyük bir çöküşün habercisi olabiliyor. Zira sosyal düzen ve insanın huzuru küçük adımların titizlikle korunmasıyla ayakta kalmakta; bozulma ise çoğu zaman fark edilmeyen ilk “kırık cam” ile başlamaktadır.

Bu nedenle huzurlu bir hayat; ilkeli, kurallı ve düzenli yaşamamıza ve doğru bir hayat felsefesine sahip olmamıza bağlı bulunuyor. Dolayısıyla ilk camı kırmamak, şayet kırılmış ise hemen tamir etmek gerekiyor, sonraya bırakmak, başka camların da kırılmasına sebep olabiliyor Bu sebeple kırılan gönüller, vakit kaybetmeden onarılmalı, yapılan hatalar telafi edilmeli, işlenen günahlar da samimi bir tövbe ile arındırılmalıdır.

Not: Okuyucularımın Ramazan bayramını tebrik ederim.



[1] Erkam Temir, “Kırık Camlar Teorisinin Kurum Kültürüne Uyarlanabilirliği”, Kastamonu Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Araştırmaları Dergisi, Sayı 4 / Bahar 2020.

[2] Fâtır Suresi, 35/5.

[3] Zilzal, 99/8.

[4] Lokman, 31/16.

[6] Yusuf Has Hacib, Kutatgu Bilik, Çev. Reşid Rahmeti Arat, İstanbul, 2005, s.927.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık :
Yorumunuz :

Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Aliya İzzetbegoviç'i
Tanıma ve Tanıtma Etkinlikleri
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2022    www.anahaberyorum.com          Tasarım ve Programlama: Dr.Murat Kaya